Anneler ve "Projeler"i


  • Bazı kızlar bazı annelerin hayatı yenme girişimidir. Anneler nereden yara aldılarsa kızlarının zırhının tam o noktasına çifte su vermek isterler.
    "Madonna küçük kızı için, şarkıcılık hayatı boyunca giydiği sahne kostümlerinin aynılarından diktirdi."
    Bu haberin yayımlandığı gündü, gazetelerde Hülya Avşar ile ilgili bir haber daha vardı. Akşamları Yasin okuduğunu anlatan Avşar şöyle diyordu:
    "Zehra beni taklit ediyor. Başına bir örtü alıp bir kitabı okuyor gibi yapıyor."
    Herhalde kendinden çok emin olan insanlar, kendilerini bütünüyle onaylayanlar, çocuk yapmak konusunda daha cesaretli olabilirler.

"Mütereddit ruhlar" herhalde daha zor cesaret edeceklerdir kendilerinden bir tane daha yaratmaya (!). Hatta onlara çocuk yapmak "cüret" edilecek dev bir kalkışma gibi gelecektir. Onların hayatta giydikleri "sahne kostümleri" hep bir yerlerinden sarktığı, üstlerine hiç tam oturmadığı için, kızlarına aynılarını diktirmeye o kadar da hevesli olmayacaklardır. Kızlarını "projeleri" olarak üretmek, büyütmek büyük bir küstahlık gibi gelecektir onlara. Bir insanı bir proje olarak üretmeye cüret etmek şöyle dursun, kendilerindeki arızaları kızlarına aktarmak korkusuyla irkileceklerdir.
Bu irkilme yüzünden anneler, hayatta kendileri nerelerinden kırıldılarsa, kızları için tasarladıkları çelik zırhların tam o noktasına çifte su vermek isteyeceklerdir.

Kızlar, annelerin, hayatı "bari bu kez" yenme hamlesidir çünkü. Hiçbir zırh "hayat geçirmez" değildir halbuki. Bu yüzden işte bu "proje" hep hedefi ıskalayacaktır.
Kızlar, tam da annelerinin en beğenmedikleri yumuşak karınlarına sahip olduklarını vakti gelince görecekler; her kız vakti gelince annesinin bir benzeri olduğunun farkına varacaktır.
Zırhın yumuşak karnı anneden kıza geçecek veya zırhın başka bir yerinde unutulmuş bir zaaf kalacaktır. Bu gedik yüzünden yabancılar tarafından hırpalansa bile kız çocuğu, anneyle, ayaklar alta alınıp divan üzerinde yapılan konuşmalar o delikler, o gedikler sayesinde daha "insanca" bir tat içerecektir.

Bir göz kararma anıdır herhalde bebek yapmak; yani yoksa nasıl?
Düşünmeye başlayınca çok korkunçlaşan bir şey değil mi aslında?
Ya seni sevmezse?
Ya her şeyi berbat edersen?
Ya sendeki bu kırık dökük arazlar, bu berbat ruh halleri, hoşlanmadığın bütün o şeyler ona da genetik olarak geçiverirse?
Ya da bütün bu arazlar geçmez de seni anlamayacak, senin de anlayamayacağın bir kız çocuğuyla burun buruna gelirsen?
Ya para biterse?
Ya uykusunda yüzünü yastığa gömer ve sen de bunu fark etmezsen?
Konuşamadığı dönemde onu hiç anlayamaz ve kendini derin bir çaresizlik içinde hissedersen?
Ya da acaba bebek doğunca beynin bütün bu acayip işleyişi hormonlar yüzünden değişiyor da insan genişliyor mu acaba?
Bütün bu çocuklar nasıl yapılırdı yoksa?
Dağda bayırda doğanlar, hastane köşelerinde kendi kendine çıkanlar... Var muhakkak orada bir abra kadabra.

Kendi "kostümlerinin" aynısını kızına diktirmekten çekinen anneler, herhalde hayat kostümlerinden tastamam emin olmayanlar, kendini kör bir biçimde onaylayıp durmayanlardır. Yaşama ve daha iyi bir insan olma telaşı içinde hep bir yerleri yırtılan, eteğinin sarktığını hep sonradan fark eden, payetleri kırık kostümler, kostümlüler...
Onların kızları, elbette zırhlarında deliklerle, sıyrılmaya açık etleriyle dolaşacaklardır yaşamak adlı meydanda.
Bu yüzden işte dinlemeye değer cümleleri onlar kuracaklardır.
Çelikler içinde dolaşanların hiçbir zaman söyleyecek iyi bir cümlesi olmayacaktır.
"Başarılı projeler", başarısız kalpler yaratacaktır...


Ece Temelkuran

Su Kabakları

http://sukabagievi.spaces.live.com/
Su kabağının Alanya'da sanatsal açıdan 1970'lerden bu yana özel bir yeri vardır. Çeşitli ebatlarda ve boylarda bulunan su kabakları, renk renk değişik figür, motif ve renklerde boyanarak yöremize özgü bir süs eşyası olarak Alanya ile özdeşleşmişdir. Müzik alanında "kabak kemanı" isminde bir müzik aleti olarak da karşımıza çıkan su kabağı, günümüzde abajur, aplik, saklama kapları, kalemikler vb. mutfak, büro malzemeleri olarak değerlendirilmekte ve üzerinde çeşitli desenlerde boyanıp şekil verilen bay/bayan figürleri, Alanya'nn birer simgesi olaak hayatımızda yerini almaktadır.











___________________________________________________


Bir yandan kaybolan el sanatlarımızı yaşatmaya çalışırken,bir yandan da yeni otantik el sanatları ortaya koymak zorundayız..Su kabağı tohumunun ekilmesinden itibaren lamba halini alması yaklaşık bir yıllık zaman almaktadır.Yetişmiş kuru bir su kabağının lamba halini alması ise ,zahmetli bir 8-10 saatlik çalışmanın sonucudur."Kabak Lamba" olarak adlandırdığımız ürünlerimizi beğeninize sunuyoruz...Diyor,,,NERESİ;

http://www.sukabagi.com/










Su kabağı; kabakgillerden olup sarmaşık türünde yetişen bir bitkidir.Latince adı Lagenaria Vulgaris'tir.


Form olarak sayısız şekilde olan su kabağı kurutulduktan sonra tarih boyunca çeşitli alanlarda kullanılmıştır. İçi çakıl ve tuzlu su ile temizlendiği zaman içme suyunun depolanması için kullanılmış ve hatta sıcak yaz günlerinde suyu soğuk tutma özelliğinden dolayı bir termos vazifesi görmüştür. Şimdiki zamanda balıkçıların kullandıkları şamandralar önceden çoğunlukla su kabağından olmuştur. Eskiden çocuklar yüzmeyi su kabağı kullanarak öğrenmişlerdir. Sıcak suyu bir yerden bir yere aktarmak, su içmek gibi amaçlarla kullanılan su kabakları eski mutfakların vazgeçilmez gerecidir. Yağ,un gibi malzemeleri saklamak için kullanılmış, evlerde şekerlik, kolonyalık ve çiçek saksıları olarak yerini almıştır.

Orda Bir Köy Var Uzak'ta



Tesadüfen karşılaştığım satıcı ile uzun yıllar önceye gittim, bir anda çocukluktan hafızama tab ettiğim görüntüler canlandı. Çocukluğumda her çocuğun bir de 'köy'ü vardı. Öyle 'gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür' ezgisindeki gibi değil üstelik, bayramlarda, düğünlerde, cenazelerde, yaz aylarında mutlaka giderdik.


1925'li yıllarda Lozan Antlaşma'sının ek protokolleri ile Balkanlarda yaşanan müdabelenin mübadillerinin yerleşip, yaşadığı köylerden bir köy idi,,,annemin köyü. Ençok türkçenin az kullanımından sıkıntı duyardık, yalvar yakar annanemize, dayılarımıza, yengelerimize 'ne olur türkçe konuşun' diye yalvarırdık. Onlar da illa bize kendi dillerini öğretmeyi görev edinmişçesine habire ders verirlerdi.

Müdabele seferinde yanlarında yüklerinden gayrı, dillerini, kıfayetlerini, geleneklerini, türkülerini, yemeklerini de getirmişlerdi. Tüm bunlarla ve daha niceleri ile günlük yaşamımızda hiç karşılaşamadığımızdan, köye gitmek bizim için büyük serüvendi.



Köyümde evlerde ilkin çeşme yoktu. Köyün kadınlarının ama en çok da kızlarının sabah, akşam rutin işlerinden biri idi, su taşımak. Pırıl pırıl bakırlar omuzlarda bakraç adını verdikleri özel sopalara çifter çifter asılırdı. Özenirdik.., sanırım bakraçlar da ağaçlardan boy boy yontulurdu ki, bize kısa olanlarından bulurlar, küçük küçük de bakır kapları ucunu asarlardı, boş iken sorunumuz olmazdı, kurum kurum kurularak omuzumuzda bakraçlar, bakraçların ucunda sallanan bakır kaplar biz de onlarla birlikte çeşmenin yolunu tutardık. Ancak, çeşmeden suyu doldurduktan sonrası tam bir fiyasko idi, bakraçı omzumuza ortalamayı beceremezdik, birkaç kere suyu dökerdik, hadi becerdik diyelim iki adım atamadan yürüyüşümüzdeki sallantıdan kaplar bir o yana bir bu yana uçuşur, üstümüz başımız su içinde kalırdı. En sonunda bakırları elde taşırdık ya, omuzda taşıyan köyün kızları kuş gibi adımlar atar iken, biz soluk soluğa kalırdık.

Çeşmede doldurulan bakırların bir kısmı sundurmada büyük kazana boşaltılır, çamaşır, bulaşık, hamam için kullanılır, bir kısmı da sıra sıra özel yerlerine asılırdı. Üstlerine de örtü örtülür ve sadece içmek için, yemeklere katmak için kullanılırdı. Su dolu bakırların dizilip asılması için mutfakda bir duvarda özel bir yer yapılmıştı, duvarın bir ucundan diğerine de yüksekçe bir ip gerili idi, burada da boy boy sarı ve turuncu arası susaklar asılı idi...Su içmek için işte bu susaklar kullanılırdı.
Susaklar; su kabağı'nın toplamıp bir tarafının kesilerek içinin boşaltılmasından sonra kurutulması ile temin edilirdi ve o yıllarda bardak vazifesinden başka, bakliyat, un gibi kuru gıdaların da kullanımında işe yarardı. Kazan kazan kaynatılan düğün yemekleri tabaklara susaklarla dağıtılırdı.

Hala uzun yıllar öncesinden buram buram duyumsadığım hoş bir kokusu olurdu susakların. Suyu kana kana içerken, bu rahiya da eşlik ederdi.

Su kabakları ile bugün bir kez daha karşılaştım, üzeri desen desen boyalı (hatta bugs bunny resimlisi dahi var) susaklar, içlerine küçük ampul yerleştirilmiş çok da güzel dizayn edilmiş lambalar satan bir satıcı sayesinde...

Yüz'ümüzden Haberler

Yüzdeki organlar ile vücuttaki organlar arasında sıkı ilişki bulunuyor. Yüzde yaşanan rahatsızlıklar zaman zaman vücuttaki organların zayıf düşmesinin bir sinyalidir. Bundan dolayı yüzdeki organlarda görülen ve önemsiz sayılan bazı rahatsızlıklar ihmal edilmemeli.
1. Gözün net görmemesi ve gözde yaşanan kuruluk. Bu karaciğerin zayıf düşmesinin bir belirtisi olabilir. Karaciğerin bulunduğu yerin etrafına basıldığında şişkinlik hissediliyorsa zamanında doktora başvurmak gerekiyor. Bunun yanı sıra gözü fazla yormamaya da dikkat edilmeli, çünkü göz yorgunluğu karaciğeri olumsuz etkileyebilir.
2. Kulakların çınlaması ve seslerin net duyulmaması. Bu böbreğin işlevinin zayıfladığının işareti olabilir. Bazen ayak ağrısı ve idrar sıklığı gibi belirtiler de beraber görülebilir. Özellikle yoğun çalışan insanlar gerekli istirahata önem vermeli, içkiyi fazla kaçırmamalı ve biber gibi tahriş edici yemeklerden uzak durmalı.
3. Koklama duygusunun zayıf düşmesi, sık sık öksürük ve bazen nefes zorluğu yaşanması. Bu durum, akciğerin çalışmasındaki anormalliğin habercisi olabilir. Bu tür rahatsızlık hissedenler her şeyden önce beslenmeye dikkat etmeli, sigarayı bırakmalı ya da sigara sayısını kontrol atına almalı ve sigara içenlerden uzak durmalı. Bunun yanı sıra taze meyve ve sebzelere ağırlık verilmeli.
4. Dudakta uyuşukluk yaşanması ve günden güne zayıflaması. Esas olarak düzensiz beslenmenin yol açtığı bu rahatsızlık, pankreasta sorun olduğunu haber veriyor. Pankreasın zayıf düşmesinden dolayı mide zarar görür ve dudak kurur ve uyuşur. Bu rahatsızlığı yaşayanlar düzenli beslenmenin yanı sıra, çiğ, soğuk ve yağlı yemeklerden de uzak durmalı.
5. Tatmada yavaşlık ve tat almamakla beraber uykusuzluk ve kalbin hızlı atması gibi belirtiler. Bunlar kalbin zarar gördüğünün bir sinyali olabilir. Ağzının kuruduğunu hisseden ve yemeklerin tadını alamayan biri kalp hastalığına karşı uyanık olmalı.


http://turkish.cri.cn/281/2007/09/12/1@79734.htm

Yuvadaki Şeytan

İki varlık... iki küçük insan larvası...
Ürkütürcesine kocaman ve korkunç dünyamızda iki ufacık insan, sabahın dokuz buçuğunda bir apartman dairesinde kapalı... aynı soyadı, aynı beklenti ve aynı yazgı içinde kapalı iki zavallı...
Ve, bunların sade ve sade ikisi oldukları için mutlu olmalarını mı beklersiniz?
Bana göre mutlu olmaları umudu ile birbirleriyle evlenen iki kişi, en azından bu kararı vermiş oldukları anda dahi mutlu olma şansına sırtlarını çevirmiş durumdalar.
Evlilikte mutluluğu amaçlamak, iki milyona otomobil ya da asalet ünvanı elde etmeyi amaçlamaktan farklı bir şey değildir.
Kesin olan tek şey, hesap ile sayıların aşk konularında daima öç almakta olmalarıdır.
Başka türlü hareket etmelerinin imkansızlığının bilincinde olduklarında, bu iki kişinin evlenmesinde tek neden, her ikisinin de diğerinin yokluğunda yaşamanın imkansız olduğunu görmeleridir. Bu, olabilir; en ufak bir romantizm, en ufak bir duygusallık, en ufak trajik bir öğe olmaksızın.... Bu, her gün olabilir...
Aşk veya diğer herhangi başka ne ad verilirse verilsin, bu dünyanın en güçlü ve de en farklı duygusudur. Ne var ki , pek çok kişi, yaşamları süresince bundan kaçınır ve de bunu reddeder.
İki kişi, birlikte yaşamaları için evlenirler.
Evet... Bu husus kocaman, olağanüstü bir şeydir; ancak, neden buna mutluluğun da ilave olması beklenir?
Neden insanlar gerçeği süslerden arındırılmış olarak görmek istemezler?
Neden yaldızlanmış yalanlar ararlar?
Neden ne kendilerinin, ne dünyanın, ne doğanın, ne göğün, ne yazgısının ne de yaşamın kendilerine veremeyeceği ve kendilerinin de beklememelerinin gerektiği, gerekeceği bir şeye bağlanırlar?
Neden gerçeğe, dünyaya ait bir anlaşmaya, mutluluk gibi bir romantik fantezileri de eklemeye çalışırlar?
Neden karşısındakinden, senin veremeyeceğin şeyi vermesi istenir?
Neden, ortak yaşam gibi öylesine büyük, öylesine ciddi, öylesine derin bir olaya "mutluluk vermek" gibi zorlamalar da yapılır?

Şayet bizler, evlenmeden önce düşünmeye vakit bulamadığımız bazı konuları hesaplayabilirsek... Mesela, ortak yaşamın tek yaşamdan kolay değil de, daha güç olduğunu...
Kolaylıkların tümü yalnız yaşayanlara verilmektedir...
Nispi bir sorumluluk, özgürlük, aklımıza estiğinde Avustralya'ya gidebilmek gibi başınıza buyruk olma...
Bağlandıktan sonra, size verilmeyen her şeyden vazgeçmeniz gerektiği için de, evlilik çok zordur. Ve işte bu nokta, bugünkü evliliklerin özellikle üstüne çarpıp parçalandıkları temel nedendir: İnsanlar, yetinmek zorunda kalacakları ile vazgeçmeleri gerekecek olanlar arasında doğru-dürüst seçim yapmadan, yahut, başka bir deyimle, vazgeçecekleri hakkında tam bir karar varmadan evlenirler.

Karşındakini tanımak kadar güç bir şey yoktur.
Birisini ilk kez olarak, yarım saatlik bir konuşma sonunda tanıyabilmenize karşılık, aynı kişiyi ikinci kez olarak ancak on yıllık bir beraber yaşamdan sonra tanıyabileceğinizi söylersem, abartmış olmayacağımı zannediyorum.
Aynı şekilde, evlenmelerinden önce iki kişinin birbirleri hakkında ve her birinin kiminle evlenmekte olduğuna dair bir fikir sahibi olmalarına olanak olmadığı kanaatindeyim.
Keza karşılarında bulunan bir kimsenin tüm hareketleri, fikirleri, coşkuları ve inançları ve de şüphe ve katiyetlerini bilseler dahi, daha henüz çoraplarını, uykulu gözlerini, sabahları dişlerini fırçalamalarını veya gargara yapmalarını, bir garsona bahşiş bırakma tarzlarını bilmemekteler.

İşte size; insanların bir türlü anlayamadıkları basitin basiti bir hesap.
Genelde, kişiliklerinin derinliklerine kadar inseler de, evliliğin esasının, karşılarındakinin, kendini olduğu gibi görme hakkına kadar varan kişiliğine katlanma olduğunu görmezler.
Zira hesabın sonunda, daima karşısındakinden beklenen bir kendinin olma durumunun kabülü mevcuttur.
Burada, "buna rağmen"ler söz konusudur.
Ve, bizleri mutsuz edenler de hep o "buna rağmenler"dir.
Beni, insanların cinsel, ekonomik, sosyal ya da erotik gereksinimlerini karşılayabilmeleri için beraber yaşadıklarına inandıramazsınız!

  • İnsanların beraber yaşamalarının tek nedeni, yanlarında birisinin bulunması ihtiyacından başka bir şey değildir;
  • dünyanın bu boşluk ve yalnızlığında , kendilerinin tüm zaaf ve hatalarına rağmen kendilerinin var olmalarını kabul ve tasdik edecek birisinin bulunmasından başka bir şey değildir;
  • cürümden, öç almaktan, kötü düşünceden, adaletten, vicdan azabından kaçabilmeleri için yanlarında bir diğer kişiyi bulundurmak ihtiyacından başka bir şey değildir.

Zira, gerçekten, bir ev, bir "yuva"nın "koruma amacı"ndan, dünyaya karşı ve özellikle içsel "ayna"ya karşı "koruma"dan başka herhangi nihai ve kutsal bir amacı olabileceğini düşünebilir misiniz?

Bir erkeğe bir kadının ve de bir erkeğin bir kadına yapabileceği en büyük lütuf, çocuklara gülümseyerek söylenen bir cümleyi söylemektir; "Seni hiç terk etmeyeceğim!"
Bu söz, "ölüme kadar seni seveceğim" veya "ebediyen sana sadık kalacağım"dan farklı değildir. Başkasına karşı namus, gerçeğe bağımlılık, ev, sadakat, karar, dostluk, aidiyet gibi kavramların tümü bu ufak cümlenin içindedir.
Şu zavallı mutluluğa karşı sürülen, yerine getirilmesi olanaksız vaatlerdir.
Kısacası, kanımca, evliliklerimizin böylesine mutsuz olmalarının nedeni işin kolayına kaçmakta olmamızdır.
Çünkü, tutulmayacağı bilinen ve tutulmayacağı için de bir yıl sonra valizlerin toplamasına neden olacak vaatleri kabul etmemiz kolayımıza gelmektedir.
Bunun yerine, tutulabilinecek ve dolayısıyla uzun süre tutulacak şeylerin vaadi hem daha kolay, hem daha dürüst olur, diye düşünüyorum.
Tüm bu hayali derinlikler, ileride rastlanacak ve seviyeli bir davranışı gerektirecek ilk gerçek güçlük karşısında kırılıp bin parçaya ayrılacak iddialardır.

  • Neden insanlar, hiçbir zaman bir portakal veya bir menekşe demetini, yeni bir kalemi veya bir kese İzmir üzümünü getirip hediye etmeyecek kadar "ilgisiz ve uzak" kalmayacakları vaadinde bulunmazlar ?
  • Neden insanlar, evlenme gecesinin ertesinde ve ondan sonraki sabahlarda sabun ve su kokuları içinde ve doğru-dürüst giyinmiş olarak kahvaltıya ineceklerine dair söz vermezler?
  • Neden insanlar, kızgınlıklarını böylesine aşağı-pis-iğrenç davranışlarla göstereceklerine, kızgınlıklarını açık ve hatta darbelerle dahi olsa daha seviyeli bir şekilde gösterecekleri vaadinde bulunmazlar?
  • Neden insanlar, diğerine ve onun çıkarlarına kendilerinin sanat tarihi, futbol veya kelebek avına verdiklerinden fazla önem verecekleri vaadinde bulunmazlar?
  • Neden insanlar, karşılıklı olarak, birbirlerinin susma özgürlüğüne, yalnız kalma özgürlüğüne, herkesin kendine ait bir odası olma özgürlüğüne saygı gösterecekleri vaadinde bulunmazlar?
  • Neden insanlar mutluluk gibi gerçekleşemeyecek laflar peşinde koşacaklarına, yukarıda sözünü ettiğim o hiçbir zaman yerine getirilmeyen, ancak çok önemli olup yerine getirilmesi mümkün olan "ufak-tefek şeyler"in vaadinde bulunmazlar?

Evliliğin bir anlamı olması için, mutluluk beklentisinden çok daha geniş ve gerçek bir temel üzerine oturtulması gerek.
Azıcık acı, azıcık ıstırap, azıcık mutsuzluktan neden böylesine korkuyoruz?
Hiç olmazsa, bir kez, açık bir gecede yıldızlarla bezenmiş bir göğün karşısında, tam bir içtenlikle kendimizi tümüyle vererek beş dakika için oturmayı deneyiniz.
Veya, vadi ve ovaları gökten bakarcasına seyredeceğiniz birkaç dağa tırmanın.
Ve, o hallerde, anlayacaksınız ki, mutluluk serabı yerine yaşamın önemini kavrayabilmeniz için tek bir an dahi yeterli olacaktır.
Mutluluk!
Sanki, mutluluğu ve mutlu olmayı kendimizden, kendi içimizden başka herhangi bir yerde bulabilirmişiz gibi... sanki, mutlu olma yeteneği yazı yazma, şarkı söyleme veya siyaset yapma yeteneği gibi gerçek bir yetenek değilmiş gibi!
Bir kişiye arzulamakta olduğu her şeyi veriniz...
Kendisini aşkla, hediyelerle, ayrıcalıklarla... isteyebileceği kadar her şeyle doldurunuz...
Ve bunlara rağmen, o gene mutlu olmayacaktır.
Bir başkasını her tarafını kanatıncaya kadar dövünüz...
ve, belki de o kişi yolda taze, nemli, yeşil yapraklarla bezenmiş ve güzelim bir kırmızılıkla dolu bir havuç yığını görüp mutlu olacaktır.

İki yaşam şekli mevcuttur.
Birisi, sana düşen payı, onu tanımadaki ve de kaybetmede ki imkanlarla imkansızlıkları ve mutluluklarla mutsuzlukları ile dürüstçesine ve cesaretle, tüm cömertliği ve alçakgönüllülüğü ile kabul etmek ise de;
diğeri, yazgısını aramak ve elde etmek üzere yola çıkmaktır.
Ne var ki, bu ikincisinde insanlar sadece güçlerini, zamanlarını, hayal ve umutlarını, içgüdülerini kaybetmekle kalmayıp kendi öz değerlerini de kaybederler, fakirleşirler...
Bunların gelecekleri, daima dünlerinden kötü olacaktır.




Milena Jesenka
Çeviri: Dr. Kriton Dinçmen


Tatsız gerçek; Yaşlanmak


Sağlıklı ve uzun bir yaşamın hayalini kim kurmaz?

Bilim, insanların bu hayalini gerçeğe dönüştürebilmek için dört koldan çalışıyor. 19. yüzyılın sonunda ortalama yaşam süresi 35 yıldı. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce bu süre 50-60'a çıktı. Günümüzde bu rakam erkeklerde 73,5, kadınlarda ise 80'e ulaştı. Bu artış doğrusal olarak sürdüğünde, bugün doğanların yaklaşık yarısının 100 yaşına ulaşabileceği tahmin ediliyor. Üstelik yaşlılıktan kaynaklanan düşkünlük, eskiye oranla insanları daha az etkiliyor. 70 yaşındaki biri, bedensel ve zihinsel olarak, 30 yıl öncesinin 65 yaşındaki insanı kadar sağlıklı.

Yaşlanmaya seyirci kalmayın!

Moleküler biyoloji, her geçen gün, yaşlılığa götüren süreçlerden birini daha keşfediyor ve yavaşlatmaya çalışıyor. Vitaminler ve mineraller uzun süre bu öneri listesinin başında yer aldı. Ancak son zamanlarda ABD'de bir ikinci kuşak "gençlik iksiri" geliştirildi: hormonlar. Anti-aging'le (yaşlanmayı önleme) ilgilenen doktorlar, normal yaşlanma süreciyle birlikte ortaya çıkan "hormon üretiminin azalması"nı bir hastalık gibi değerlendiriyorlar. Bu nedenle birçok kadın östrojen içerikli preparatlar kullandı. Ancak bu uygulamanın yararları henüz kanıtlanamadı. Östrojenin etkileriyle ilgili Amerika'da yürütülen bir çalışma, deneklerin sağlıklarının daha fazla riske edilmemesi için yarıda kesilmek zorunda kaldı. Çünkü hormon ilaçları meme kanseri, kalp enfarktüsü, felç ve damar tıkanıklığı risklerini belirgin olarak artırıyordu.

Çalışmalar kadınlardan sonra erkekleri hedef aldı. 1 litre kan başına 12 nanomolden daha az testosteron üreten kişilerin, kendilerini iyi hissetmek, mutlu olmak, kas gücünü ve kemik yoğunluğunu artırmak için testosteron tedavisi olmaları gerektiği söylendi.

Nasıl yaşlanıyoruz?

Yaşlanma süreci dikkat çekici bir belirtece sahip olmadığı için, bugüne kadar insanlarda da hayvanlarda da ölçümlenemedi. Bu nedenle, anti-aging konusunda yapılan önerilerin verimliliği de saptanamadı.

Bütün bu yoğun araştırma ve uğraşların nedeni, yaşamın büyük sırrını çözmeye çalışmak..,
Neden yaşlanıyoruz ve bu süreci başlatan şey ne?

"Yaşlanma tipik bir insan sorunudur, uygarlaşmanın bir ürünüdür"; diyor Amerikalı geriatri (yaşlılık tıbbı) uzmanı Leonard Hayflick.
Birçok biyolog gibi o da, "doğanın bir organizmayı sadece üreme dönemine kadar formda tuttuğu, daha sonra ona ne olacağıyla hiç ilgilenmediği, dolayısıyla organizmanın da o aşamadan sonra yaşlanmaya başladığı" görüşünü benimsiyor.
Hayvanlar dünyası içinde, sadece insan üreme döneminden sonra dikkate değer bir yaşam evresine sahip. Hatta bu süre, üreme dönemi öncesine oranla çok daha uzun geçebiliyor. Yaşlanmanın nedeni bulunsa da, "nasıl" olduğu bugüne kadar gizemini korudu.
http://www.focusdergisi.com.tr/saglik/00577/

Kanser'i Beslememek

  1. Şeker kanser besleyicidir. Şekeri kesilerek kanser hücrelerinin önemli bir gıdası kesilmiş olur. NutraSweet, Equal, Spoonful v.s. gibi tatlandırıcılar zararlı olan Aspartam ile yapılırlar. Daha iyi bir tatlandırıcı Manuka balı veya molastır, ama az miktarda alınmalıdırlar. Sofra tuzunda beyazlatıcı olarak kimyasallar bulunmaktadır. Daha iyi bir seçenek Bragg'in aminosu veya deniz tuzudur.
  2. Süt vücudun, özellikle sindirim sisteminde, mukus üretmesine neden olur. Kanser mukusla beslenir. Süt yerine tatlandırılmamış soya sütü tüketilerek kanser hücreleri aç bırakılabilir.
  3. Kanser hücreleri asit ortamda gelişirler. Et temelli diyet asittir ve sığır eti veya domuz eti yerine bol balık ve az tavuk eti yemek en iyisidir. Ette, özellikle kanserli kişilere zararı olan, canlı hayvan antibiyotikleri, büyüme hormonları ve parazitleri bulunur.
  4. %80 taze sebze ve meyve suyu, kepekli tahıllar, tohumlar, nohutgiller ve biraz meyveden oluşan bir diyet vücudu bazik (alkali) ortamda tutar. %20 de fasulye içeren pişmiş gıdalardan oluşabilir. Taze sebze suları kolayca emilip 15 dakika içinde hücre düzeyine ulaşabilen ve sağlıklı hücreleri besleyen ve çoğalmalarını hızlandıran canlı enzimler içerirler. Sağlıklı hücre üretimi için gerekli olan canlı enzimlerin sağlanması amacıyla, taze sebze (sebzelerin çoğunluğu ve fasulye filizi) yiyin veya suyunu için ve günde 2-3 kez çiğ sebze yiyin. Enzimler 40 oC'de yok olurlar.
  5. Yüksek kafein içerikli kahve, çay ve çikolatadan uzak durun. Yeşil çay daha iyi bir seçenektir ve kanserle savaşan özellikleri vardır. Bilinen toksinler ve ağır metaller içeren musluk suyu yerine arıtılmış veya filtrelenmiş su içiniz.
  6. Damıtılmış su asittir, kaçınılmalıdır.
  7. Et proteininin sindirimi zordur ve çok sindirim enzimi ister. Bağırsaklarda duran sindirilmemiş et çürür ve daha çok toksin birikimine neden olur.
  8. Kanser hücrelerinin duvarları sert protein ile kaplıdır. Et yemekten kaçınarak veya azaltarak, kanser hücrelerinin protein duvarlarına saldıran enzimler daha çok açığa çıkar ve vücudun öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok etmelerini sağlar.
  9. Bazı destek maddeleri (IP6, Flor-ssence, Essiac, anti-oksidanlar, vitaminler, mineraller, EFA'lar v.s..) bağışıklık sistemini güçlendirerek, vücudun kendi öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok etmesine yardımcı olur. E vitamini gibi diğer destek maddelerinin de, vücudun hasarlı, istenmeyen veya ihtiyac olmayan hücrelerin atılmasının normal yolu olan, apoptoziz veya programlanmış hücre ölümüne yardımcı olduğu bilinmektedir.
  10. Kanser zihinsel, bedeni ve ruhsal bir hastalıktır. Öngörülü ve olumlu bir ruh kanser savaşçısını muzaffer yapar. Öfke, affetmezlik ve acı bedeni stresli ve asitli bir ortama sokar. Seven ve affeden bir ruha sahip olmayı öğrenin. Sakin olmayı ve hayatın tadını çıkarmayı öğrenin.
  11. Kanser hücreleri oksijenli ortamda gelişemezler. Günlük egzersizler ve derin nefes alma hücre düzeyine kadar daha fazla oksijen alınmasına yardımcı olur. Oksijen terapisi kanser hücrelerini yok etmek için diğer bir yöntemdir.


  • Mikrodalga fırına plastik kap ve ambalaj koymayınız.
  • Dondurucuya su şişesi koymayınız.
  • John Hopkins Hastanesi bunu yakın bir zamanda bülteninde yayınlamıştır. Bu bilgi Walter Reed Ordu Tıp Merkezi tarafından da yayınlanmaktadır. Dioksin kimyasalları kansere, özellikle de göğüs kanserine, neden olmaktadır. Dioksinler vücudumuzun hücreleri için son derece zehirlidir. Plastik şişelerdeki suyu dondurmayınız, çünkü bu plastiğin içindeki dioksinin salınmasına neden olur.
  • Plastik kaplar içindeki yiyeceklerimizi mikrodalga fırınlarda ısıtmayınız. Bu özellikle de yağlı yiyecekler için geçerli. (İngilizce metindeki fat sözcüğünün gerçek anlamı hayvansal yağdır.) Söylediğine göre yağ, yüksek sıcaklık ve plastik kombinasyonu dioksinin gıdaya geçmesine ve sonunda vücudumuzun hücrelerine ulaşmasına neden olmaktadır.
  • Bunun yerine yemekleri ısıtmak için Corning Ware, Pyrex gibi cam kaplar veya seramik kaplar kullanılmasını tavsiye edilmektedir. Yani hazır yemek ve çorbalar ısıtılmadan önce ambalajından çıkarılıp uygun kaplara konulmalıdır.
  • Kağıt uygundur, ama kağıdın içinde de ne olduğu bilinmemektedir. Sıcaklığa dayanıklı cam kap kullanmak daha güvenlidir. Yakın bir zamanda fast food restoranlarının plastik köpük kaplardan kağıt kaplara döndüler. Nedenlerden bir dioksin sorunuydu. Plastik ambalaj malzemesi ile örtülmüş yiyeceklerin mikrodalga fırında pişirilmesinin aynı derecede sakıncalıdır. Yiyecekler radyasyona maruz kalıp ısınınca, yüksek sıcaklıkta plastiğin içindeki zehirli toksinler eriyip yiyeceklerin üstüne damlamaktadır. Yiyecekler plastik yerine kağıt havlu ile örtülebilir.
John Hopkins Hastanesinden Kanser Güncellemesi

Kanser



  1. Herkesin vücudunda kanser hücreleri vardır. Bu kanser hücreleri birkaç milyara kadar çoğalmadıkça standart testlerde görülmezler. Doktorlar kanser hastalarına tedaviden sonra vücutlarında artık kanser hücresi kalmadığını söyledikleri zaman, bu yalnızca kanser hücrelerinin testlerle saptanamayacak düzeyde olduğu anlamına gelir.
  2. Bir kişinin hayatı boyunca 6 ile 10 kez kanser hücreleri oluşabilir.
  3. Kişinin bağışıklık sistemi güçlü olduğu zaman kanser hücreleri yok edilir ve çoğalarak tümör oluşturmalarına engel olunur.
  4. Bir kişide kanser olması, o kişide çoklu beslenme eksikliği olduğuna işaret eder. Bunlar genetik, çevresel, beslenme ve yaşam tarzı faktörlerine bağlı olabilir.
  5. Çoklu beslenme eksiklini yenebilmek için diyeti değiştirmek ve ek takviye almak bağışıklık sistemini güçlendirir.
  6. Kemoterapi hem hızlı çoğalan kanser hücrelerini, hem de kemik iliğinde, sindirim sisteminde v.s.'deki hızlı büyüyen sağlıklı hücreleri yok eder ve karaciğer, böbrekler, kalp, akciğerler v.s.'de organ tahribatına yol açar.
  7. Radyasyon kanser hücrelerini yok ederken; sağlıklı hücre, doku ve organları da yakar, yaralar zarar verir.
  8. Kemoterapi ve radyasyon başlangıçta tümörün küçülmesine yol açar. Kemoterapi ve radyasyon tedavisinin uzaması tümörün daha fazla yok olmasına yol açmaz.
  9. Kemoterapi ve radyasyondan dolayı vücut çok fazla toksin yüklenmesine maruz kalınca, bağışıklık sistemi ya tehlikeye düşer, ya da yıkılır; dolayısıyla kişi çeşitli enfeksiyonlara ve komplikasyonlara yenik düşer.
  10. Kemoterapi ve radyasyon kanser hücrelerinde mutasyona neden olabilir ve dirençlerinin artarak yok edilmelerini zorlaştırabilir. Cerrahi işlem de kanser hücrelerinin başka taraflara atlamasına neden olabilir.
  11. Kanser hücreleri ile savaşmakta etkili bir yöntem ise onları çoğalmak için ihtiyaçları olan gıdalardan yoksun ve aç bırakmaktır.
  • John Hopkins Hastanesinden Kanser Güncellemesi

İkinci Beyin

Karın boşluğu, vücudun merkezinde başlı başına bir evren. Araştırmacıların uzun yıllar gereken ilgiyi göstermediği bağırsaklar, "ikinci beynimiz" tarafından yönetiliyor. Sindirim organımız, omuriliğinde bulunandan çok daha fazla, 100 milyon adet sinir hücresi ile çevrili. "Enterik sinir sistemi" olarak adlandırılan bu örgü, giderek daha çok bilim insanını heyecanlandırıyor. Birçok uzmana göre karın bölgesi, kafatasındaki merkezin devamı. Karnımızdaki beyin serotonin gibi ruh hâlimizi belirleyen nörotransmitterleri üretiyor ve psiko-aktif maddelere tepki veriyor.


Karın özerk çalışıyor; kafatasındaki beyne gönderdiği sinyaller, beyinden aldığından fazla. Hastalanıp kendine özgü nevrozlar geliştirebiliyor. Karın da hissediyor, düşünüyor ve hatırlıyor. Sezgisel kararlarımızı bu içsesi dinleyerek alıyoruz.

Dünya üzerindeki tüm kıtalar ve kültürlerde, duyguların bedenimizin merkezinde oluştuğu biliniyor. Bir zorluğun aşılırken "göbek çatlatması", sevincin "göbek attırması", sinirin "mideye vurması", açlıktan "karnın zil çalması" ya da dünyayla "göbek bağı" gibi deyişler bu yüzden...

Irkları, kültürleri ne olursa olsun, sevinç, korku, huzur, ihtiras gibi duyguları, en yoğun olarak nerede hissettiklerini göstermeleri istendiğinde, hemen hemen tüm insanlar karın bölgelerine işaret ediyor, çünkü insanlar bu "karanlık mağarada" bir şeylerin olup bittiğini, karınlarının kendilerine bir şeyler anlattığını, şifreli mesajlar gönderdiğini hissedebiliyorlar. Çok eski zamanlardan beri, meditasyon yapan insanlar, bedenlerinin derinliklerine yolculuğa çıkıyor, burada huzur ve bilgeliği arıyorlar.

Ve hatta, günümüz dünyasına egemen ekonomi disiplini bile, küresel bir dil olan "içsesin" öneminin farkında. Başarılı yöneticilerin el kitaplarında "içsesinizi dinleyin" gibi cümlelere sık sık rastlanıyor, borsacılara da aynı telkinde bulunuluyor. İçsesimizin fısıldadıklarını beynimizin kabullenmesi, karnın beyni galebe çalması anlamına gelmiyor ama, en azından beynin vücudumuzun tek hâkimi olduğu mitini ciddi şekilde sorguluyor.
Karnın ne denli belirleyici olduğunu bilim de doğrulamaya başladı. İnsan bedeninin herhâlde en "şiirsel olmayan" bölgesi bağırsaklar, gerçekten hayatın önemli sırlarını barındırıyor. Zekice işleyen sindirim sistemiyle sürekli devinim hâlinde olan, ancak hareketliliğini genelde görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz karnımız, bilimsel araştırmaların odağına yerleşti son dönemde.
New York'taki Columbia Üniversitesinde görevli nörobilimci, anatomi ve hücre biyolojisi uzmanı, 1998 yılında yayımlandığında çığır açan "The Second Brain" adlı kitabın yazarı Prof. Michael Gershon'a göre "karnımızda ikinci bir beyin bulunuyor".

Bağırsaklar 100 milyon adet sinir hücresiyle çevrili. Bu kadar çok sayıda sinir hücresine omuriliğinde bile rastlanmıyor. Kulağa hakaret gibi gelse de, birçok nörobilimciye göre "ikinci beyin" asıl beynin bir kopyası. Hücre tipleri, etken maddeler ve reseptörleri aynı.
Karın bölgesinde bu kadar çok sinir hücresinin bulunması bilimcileri de burayı araştırmaya yöneltti. Son dönemde, nörogastroenteroloji gibi zor bir isme sahip olan disipline ilgi hayli arttı.
Enterik sinir sistemi üzerine çalışmalar yapan dünyadaki bilim adamları, "insan bedeninin karanlık bölgelerine yaptıkları keşif gezilerinden" söz ediyor. "Uzun zaman bağırsaklara basit refleksleri olan bir organ gözüyle baktık" diyen Londra Üniversitesinden Emeritüs Prof. David Wingate, "kimsenin aklına sinir liflerini saymak gelmedi" diyor. Gastrointestinoloji uzmanı Wingate, bu alanın öncülerden ve nörogastroenteroloji kavramının yaratıcılarından.
Los Angeles'taki California Üniversitesinden, fizyoloji profesörü ve nörogastroenteroloji uzmanı Emeran Mayer ise "Bundan birkaç yıl önce psikolojik durum ile karındaki ikinci beyin arasındaki ilişkiden bahsetseydim, meslektaşlarım benimle alay ederdi" derken, Flinders Üniversitesinde görevli Avustralyalı araştırmacı Marcello Costa, başta kendisinin de inanmadığını anlatıyor.
Herkesin hem fikir olduğu konu ise şu: Beyin haricinde en çok sinir hücresinin bulunduğu bağırsaklar, aslında kendi başına bile fazlasıyla karmaşık bir iş olan sindirim işleminden çok daha fazlasını yapıyor.

İkinci beyin, hem vücut hem de ruhun hayatta kalmasını sağlıyor;
kendisi psikolojimiz üzerinde belirleyici olan serotonin, dopamin, opiatlar gibi psiko-aktiv maddelerin kaynağı.
Hatta valium gibi etkili ilaçların teskin edici özelliklerini kazandıran benzodiazepin gibi kimyasallar bile burada üretiliyor.
Kısacası karın, beyni pek çok şekilde besliyor.

http://www.geodergi.com.tr/hab-24000201-104,28@2400.html

Yazı: Hania Luczak

Ahlak kavramı kendini dinden kurtarıp özgürleşmelidir.


  • Dini eleştirmede çekingen davranmaya gerek yoktur. Dini eleştirebilmek batı kültürünün bir parçasıdır (Luther, Calvijn, Voltaire, Kant, Renan, Russell). Islam külturünde ise on ikinci yüzyıldan itibaren dini eleştirmek tabu olmuştur, Ve bu nedenle de Islam kültürünün gelişmesi durmuştur.
  • Birden fazla (farklı) kültürün yan yana yaşadıgı toplumlarda kurumların yapıları uzerine iyi düşünülmelidir. Böyle toplumlarda, farklı görüşlerden ve inaçlardan olan insanlar arasındaki ilişki trafigini çatışmasız düzenlemeyi amaçlayan bir kurum, ‘nötral’ olmak zorundadır. Bu da, hareket noktası laiklik olan Fransız modeline benzeyen nötral bir devlet kavramına işaret eder.
  • Burada eski gelenekleriyle yaşayanlara ve yeni gelenlere din ve devlet işlerinin ayrılıgının (veya laikligin) temelini açıklamaktan korkmamalıyız.
  • Laiklik bazen bize popüler olmayan önlemler almayı dayatabilir. Örnegin batı hukugu temelinde kurulmuş bir devletin nötralliginin vurgulanması gerekebilir ve bu nedenle bazı kurumlarda bir örnek giysi şart koşulabilir. Örnegin mahkemelerde, polis teşkilatında, orduda ve hatta tarafsız görünmesi gerekli bazı devlet kurumlarında.
  • Çok kültürlü toplumların saglıklı olabilmesi için bir tür ‘ahlaki esperanto’ geliştirmek gerekli olabilir. Boyle bir esperantonun geliştirilmesinin önündeki en büyük engel, ahlakla din arasındaki kaçınılmaz baglar kuran dinlerdir. Başka bir deyisle: dinler insanlara ahlakın temellerinin ve meşrulugunun dinde aranması gerektigi ögretir.
  • Özellikle yahudilik, hristiyanlık ve islam gibi tek tanrılı dinlerde, ahlakın din bazında belirlenmesine özel hassasiyet ve dikkat gösterilir. Böyle bir esperanto ahlak anlayışını savunmak, öncelikle bu tek tanrılı dinlerin taraftarlarıyla bir diyaloga girmeyi gerektirir.
  • Ahlak anlayışının dinden koparılmasını savunmak, ateist olmayı gerektirmez. Din, bu kopuşa ragmen, bazı geleneksel işlevlerini yerine getirmeye devam edebilir. Örnegin ölümden sonraki hayatın nasıl olabilecegi konusunda görüş belirtebilir, hayatın anlamı konusunda insanlara yol gösterebilir v.b. Ama ahlak anlayışı kendini dinden ayırmalı, bagımsız olmalıdır.
  • Ahlak anlayışının dinden bagımsızlıgı (emancipation), önyargılardan arınmış, geniş perspektifli bir bütünleşme politikası için ideal bir durum yaratacaktır.

Paul Cliteu/Filosofie Magazine, nisan 2004

Sivil İtaatsizliğin Kısa Tarihi

1817 yılında Amerika'nın Concorde kasabasında doğan Henry Thoreu, 1946 yılında "kelle vergisi"ni ödemeyi kabul etmediği için bir geceliğine cezaevine girdi. Thoreu'nun amacı, tutuklanarak içeri girmek ve böylece dikkatleri kölelik karşıtı harekete çekebilmekti. Ancak, bir gece cezaevinde kalan Thoreu'nun borcu bir yakını tarafından ödendi ve Thoreu serbest bırakıldı.
Thoreu'nun gelişmeler karşısındaki tavrı da netti: Vergi borcunu kendisi ödemediği için cezaevinde kalmasının hakkı olduğunu söyledi. Ancak, çıkmazsa zorla çıkartılacağı yanıtını alınca, mecburen dışarıya çıktı. Olaydan sonraki ilk görüşmelerinde, kölelik karşıtı hareketin önde gelen isimlerinden Ralp Wald Emerson , kendisine neden içeriye girdiğini sorduğunda yanıtı da oldukça anlamlıydı: "Sen ne diye girmedin?"
Thoreu, cezaevinden çıktıktan sonra eylemlerini ve cezaevine giriş öyküsünü merak eden kasaba halkına konferanslar verdi. Thoreu'nun bu konferanslarda anlattıkları daha sonra 'Resistance To Civil Government' başlıklı bir manifestoya dönüştü. Bu manifesto Türkçeye de, "Sivil itaatsizlik" başlığıyla çevrildi. Thoreu'nun 'Resistance To Civil Government' adlı manifestosunda cezaevine girişine neden olan eylemini şu sözlerle açıkladı,,,


  • Şu kılavuz söze bütün yüreğimle katılıyorum: En iyi yönetim en az yönetendir. Ancak kendilerini 'yönetimin tümüyle ortadan kalkması için uğraşanlar' olarak isimlendirenlerden farklı olarak, yönetimin ortaya çıkmasını istiyorum.

  • Tek bir namuslu kişi Massachusetts eyaletinde köle kullanmayı bırakarak bu ortaklıktan çekilse bu nedenle de cezaevine kapatılsa Amerika'da köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanır bu; çünkü ilk girişimin belirsiz olup olmamasının önemi yoktur. Bir kez iyi yapılan iş sonsuza kadar öyle kalacak demektir. Oysa daha çok bu soru üzerin de laflamayı severiz biz... Her hangi birini haksız yere cezaevine tıkan bir yönetimde, doğru kişinin bulunması gereken yer de bir cezaevidir... Bütün doğru insanları cezaevinde tutmak ya da köleliği kaldırmak seçenekleri söz konusu olursa devlet hangisini seçeceği konusunda duraksamayacaktır.

  • Kendimi şöyle bir devlet düşleyerek avutuyorum: Sonunda bütün insanlara karşı doğru olmayı gözeten, bireye sanki komşusuymuş gibi davranan bir devlet! Komşularıyla yurttaşlarının tüm ödevlerini yerine getiren bir avuç kişi, onun işlerine karışmaksızın ne de onunla kuşatılmaksızın kendisinden uzakta yaşayacak olursa, bunu kendi amacına aykırı saymayan bir devlet! Bu tür meyveler veren, bu meyvelerin olabildiğince çabuk olgunlaşıp dökülmeleri uğruna sıkıntı çeken bir devleti Böylesi bir oluşum daha yetkin daha parlak bir devletin yolunu açacaktır. Benim düşlediğim de bu işte. Gel gelelim henüz böylesi yok orta yerde.


BURÇİN BELGE

Sevilebilir Olma Duygu'muz

Humphreys, özgüveni iki temele indirgemiş;

birincisi, ''sevilebilir olma duygusu'' ve
ikincisi, ''yeterli olma duygusu''.
Kendimiz ile ne kadar barışık olduğumuzla paralel giden bir duygulanım;
'sevilebilir olma duygu'muz.


'Sevilebilir olma duygumuz'un yaşam bulacağı yer toplumsal alan olduğuna göre bu alandan sürekli saldırı alan 'güven'in içselleştirilmesi demek korkan, kaygı duyan kişiliğin oluşması demektir. Günümüzde özgüven çok çok daha önemlidir artık.
Güvensizlik yaratan 'kaynaklar'ı yoketme isteğimizdeki samimiyetimizin varlığı veya yokluğu özgüvenimizin varlığı veya yokluğunu anlatıyor...


'Yeterli olma duygumuz', neye ne için yeterli olmak istediğimizle doğru orantılı.
Toplumsal 'yeterlilik', şu an egemen olan sahiplenme duygusunun yapısallaştırılması içeriğinde iyi iş, iyi ev, iyi araba vs anlamına gelmekte, ve bu yolda her şey mübah! 'Huzurlu aile' de bunlara sahip olan aile yapısını işaretlemekte.
Toplumsal verilere hangi köşeden bakarsak bakalım ulaşabildiğimiz yer,
güven duygusunun güvensizliğe eşitlendiği yer oluyor.
Şu anda soluduğumuz güven duygusu içi tamamen boşalmış bir güven kavramının duygusudur.


Deneyimlenen acıların, sancıların, hüzünlerin yeniden yaşanabileceği olasılığı her zaman var.
Bu olasılıklar hesaplanmadan atılacak adımlar 'deneyimsiz olduğumuz' kaygısını, hesaplanarak atılacak adımlar ise 'acıdan, sancıdan, hüzünden' korkumuzu anlatıyor. Her iki yaklaşım biçimi de yaşamı kopyalamak isteğimizin güçlü göstergeleri. Geçilen yolları tercih kararlarımız güvenli gibi geliyor bizlere. Oysa, vurguladığım gibi, güven dediğimiz güvensizlikle eşitlenmiş durumda. Kendimize güvenin dışında bir güven kavramı yok.

Kendisine güvenemeyen ilişki, yaşanmışlıkları kopyalar/kopyalıyor.


Kıskançlık sevgi göstergesi içeriğine sıkıştırılmış durumda. 'Ne kadar çok seviyorsan o kadar çok kıskanırsın' yaklaşımının egemenliği, bir taraftan erkek egemenliğin anlatıcısı olurken, diğer taraftan 'ölümüne sevgi' arabesk kavramını doğuruyor. Bu doğum, öldüren içeriğinde şimdi.
Kendine güvenen yapı, deneyimlenmiş olsun ya da olmasın acılardan, sancılardan, hüzünlerden kaçışın mümkün olmadığını bilir.
Ölüm acısının daim olduğu bir yaşamda acı sonsuzdur.
Sevdiğimizden ayrı çıkacağımız bir yolculuk dahi hüzün verendir.
Sancıların en büyüğünü doğumda annelerimize yaşatarak doğuyoruz.

Bunlardan konsantrasyonunu eksik etmeden yaşayandır aşk.
Aşk içre halde özgüven, iki ayrı kendine güvenenin birliğinden alır gücünü...

Sevgi her daim yüreğe, göze, tene, dile dokunmayı gerektiriyor.
Bu, sevginin sürekli üretimi demek. Düşüncede üretilenin salt düşüncede kalması, yaşam bulamaması üretememek demek.
Hissi üretmek bütün duyularımızı canlı kılmakla mümkün.
Bir elmanın tadını hissetmek, yeniden yendiği süreç içre dil ve damak bütünlüğünden gider beynimize.
Bir çiçeği hissetmek, ona dokunmak, koklamak sürecindedir. Ağustos sıcağında üşümek hayaldir, serinlik sevgide. Zemheride içimizi sıcak tutan yine sevgidir...

Acı veren yalnızlık hissi damarımızda/kanımızda yaşam buldurduklarımızı kaybetmemizdir. Anne/baba/kardeş ölümleri...biraz da bizi öldürür, birşeyler akıp gider yaşayan yanlarımızdan. Bir anne/baba için en büyük acılardandır çocuklarını kaybetmek.
Belki de bu kayıplarımız aynı zamanda artık sevilebilir olma duygumuzu azaltan bir etken içeriğinde.
Her anneler gününde annesine bir demet çiçek götüren, sarılıp öpen, varlığı için teşekkür eden yoktur artık.
Babasının elinden sımsıkı tutuşunu, o sıcaklığı vereni gözlerindeki ışıltıyla yaşatan yoktur artık...
Aşkı yaşadığımız, ömrümüze sığdırdığımızın kaybı bir başka parçalayandır.

Belki de bundandır ayrılığın ölüm gibi gelmesi.

Diğer yarımız yoktur artık. Sendeletir, düşürür, dibe vurdurur.
Nabız atmaz, baktığını göremez göz.
Neşeli kahkahalarla birlikte hazırlanan yemek angaryadır şimdi.
O sımsıcak gülen yoktur işte;
uykusunda izlediğimiz, yolunu gözlediğimiz, saat başı özlediğimiz yoktur artık.
Kimi kızdıracağız, kimden kaçacağız kim kovalayacak şakacıktan?...
Sevilebilir olma duygusunu gün içinde en fazla hatırlatan, en fazla hatırlattığımızdır diğer yarımız.

Aşk içre halde sevgi üretimi kendiliğindendir.


Ellerimiz kendiliğinden tutar sımsıcak,
kollarımız kendiliğinden sarar.
Kendiliğinden koklarız saçlarını.
Uykumuzda kendiliğinde arar ayaklarımız ayaklarını...
Sevilebilir olma duygumuz, üretebildiğimiz sevgimiz kadar.
Özgüvenimizi sevginin eline teslim etmemiz gerek.
Yalnızlık sevgisizlikte..





Alıntı/Eskici

Yaşamak




Görerek, duyarak, tadarak, koklayarak, dokunarak ve sessizce yürümek.
Değişerek değiştirmek, eylemek için yürümek.
Yürürken önümüze bir çukur geliyor da düşmüyorsak, yaşıyoruz.
Düşüyorsak yaşayan çukurdur.
Günümüzde yaşayan çukurdur, bizler çukurlar ortasında yaşıyor olduğunu sanan insanlar...
Oturmak da değiştirir.
Sürekli hareketliliğin getirdiği 'doğal' bir değişimdir bu, ölüme götürür.
Yaşam sessizce yürümektir.
Oturan, beslenme kaynaklarına uzanamaz.
Birilerini bekler.
Gelen olursa sever onu, sevgisi öldüresiyedir.
Çünkü oturan, salt tanım üretir.
Konuşur.
Herşeyi, varı yoğu sözdür oturanın.
Okuması da sözdür.
Okur okur ve kendine geleni sever.
Kendine getirmek için okur.
Kendine gelmek de bir tanımdır oturanın dünyasında ve hep karşısındakine yöneliktir.
Kendisi kendisindedir her daim...

Oturmak ve okumak arasında tur eşittir ku'ya.
Ku'yu ku'luğundan kurtarabilmek gerek.
Biraz uzatarak okuyalım:
Kuğu!..
Kuğu yaşar. O güzelim beyazlığı ile suları hafif, neredeyse şiddetsiz dalgalandırması, dalgaların nilüferleri okşaması ve nilüferlerin de beyaz oluşu rastlantı değildir. (Sarı nilüferler söz içre insana evrimleşmiş olanlardır).
Kuğu kendi boyutlarındaki bir başka hayvanla, örneğin, bir buldog köpeği ile kıyaslandığında dört kat daha hafifmiş.
Hafif olmasının çeşitli nedenleri varmış. İçi boş kemikleri iç kirişlerle desteklenmiş. Kuyruk yerine kabarık tüyleri ve dişlerle kaplı çene yerine gagaları varmış. Vücutlarının çok önemli bir kısmı havayla doluymuş. Bu hava birçok kuşta bulunan 9 hava kesesinde saklanırmış. Bunlar sadece ağırlık azaltma niteliği taşımazlarmış, uçuş sırasında çok fazla enerji harcarlarmış ve bu nedenle çok yoğun oksijen kaynağına ihtiyaçları varmış. İşte bu hava keseleri solunum sistemlerinde önemli rol oynarmış. Bu sayede kuğu, aynı büyüklükteki bir memelinin nefes alışı sırasında aldığı oksijenden çok daha fazla oksijen alırmış...***
Kuğu yaşar, ya da yaşam kuğu olmaktır.

Çukurda kuğu olunmaz.
Çünkü çukurda su varsa, boğulmak da vardır.
Kuğu boğulmaz!
Su yoksa yaşam zaten yoktur.

Öyleyse yaşamı önce çukurundan kurtarabilmek gerek:
İnsanın beyninde yarattığı yaşam değildir, o sadece beyninde yarattığıdır!
Yaratılan çok kısa sürede bir başka yaratılana bırakır yerini. Yaşam dışı süreç de böyle işliyor. Yarattıklarımızla kıpırdıyoruz. Ancak bu yeterli olmuyor hiçbir zaman yürümemize, bir Kuğu gibi rengimizi vermemize yani nilüferlere.
Yürümek, sanılarımızdan kurtulabilmektir.
Tekrarlamalıyım; benzetmelere ağıt düzmelerindeki timsah gözyaşlarına sığınanların sanmaklarına çıldırıyorum tarihimde. Çıldırmaya hakkım olmadığını bile bile. Üstelik her geçen gün biraz daha benzetiliyorken hepimiz birilerince. Ve üstelik kol kanat kırılmalarını bir yerli film alışkanlığında çekirdek çitleyerek izleyenlerin ve kol kanat kırılmalarını aynı filmlerdeki meyhane kavgası sananların beyin merkezlerine yerleştirdikleri göbeklerinin tam da orta yerinde...
Yaşamak yazı dilinde bir tek kelime.
Hadi şimdi hep birlikte söyleyelim; neden artık serçeler konmak istemez pencerelerimize?
Onlar da farklı farklı tanım mı arıyorlar yaşamak kavramında?
Dbk xyzc matematikselliğinin istatistiki tecritlerine mi kanat çırpıyorlar?
Serçenin bir başka serçenin tavuğuna kışt dediği görülmüş müdür?
Tavuk tavukluğundadır o dünyada, eşek de eşek.
Serçeye sapan taşı atıp eşeğe semer vuran ise insan!
Hey beynimin dört duvarı, hangi bilmeklerde konaklarsın?
Ayağını yere bastıran güç, neden aklını boşluklarda dolaştırır?
Beyin arşivini bilgi, söz kalabalığını muhabbet sanmaklar hangi dünyanın ürünüdür?..
Ayrılık günleridir bugünler.
İnsanın kendisinden ayrılığının günleri.
İnsanın insana kavuşabilmesi tamamen yaşamın felsefesinde.
Söz olanları ezberleyip, ezberlerimizi çarpıştırmanın felsefe olmadığını yaşadığımız günün, anladığımız günün adı kurtuluştur...
Hergün bir serçeye bir parça ekmek vermediğimiz/veremediğimiz sürece gelmezler/gelemezler penceremize.
Hele bu kış günlerinde...
Serçeler, yüreklerimizdir.
İnsan yüreklerimizin insan pencerelerimize konmak istemeyişlerinin önüne geçebilmemiz gerek artık...


Alıntı/bilm-i-yorum
http://www.populerbilgi.com/hayvanlar/kugu.php
***David Attenborough, The Life of Birds

Ana Rahmi, Aşk ve Güven

Aynaya ne kadar güveniyorsak
kendimize de o kadar,
ne eksik ne fazla!..


Ana rahmi karanlıktır. Ana rahminde gözlerimiz kapalıdır, gördüğümüzü 'san'arız.
Uyku ihtiyacı, rahime dönüş ihtiyacıdır. Beynimiz hayal kurma alışkanlığını orada geçen günlerinde kazanır. Rüyanın oluştuğu yer, ana rahmidir. Tam konsantrasyon sadece ana rahminde gerçekliğini bulur. Ana rahmindeki beslenme bağı ve temas, yaşamsal gerçekliği anlatır. Ana rahminde bebek beklentisizdir; var olana sarılır!
'Aşkın gözleri karanlıktır (kördür) ', deyiminin nedenlerini rahimdeki bebekte aramak gerek.

Aşk, ana rahmi ile bebek arasındaki ilişkide gizlidir...

İnsanlarla iletişim kurabilmenin temeli güven duygusudur ve güveni insana, ana rahmi ile olan bağı 'öğretir'. Orada anne ile kurulan her türlü bağ karşılıklıdır: Anne de beslenmektedir. Bu, çok yoğun bir duygu beslenimidir. Burada başlayan aynı orandaki güven bağı doğuma kadar sürer. Doğum, güven duygusunun ciddi oranda sarsıldığı andır.

Ne olur da bu güven bağı sarsıntıya uğrar? Hem de anne ile bebek arasında bile?..
İlk olarak ''göbek bağı'' kesilir ve bu başlangıç çok önemlidir. Çünkü bebek bir anda kendisini farklı bir 'bağ'da bulur. Alışkanlıklarının ve beklentilerinin kendisinde yarattıkları ile rahimdeki bağın devam edeceğini 'san'maktadır. Ama çok kısa bir sürede bunun böyle olmadığını algılar. ''Ne oluyor?''dur.
Neden anne daha uzaktadır şimdi?
Rahimde sürekli bir dokunma bağı vardır ve kıpırdasa hissetmektedir.
Neden artık annesi 'her an' dokunmamaktadır?
Apayrı bir dünyadır burası. Bu müthiş gerçeklik, zaten bir peşin kabullenişin ürünü olan bebeği şekil değiştiren bir başka peşin kabulleniş ile karşı karşıya bırakır ve o an, güven sarsılır. Hepimiz bir güven sarsılması ile başlarız yaşama ve bu insanoğlunun yaşadığı ilk aşk dramıdır...

Bu noktadan itibaren aşk ilişkisine geçtiğimizde çok daha kolay algılayabiliriz diye düşünüyorum güven problemlerini ve çözümlerini:
1. Hemen, başlangıçta, 'göbek bağı' oluşturulmalıdır.
(Bu, aşk ilişkisinde çok önemli olan 'özgür ama bir olmak' düşüncesinin de temelidir).
2. Farklı 'bağ'lara asla izin vermeyecek olan bir ilişki temeli oluşturulmalı, bu temele sıkı sıkıya 'sadık' kalınmalıdır.
('Farklı bağ' göbek bağının kopması anlamını içerir ve yeniden güvensizlik çukuruna gönderir ilişkiyi).
3. İlişki öncesinde varolan alışkanlıklar derhal terkedilmelidir.
Çünkü artık farklı bir 'ben' sözkonusudur.
İki kişiden oluşan, karşılıklı benlere saygılı, 'biz' olan bir ben.
4. Beklentilere değil varolana sarılmak esas alınmalıdır.
Beklenti, irademizi fena zayıflatır.
5. Dokunmak müthiş önemlidir.
Kıpırdadığımızda hissetmeliyiz 'o'nu. Belki de 'ilk elektrik'in temeli olan cinsel çekimin sürekli kılınması için dokunmak esastır ve bu dokunma bağı asla terkedilmemelidir.
O bağın terki, 'artık benden uzakta!' hissine yol açacağından, ilişkinin terkine kadar gidecektir. (Dokunmak her zaman fiziksel temas anlamında değerlendirilmemelidir, duygulara dokunmayı da içerir).
6. İlişkiye konsantrasyonumuzda sanmaklara asla izin verilmemelidir.
7. Aşk ilişkisinde duygu beslenimi 'karşılıklı'dır
.
Karşılığı olmayan ilişki biçimi platonik olandır ve bir 'yalnız olma durumu'nu anlatır.
8. Peşin kabulleniş bir bebek çaresizliği durumlarında geçerlidir.
Aşk ilişkisi peşin kabullenişi kaldıramaz...
9. Aşk, hayal kurma zorunluluğunu yanında taşır.
10. Rüya, aşkın özüdür.
11. Aşkta uyku, tam konsantrasyondur.
12. Aşkta tam konsantrasyon, yukarıdaki tüm maddelere tam konsantrasyonu anlatır.

Bunların başarılması sonsuz güvene giden yoldur ve
sonsuz güven yüklü aşk ilişkisinde ''doğum!'', ölüm anıdır!
'Ölüm anı' ana rahmi içre yaşama dönüşü anlatır ve adı sürekli aşktır...

Alıntı


Biliyorum,
Vardı, bir yerler de yaşardı
Tutkulu sevdalarla tutuklu..,kimbilir?
Diye aklıma düşse de işime gelmez ihtimal'di.
Umduğum,,,
Tutkulu sevdalarla tutuklu uhde'sindeki sızı
Umardı..,
Arardı..,
İnanırdı..,
Ben vardım, olmalıydım, yollar açıktı
İş.., dillendirebilmekte ketum kaderi!
Sanırdım....




Oysa hazırdım,
Kör kuyularda boğup hırslarımı,
Hayır değil.., değil nakaratı ile
Sonlandırıp en güvendiğim aşklarımı
Hatta yeniden koparıp aldığım yaşamımı
Ayaz rüzgarlarda kurutup gözyaşlarımı
Gölgelerden muaf tutup vicdanımı
Ellerim kınalı
Yanaklarım al al utançlı
Kucağımda
El değmemiş özümün çeyiz bohçası
Gelin alayımda pamuk pamuk bulutlar
Katar katardı
Sana vardığımda gümbür gümbür çaldı
sürü sürü kanat çırptı alıcı kuşları

Duyduğum yüreğinin atışıydı
Dokunduğun tenimin sırrı
Korkularımın kör tuzakları
İsmi olmasın, ismi 'vuslat' avuntuları
Koynundan çağıl çağıl çağlayan can'dı

Dudaklarımı kupkuru eden evvel'i
Öpüşünde kora döndüren
Kıvrımına çiğ düşüren
Senden değendi
Ömre bedeldi


Kelimeler Danslarına Devam Eder,,,




Kelimeler, kapıları kanallara açılan görkemli konaklarda verilen eski Venedik balolarına göz alıcı giysileriyle uçuşarak katılan yüzleri maskeli aristokrat genç hanımlar gibi varlıklarını gördüğümüz, ama kimliklerini bilmediğimiz sesler olarak gezinir hayatımızın içinde;
yaşamak, sanırım, o kelimelerin taşıdıkları anlamları öğrenmek, en acıklısının bile söylenişinde bir hoppalık bulunan dizilerinin ardında saklanan gerçek duygulan tanımaktır.
Ölüm kelimesi siyah bir maskeyle,
acı kelimesi kızıl bir maskeyle,
neşe sözcüğü leylaki bir maskeyle
bu sözcükler balosunun içinde, o balonun neşesini kaçırmadan, hattâ o baloya bir çeşni katarak yerini alır cümlelerimizde. O kelimeleri kullanırken handiyse onların ardında bir duygu yığını olduğunu, bir gerçeğin saklandığını unuturuz. Sonra o kelimelerden biri maskesini çıkartıverir.
Çok sevdiğimiz bir küçük kızın kötü bir hastalığa yakalandığını duyduğumuzda acı kelimesinin yüzündeki maske iniverir birden;
artık o bir kelime değildir, o bir duygudur,
sözcükler balosunu terk edip,
maskesinden ve giysilerinden soyunmuş,
çırılçıplak bize görünmüştür.
Bir dahaki sefere ona bir cümlede, cümleye renk katan kızıl maskesiyle rastladığımızda artık onun o çırılçıplak halini hatırlarız.
Yaşamak budur. Kelimelerin arkasına dokunmak, o dokunuşları biriktirmektir.
Her kelimenin bir gün maskesini indireceğini, ardında saklı olanın bize dokunacağını tedirginlikle ve ümitle beklemektir.
Mutluluk kelimesiyle defalarca dans eder,
yazılardan, cümlelerden oluşmuş binlerce baloda onunla karşılaşır,
maskenin ardındakinin ne olduğunu merak ederiz.
Maskesini en az indirenlerden biridir o.
Başarı kelimesiyle birlikte balonun en kendini beğenmişi, en kaprislisi, en nazlısı, en saklısıdır. Birçok insanın hayatı o kelimelerin maskesiz, soyunmuş halini görmediğinden eksik kalmış, tamamlanmamış, bir bilmece gibi tükenmiştir.
Kızgınlık maskesini çabuk indirir,
çabuk gösterir kendini,
onu tanımayan,
onu görmeyen,
ona dokunmayan yok gibidir.
Özlem ise maskesini o kadar yavaş indirir ki,
soyunuşunun bütün safhalarını an be an yaşar,
üstünden çıkardığı her parçayla birlikte ona biraz daha fazla bağlanırız.
Beklenmedik anlarda maskesini indiren kelimelerden biri ise sevinçtir,
birden bir yerden çıkıverir karşımıza, ona çabuk tutulur, ama genellikle çabuk kaybederiz.
Hayat budur bence, kelimelerin soyunması ve kendilerini bize tanıtmasıdır.

Tecrübe, her maskenin ardında duranı, daha o maske inmeden tanımaktır.
Bazılarının ise gerçek yüzünü görmeyi kimse istemez, onları görenler genellikle lanetlilerdir.
Cinnet ve cinayet, yüzlerini kime gösterirlerse onu mahvederler.
Aşk, maskesi insin diye en çok beklenendir,
indire-cekmiş gibi yapar,
onu gördüğünü,
onu bildiğini sananlar çoktur,
ama o kendisini çok az insana çırılçıplak gösterir,
ve onun maskesinin indiğini görmek aynı anda birçok maskenin de indiğini görmektir.
Kıskançlık, hiddet, terk ediliş, vahşet, neşe, sevinç, keder,
bunların hepsi aşk kelimesinin yanından ayrılmayan,
sadık nedimeleri gibi onunla birlikte maskelerini bazen teker teker,
bazen hep birlikte açıverirler.
Şehvet ise bizi çoğunlukla yalnız yakalar;
onun maskesinin rengi hiçbirine benzemez,
ona dokunduğunuz anda siz de değişirsiniz;
o maskesinin arkasında bir büyücü saklar,
soyunduğunda siz de soyunursunuz;
birçok kelimenin ardında saklı olan gerçek dokunduğu ateşi küle çevirirken,
o bir külü ateşe çevirebilir.

Bazen bir kelimenin peşine düşer, bize bir kez yüzünü göstersin, sakladığını bizimle paylaşsın diye onu günlerce, aylarca, yıllarca takip ederiz;
derler ki, yeteri kadar kararlı ve uzun takip edersen onların yüzünü görebilirsin,
ama hayatını, maskesini indiremediği kelimelerin peşinde kederli bir sürgüne çevirenler olduğu da söylenir.
Oysa en çok istenen, kelimeler balosundan yalnızca bizim seçtiklerimizin maskesini indirmesi, yalnızca bizim istediklerimizin dokunuşunu bize hissettirmesidir;
ancak hayat, kelimelerin manası kadar, maskelerin indirilme sırasının yalnızca bizim irademizle belirlenemeyeceğini de öğrenmektir.
Dans edip durur kelimeler çevremizde. Neredeyse hovardaca katarız onları cümlelerimize, belki de en rahat, en özgür kullandıklarımız henüz maskesinin ardında olanı görmediklerimizdir, bazılarını tanıdıkça telaffuz etmek zorlaşır çünkü.
Kimi zaman, durup düşünürüz, kaç kelimeyi gerçekten tanıdık, kaç tanesini çırılçıplak gördük diye; bazılarını hiç tanımamış olmaktan sevinir, bazılarını tanımış olmanın bedelinin ne kadar ağır olduğunu hatırlarız.
Yaşamak, kelimelerin soyunmasıdır. Her biri kendince bir biçim, kendince bir renk taşıyan o maskelerin her inişinde hayatımıza bir şeyler katılır;
bazılarının katılması bir şeyler eksiltir bizden, bazılarının katılması bir şeyler ekler.
Elbette en dikkatle ve en çok ürkerek izlediğimiz, o kara maskesinin ardındaki ölümdür.
Bazen, maskesini biraz indirir, bir sevdiğimizi, bir tanıdığımızı kaybettiğimizde onun yüzünü görürüz; çırılçıplak soyunmaz ama gördüğümüz bile yeter bizi altüst etmeye, o maskesini biraz indirdiğinde bile keder, ıstırap, özlem, ayrılık, yalnızlık çırılçıplak soyunurlar.

Sonra gün gelir,
vakit tamam olur;
bilmediğimiz,
beklemediğimiz,
tahmin etmediğimiz bir yerde,
bütün maske iner,
o kara kelime çırılçıplak soyunup bize sarılır.
Onu görürüz.
Öğreniriz.
Balonun kraliçesi soyunmuş,
bütün kelimeler onunla birlikte maskelerini indirip susmuştur.
Artık her kelimeyi biliyoruzdur,
öğrenilecek bir kelime kalmamış,
balo bizim için bitmiştir.
Biz çekiliriz.
Kelimeler danslarına devam ederler.

Ahmet Altan

Kısa kısa kıs'sa'dan his'se

  • En uzun küfürler Türkçe'dedir. Diğer dillerde bu kadar uzunu yoktur. Onlarda düello vardır, bizde pusu
  • Onlara hükmederiz ve birisine inek, at, eşek, köpek dersek hakaret sayılır. Ama aslana hükmedemeyiz. Biri aslanım dediğinde çok hoşumuza gider. İş mi yani!!!
  • Neden ülkemizin dünya çapında tanınmış bir adamı yok? Picasso adı Türkiye'nin önünde gider. 1962 yılında çalıştığım gazetedeki ofisimin kapısı çalındı. Çalındığında dimdik kıpırdamadan durduğumuz marşımızın yaratıcısı Mehmet Akif'in oğlu karşımda. ‘20 liran var mı’ diye sordu. Bir hafta sonra bir çöp bidonunda cesedini buldular. Devletin bölünmez bütünlüğü neye yarar? Çanakkale Savaşları bu kadar övüldü de ne oldu sanki? 300 bin kişi gitmedi mi orada? Osmanlı tarihi şanlıdır deyip duruyorlar. Nedir bunun şanı? 1'inci Mustafa en sevdiğim padişah. Sünnetsizdi tahta çıktığında. Tahta çıkan kaç sünnetsiz padişah vardı? 36 padişahın 14'ü, 44 sadrazamın hepsi idam edilmiş. Bu mu anı şanı? Eğitim okulda olmaz. 7 yaşına kadar evde olur. 2500 sene hangimizin adı anılacak? Ben üçüncü kuşaktan sonrasının adını hatırlamıyorum. Pir Sultan Abdal ne oldu? İdam edildi. Yaşantımda o kadar çok başbakan gördüm ki. Suat Hayri Ürgüplü'nün, Naim Talu'nun adını kim hatırlıyor? Orhan Veli'yi tanırsınız azıcık. Peki ya babasını? Nasıl ve ne şekilde öldüğünü bilir misiniz? Tarihimizi ve sanatçımızı tanımamız gerekmez mi? Yazarların yazıları neden bu kadar korkutuyor? Neden 5, 10, 20 sene veriyorlar?
  • Yeryüzünde değişim diye bir şey var, öyle değil mi? Muhafaza etmek demek, değişime hayır demektir diyorum sana. Elektrik gelmiş, ben mum yakacağım demektir muhafazakarlık!
  • Ben yaptığım işi seviyorum. İnsan yaptığı işi seviyorsa, bir de 'vatanı sevmek' diye ayrıca bir meslek çıkmaz ortaya. Vatan sevmek bir meslek midir Allah aşkına? Bir de 'Vatan seni seviyor mu?' diye sorarlar adama.
  • Osmanlı’yla övünen bir adamın bu dünyada yaşama hakkı yoktur. Tarihle övünmez insanlar. Artı getiren insanlarla övünür­ler. O da bilim alanında olur. Siyasetle övünülmez hayatta. Bilim tari­hiyle, sanat tarihiyle övünülür. İnsanlığın ortak malıdır bunlar. Siyaset tarihi insanlığın ortak malı değildir.
  • Terör deyip deyip duruyorlar. O zaman sormak lazım PKK... Düşman mı yoksa suçlu vatandaş mıdır terörist. Bu kavramları yerli yerine oturtmak gerekir. Suçlu vatandaşsa, kolluk kuvvetleri yakalar, yargıç karar verir, savunmasını alır. Düşmanla ise asker mücadele eder. Onu da yakaladığın zaman senin yerli kanunların çalışmaz, Cenevre anlaşmaları devreye girer. Şimdi bunları konuşacağın kimse yok Türkiye'de. Asıl tehlike bu.
  • Sevgi göremeyince insan beğenilmek ister. Onun için mi yazdın dersen onu ben dışarıdan göremem. Gorki'nin hayatına bakarken gördüm aynı şeyi de, acaba bende de mi öyle oldu dedim. Şiir yazmaya başladım ve üçüncü sınıftayken şiirim basıldı. Maksat babama filan "ben yalnızım" diye mektup göndermek o zaman. Yalnız hissediyordum. Zaten annem beni dövdüğü için babam o mektebe koydu beni. Hasan Paşa'nın torunuyum ben. Hasan Paşa da Kırımlı bir göçmen. Şimdi kendi ailesiyle övünme modası var mı bizde? Benim dedem Erzurum'da ilk kadını idam etmiştir maalesef: Şal Hatun. - Neden idam etmiş? - Şapka isyanı yaptılar orada. 15 kişi şapkaya karşıyız diye yürüdü. O kadın da idam edilirken "Ben zaten hatun kişiyim, nerden şapka giyeyim" demiş. Bu üzücü bir şey ama insan objektif olmalıdır. Bizde bir övünme açlığı vardır. Kimse "Ben aldığım parayı geri vermem, ayağım da kokar" demez.
  • Demek ki Cumhuriyet dönemini yeniden otopsi masasının üzerine yatırmak lazım. Biz neyin farkında değildik? Şimdi televizyonlarla birlikte Türkiye'nin gerçekleri ortaya çıktıkça paniğe kapılmaya başladık. Şimdi bizim sandığımız Türkiye ile gerçek Türkiye el sıkışmaz oldu. Endüstri devriminden geçmediğimiz için fabrikada işçiler yürümüyor, ister istemez bu tepki mahallede kaldı. Mahalledeki insanlar o yoksulluğun içinde kendisinin kimliğini "öteki dünyada yaşamak" üzerine değerlendirmiş olacaktır. Orada da huri kızları var, kevser şarabı var. Bu dünyada olan her şey öbür dünyada var. Burada sahip olamıyorum ama orada sahip olacağım, diyor o da.
  • Hiç bir Alman kalkıp da “Ben Almanım, Protestanım” demez. “Diş doktoruyum, inşaat mühendisiyim” der. Hangi yaşam formasyonuyla hayatını kazandığının kartvizitini koyar önüne. Biz ne diyoruz; Türk’üm, Müslümanım. Bu bir şey üretmiyor ki! Çabamızla elde etmemişiz. Halbuki adam şu kadar sene o formasyondan geçmiş. Hiç kimse kalkıp açık deniz kaptanlarıyla röportaj yapmıyor bizde; bak her tarafımız su. Sor bakalım, bir anket yapalım, İstanbul’un içinden deniz geçiyor; İskele-sancak ne demek?
  • Victor Hugo’nun "Sefiller"ini ilkokulda -sanırım 40 sayfalık bir versiyonundan- okumuştum. Bir de Andersen Kardeşler var mesela. Çocuk diye bir şey olur mu bir kere? O da bir insan. Alay etmeye kalkıyorlar çocuklarla. Tabii şunu da sormak gerek: O çocuk mutlu mu olsun, başarılı mı? Mutlulukla başarı yan yana gelmez. Çaykovski’nin, Vivaldi’nin hayatını merak eden biri çok daha farklı bir anne - baba olur. Yani kentli olmak lazım; oysa göçebeyiz hepimiz. Bu, yerleşik bir hikâyedir. Aynı evde 150 sene oturmadan şehirli olunmaz. O zaman bir kütüphaneniz de olmaz! Aynı evde 5 kuşağın doğup öldüğünü gördük mü biz?
  • Üç türlü okuma vardır: Birincisi zorunlu okuma; mektep kitapları. İkincisi öğrenmek için okuma. Üçüncüsü ise zamanı unutmak için, zevk için okuma...

Çetin Altan'dan

Şu 3 Çocuk Mevzuu

Çocuğun nasıl yapılacağını biliyorsunuz. Bunun için ayrıca okullarda okutmaya, kitaplar üstünde kafa patlatmaya, doktora tezleri hazırlamaya gerek yok.
Babanızla ananız sizi nasıl yapmışsa, onların babalarıyla anaları onları nasıl yapmışsa, siz de aynen öyle yapacaksınız.

40 bin yıl önce çocuk nasıl yapılıyorsa, bugün de aynı usulle yapılmaktadır. Arada hiçbir değişme olmamıştır. Amerika ile Asya'da, Afrika ile Avrupa'da, Avustralya ile kutuplarda çocuklar aynı ortak teknikle imal edilmektedirler.

Toplumların geri kalmışlığı, yahut gelişmişliği, bu konuda hiçbir ayrıcalık göstermemekte; sadece korunma metodlarıyla kürtaj, babalık ve çocuğun bakım sorunu, uygarlıklara göre bazı özellikler içermektedir.

Biz şimdi burada çocuğun yapımından çok, eğitimi üstünde durmak istiyoruz.
Çocuğu yaptınız. Çocuk oldu ve doğdu.
Çocuğu nasıl eğiteceksiniz?

  • Önce çocuğa büyükleri saymayı öğretmek şarttır. Sonra manevi değerler gelir. Çocuk daha doğduğu gün, kendinden büyük olanları saymaya başlamalıdır. Onların yanında ağlamamalı, gaz çıkarmamalı, meme emmemeli, uyumamalı, ayakta, el pençe divan, boynu bükük beklemelidir.
  • Manevi değerler de, iyi öğretilmelidir çocuğa. Örneğin Sırpsındığı, Mohaç, Mercidabık, Çaldıran, Viyana, Şıpka, Sakarya ve de Kıbrıs manevi değerler içindedir.
  • Dedenin kırık gözlüğü, büyükannenin eski terliği, halanın seccadesi, teyzenin tespihi, amcanın sigara ağızlığı, eniştenin lazımlığı, sedir kilimi, kavun dilimi, yengenin tokası, babanın hokkası, ağabeyin kalemi, duvardaki yelkenli gemi birer manevi değerdir.
    Çocuk, bunlara el sürmemeli, kazara eli değerse, hemen öpüp başına koymalıdır.
    Anası, bunları unutan çocuğun gözlerini tırnak makasıyla oymalıdır.
  • Çocuk, kundağı açılınca amcanın yanında gaz çıkardı...
    Saygısızlığın bundan beteri düşünülemez. Hemen bütün aile bireyleri teker teker, kızdırılmış maşayla, yüzüne gözüne on-on beş kez iyice patlatarak, çocuğu eğitmelidir.
  • Çocuk ölürse, katiyen esef edilmemeli, o gece yenisi yapılmalıdır.
  • Yeni doğan çocuk, halanın seccadesine işedi. Maşa bir güzel kızdırılır, aile bireyleri teker teker, on-on beş kez kafasına gözüne indirir yeni doğan çocuğun. Çocuk anlar bunu. Bir daha seccadeye işemez. Yahut saygısızlığı daha da öteye götürür, bağırır.
    Bağırdıkça vurursun, bağırdıkça vurursun... Ta ki terbiyeyi öğrensin.
  • Öğrenmedi de öldü. Eseflenme yok. O gece hemen bir yenisini yapıverirsin...
    Sırpsındığı, Mohaç, Mercidabık, Çaldıran, Viyana için de böyle...
  • Manevi değerler doğar doğmaz çocuğa belletilmeli.
  • Aynı zamanda günde en az 17 saat davul ve zurna dinletilmeli.
    Davul, zurna dinleye dinleye; Kosova'yı, Prut'u öğrene; büyükleri görünce el pençe divan durup boyun büke, ölmeden yetişirse; ilerici olmak için, 14'ünde Marks'ın "Das Kapital"ini, Engels'in "Doğanın Diyalektiği"ni okumak isteyecektir.
  • Ez, toz et keratayı.
    "Tarihi Cevdet" ile "Tarihi Taberi" nesine yetmez?
  • Erkek için mezar nasıl kazılır, kadın için nasıl kazılır? Hepsini öğrenmeli.
  • İkinde namazı asrı evvelde mi kılınacak, asrı sanide mi;
    keçiden adak olur mu;
  • erkek çocuğunu hamama götüren baba, peştemalı göbeğinin altından mı bağlamalı, üstünden mi...
  • Bunları da teker teker iyice hıfzetmeli,,,ayrıca Labriola, JaurÈs, Lenin ve Althusser'e katiyen ihtiyaç yoktur. Hoca Dehhani ile Gazali yeter de artar ona.
  • Bunları kıvıramazsa, kafasına kafasına vurursun; sonra yemek vermezsin; sonra evden kovarsın!
  • Bütün bunlara rağmen devam etti yaşamaya...
    Nasıl olsa polis copla öldürür onu; polis öldürmezse, komando iki kurşunda temizler;
    o da olmazsa, yeri gelince asılır...
  • Böyle olur eğitim.
    Önce saygı.
    Sonra manevi değerler...
    Bunları beceremedi, öldü.

Hemen o gece bir yenisini yaparsın.
Çocuk eğitimi kolay değildir.
Ayrı bir özen ister.
Sille, tokat, cop, kurşun, sık sık öldürmek ister.
Öldükçe de, o gece yenisini, o gece yenisini...
Alt tarafı yeni bitme veletlerle değil;
her sorunun hemen üstesinden gelen,
erkekliğimizle kurtaracağız bu vatan gemisini...

Çetin Altan
Zurna'da Peşrev Olmaz 'dan
Güncel değil,,,arşiv'den
_____________________________________________




http://www.penguen.com/kapak.asp?gun=20080311

7 Günah

Vatikan 7 günahı güncellemiş ya...
Hadi biz de yapalım.
Uyarlayalım...
Hatta önce eskilerden başlayalım.
Eski 7 günahın bugünkü anlamlarına bakalım, hem de aynı başlıklar altında...
Zira bana sorarsanız ilişkilerdeki günahlar değişmedi.
Değişen içleri, işleyişleri...
Kişileri...
O zamanlar kimbilir neleri ifade ediyorlardı oysa şimdi...Oysa şimdi bak!

Açgözlülük
Üçünü beşini bir arada idare edenler...Hiiç öyle arkanıza falan bakmayın; size diyor.
Öyle “arz-talep meselesi” diye ukalalık etmeyin, “çokluk hiçliktir” bunu da unutmayın.
Ayrıca nereye kadar?Ayıp! Ayıp bir tarafa günah, günah!
Tembellik
Bu kategoride birinciliği üşendiklerinden sevişmeyenlere veriyorum.
Ve “bu işi yemekten sonraya bırakmayın, olmaz” diyorum.
Sizin yüzünüzden ne trafik düzenimiz kaldı ne de sosyal güvenliğimiz...
Bi sevişseniz, rahatlasanız hayat daha güzel görünecek gözünüze...
Zihniniz açılacak. Hayır, içinizdeki kötülükler azalacak.
Kıskançlık
“O” işin sabah veya mesai saatleri içinde yapılmayacağını sananlar... Bu da sizin için!
Siz sağa baktın sola baktın diye kendinizi yıpratırken o, tam ortadan vurur haberiniz olmaz.
Hem de sizin yatağınızda...
Hırs
Bunlar da yeni yetme çakma CEO’lar...
İşlerinde başarılı olmak için aşkı, seksi hatta ilişkilerini üçüncü plana atanlar...
Daha doğrusu planlı programlı gidenler. Sevişmelerini bile planlayanlar.
Sabah toplantısı varsa, “Gel, sabaga kadar...” desen, saatine bakar, “Yok, şimdi kalkamam” falan der. İşten başlarını alamaz bunlar. Çok çalışırlar çoook. Sanki hepsi Koç’un CEO’su. Ha, sorsan bi ... de yoktur ortada.
Şehvet
Seyrettikleri abuk sabuk porno filmleri gerçek hayata uyarlamak isteyenler... Alacan seyrettiği filmi, gösterecen, “Madem öyle, o zaman ben de bundan istiyorum” diyecen, o olacak!
Öfke
Bütün kadınları “kafakoparan” zannedenler...
Bütün kadınların onlarla paraları için birlikte olmak istediğini sananlar...
Başka neden yok herhalde! “Lan bu kadın niye benimle olsun ki?” diye düşünüyor düşünüyor, bir neden bulamıyor garibim.
Sen de haklısın!
Gurur
Kendilerini çok kıymetli sananlar. “O daha beni tanımamış” diyenler...
Bunlar nedense kendilerininkinin daha iyi olduğuna inanırlar.
En iyi kendi yapıyor!
“Nereden biliyorsun?” demek lazım.
Sanki başka adamla sen birlikte oluyorsun! (“Evet” dermiş!!!)

Dilek Önder

Huzur... Hep ertelenen hedef!


Bahar gelip yollara düştüğümde..
Gittiğim yerde içtiğim çayı, sesini dinlediğim rüzgârı köşemde anlattığımda...
Kıyıda kendilerini dalgaların kucağına bırakmış ağır ağır sallanan balıkçı teknelerine saatlerce baktığımı söylediğimde...
Diyorsunuz ki, “ohhoo huzuru bulmuşsun!”
Ya da
“doğaya dönmenin huzurundan” söz edenler de var aranızda,
sanki varsa eğer böyle bir dönüş, modern şehirli insan için iki gezi, üç tatille mümkün olabilirmiş gibi!Ben bu “durup bakma” ayinlerimden;
bu gerçekte kendimi dinlemeye odaklanmış minik yolculuklarımdan keyif alıyorum. Doğru!Bir yandan gaz pedalına basarken bir yandan da hayatımı “yavaşlatmayı” becermeye çalışıyorum. Doğru!Alttan alta İstanbul’daki dünyamdan kaçıyorum böylece. O da doğru!
Ama bunların huzur denen şeyle doğrudan bir ilgisi yok, olamaz.
Huzur...
Bir yerden kaçıp bir yere tutunarak yakalanmaz ki!Hatta huzurun “yakalanan” bir şey olduğundan hiç emin değilim!Eğer binlerce yıllık insanlık tecrübesinden, geleneklerden, bilge kişilerden azıcık bir şey öğrenmişsek eğer, o da şu değil mi?
Huzur...
Yakalanan değil,
“yaşanan” bir şey.
Huzur aynanın yüzü değil, sırrı...

Yıllar önce bu köşede bahsetmiştim Crispin Sartwel’in “Yaşama Sanatı” adlı kitabından, hatırlıyor musunuz? (Aman ha, o kılavuz kitaplardan, “Secret” benzerlerinden sanmayın bu kitabı; bildiğimiz sanat üzerine yazılmıştır.)

Ne diyordu Sartwel?
“İnsan bulaşıkları yıkarken yalnızca bulaşıkları yıkamalı! Bulaşıkları aceleyle, başımızdan savılacak bir iş gibi görüyorsak YAŞIYOR olmayız. Aklımız içeceğimiz çayda olduğu için kendimizi vererek bulaşıkları yıkayamıyorsak, kendimizi vererek çayımızı içebilme şansımız da olmayacaktır. Sıra çayımızı içmeye gelince de aynı şey olacak; bu kez başka şeyler düşüneceğiz. Bu hep öyle sürecek, her anımız sürekli gelecek tarafından yutulacak ve gerçekte hayatımızın bir dakikasını bile yaşayamıyor olacağız.”

Söyleyin bana, yaşadığımız hayat tam da böyle değil mi?
Peki böyle bir hayatta huzur mümkün müdür?
Ama “hep bir sonra atılacak adımın” hesabı içinde, hep kaçmak istenen ama mutlaka yapılacak işler listesiyle yaşayan insan huzur denilen şeyi tanıyabilir mi?
Demek istediğim o ki, huzurun tarifi değişebilir.
Ama hissi itiraf edelim ki herkes için aynıdır.
Ve o his bize şunu söyler: Huzur bir başka yerde, bir başka zamanda beklemez bizi; BURADA, BU AN’dadır, yaşanırsa böyle yaşanır.
Ama çevreme baktığımda şunu görüyorum.Huzur günümüzde sürekli ertelenen bir hedef haline gelmiş...Bu hatanın; yani “huzur” denen şeyi zamanı ve sırası gelince elde edilecek bir “başarı” gibi değerlendirmenin bedelini nasıl ödediğimize gelince...Çok açık!Ölüm, modern insana hep “huzur” dan önce geliyor!
Haşmet Babaoğlu

Hasta Hakları Yönetmeliği'miz

Hasta Hakları Yönetmeliği
Kurum:Sağlık Bakanılığı
Kabul Tarihi:01.08.1998
RGT:01.08.1998
RG No:23420


Amaç
Madde 1 -Bu Yönetmelik; temel insan haklarının sağlık hizmetleri sahasındaki yansıması olan ve başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda, diğer mevzuatta ve milletlerarası hukuki metinlerde kabul edilen "hasta hakları"nı somut olarak göstermek ve sağlık hizmeti verilen bütün kurum ve kuruluşlarda ve sağlık kurum ve kuruluşları dışında sağlık hizmeti verilen hallerde, insan haysiyetine yakışır şekilde herkesin "hasta hakları"ndan faydalanabilmesine, hak ihlallerinden korunabilmesine ve gerektiğinde hukuki korunma yollarını fiilen kullanabilmesine dair usul ve esasları düzenlemek amacı ile hazırlanmıştır.

Kapsam
Madde 2 - Bu Yönetmelik; sağlık hizmeti verilen resmi ve özel bütün kurum ve kuruluşları, bu kurum ve kuruluşlarda veya bunların dışında hizmete katılan her kademedeki ve unvandaki ilgilileri ve hizmetten faydalanma hakkını haiz olan bütün fertleri kapsar.

Hukuki Dayanak
Madde 3 - Bu Yönetmelik; 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun 9 uncu maddesinin (c) bendine ve 181 sayılı Sağlık Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 43 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.

Tanımlar
Madde 4 - Bu Yönetmelik'te geçen deyimlerden;
a) Bakanlık: Sağlık Bakanlığı'nı,
b) Hasta: Sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı bulunan kimseyi,
c) Personel: Hizmetin, resmi veya özel sağlık kurumlarında ve kuruluşlarında veya serbest olarak sunulmasına bakılmaksızın, sağlık hizmetinin verilmesine iştirak eden bütün sağlık meslekleri mensuplarını ve sağlık meslekleri mensubu olmasa bile sağlık hizmetinin verilmesine sorumlu olarak iştirak eden kimseleri,
d) Sağlık kurum ve kuruluşu: Milli Savunma Bakanlığı'na ait olanlar hariç olmak üzere, sağlık hizmeti verilen resmi veya özel bütün kurum ve kuruluşlar ile tababet icra edilen bütün yerleri,
e) Hasta hakları: Sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı bulunan fertlerin, sırf insan olmaları sebebiyle sahip bulundukları ve T.C. Anayasası, milletlerarası antlaşmalar, kanunlar ve diğer mevzuat ile teminat altına alınmış bulunan haklarını, ifade eder.

İlkeler
Madde 5 - Sağlık hizmetlerinin sunulmasında aşağıdaki ilkelere uyulması şarttır:
a) Bedeni, ruhi ve sosyal yönden tam bir iyilik hali içinde yaşama hakkının, en temel insan hakkı olduğu, hizmetin her safhasında daima gözönünde bulundurulur.
b) Herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını haiz olduğu ve hiçbir merci veya kimsenin bu hakkı ortadan kaldırmak yetkisinin olmadığı bilinerek, hastaya insanca muamelede bulunulur.
c) Sağlık hizmetinin verilmesinde, hastaların, ırk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç ve ekonomik ve sosyal durumları ile sair farklılıkları dikkate alınamaz. Sağlık hizmetleri, herkesin kolayca ulaşabileceği şekilde planlanıp düzenlenir.
d) Tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı haller dışında, rızası olmaksızın kişinin vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına dokunulamaz.
e) Kişi, rızası ve Bakanlığın izni olmaksızın tıbbi araştırmalara tabi tutulamaz.
f) Kanun ile müsaade edilen haller ile tıbbi zorunluluklar dışında, hastanın özel hayatının ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.

Sağlık Hizmetlerinden Faydalanma Hakkı

Adalet ve Hakkaniyete Uygun Olarak Faydalanma
Madde 6 - Hasta, adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde sağlıklı yaşamanın teşvik edilmesine yönelik faaliyetler ve koruyucu sağlık hizmetleri de dahil olmak üzere, sağlık hizmetlerinden ihtiyaçlarına uygun olarak faydalanma hakkına sahiptir. Bu hak, sağlık hizmeti veren bütün kurum ve kuruluşlar ile sağlık hizmetinde görev alan personelin adalet ve hakkaniyet ilkelerine uygun hizmet verme yükümlülüklerini de içerir.

Bilgi İsteme
Madde 7 - Hasta, sağlık hizmetlerinden nasıl faydalanabileceği konusunda bilgi isteyebilir. Bu hak, hangi sağlık kuruluşundan hangi şartlara göre faydalanılabileceğini, sağlık kurum ve kuruluşları tarafından verilen her türlü hizmet ve imkanın neler olduğunu ve müracaat edilen kuruluşta verilen sağlık hizmetlerinden faydalanma usulüne öğrenme haklarını da kapsar.
Bütün sağlık kurum ve kuruluşları, hastayı birinci fıkra uyarınca bilgilendirmek için yeterli teknik donanımı haiz birimi oluşturmak; bu birimde, hastaya kesin ve yeterli bilgi verebilecek nitelik ve ehliyete sahip personeli daimi olarak istihdam etmek ve hastanın ihtiyacı olan birimlere kolayca ulaşabilmesini temin etmek üzere, kuruluşun uygun yerlerinde bilgilendirici tabela, broşür ve işaretler bulundurmak gibi tedbirleri almak zorundadırlar.

Sağlık Kuruluşunu Seçme ve Değiştirme
Madde 8 - Hasta; tabi olduğu mevzuatın öngördüğü usul ve şartlara uyulmak kaydı ile, sağlık kurum ve kuruluşunu seçme ve seçtiği sağlık kuruluşunda verilen sağlık hizmetinden faydalanma hakkına sahiptir.
Mevzuat ile belirlenmiş sevk sistemine uygun olmak şartı ile hasta sağlık kuruluşunu değiştirebilir. Ancak, kuruluşu değiştirmenin hayati tehlikeye yol açıp açmayacağı ve hastalığının daha da ağırlaşıp ağırlaşmayacağı hususlarında hastanın tabip tarafından aydınlatılması ve hayati tehlike bakımından sağlık kuruluşunun değiştirilmesinde tıbben sakınca görülmemesi esastır.
Acil vak'alar dışında, herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olup da mevzuatın öngördüğü sevk zincirine uymayanlar aradaki ücret farkını kendileri karşılar.
Hastanın sağlık kuruluşunda kalmasında tıbben fayda bulunmayan veya bir başka sağlık kuruluşuna nakli gerekli olan hallerde, durum hastaya veya 15 inci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen kişilere açıklanır. Nakilden önce, gereken bilgiler nakil talebinde bulunulan veya tıbben uygun görülen sağlık kuruluşuna, sevkeden kuruluş veya mevzuatla belirlenen yetkililerce verilir. Her iki durumda da hizmetin aksamadan ve kesintisiz olarak verilmesi esastır.

Personeli Tanıma, Seçme ve Değiştirme
Madde 9 - Hastaya talebi halinde, kendisine sağlık hizmeti verecek veya vermekte olan tabiplerin ve diğer personelin kimlikleri, görev ve unvanları hakkında bilgi verilir.
Mevzuat ile belirlenmiş usullere uyulmak şartı ile hastanın, kendisine sağlık hizmeti verecek olan personeli serbestçe seçme, tedavisi ile ilgilenen tabibi değiştirme ve başka tabiplerin konsültasyonunu istemek hakkı vardır.
Personeli seçme, tabibi değiştirme ve konsültasyon isteme hakları kullanıldığında, mevzuat ile belirlenen ücret farkı, bu hakları kullanan hasta tarafından karşılanır.

Öncelik Sırasının Belirlenmesini İsteme
Madde 10 - Sağlık kuruluşunun hizmet verme imkanlarının yetersiz veya sınırlı olması sebebiyle sağlık hizmeti talebi zamanında karşılanamayan hallerde, hastanın, öncelik hakkının tıbbi kriterlere dayalı ve objektif olarak belirlenmesini istemek hakkı vardır.
Acil ve adli vak'alar ile yaşlılar ve özürlüler hakkında öncelik sırasının belirlenmesinde ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.

Tıbbi Gereklere Uygun Teşhis, Tedavi ve Bakım
Madde 11 - Hasta, modern tıbbi bilgi ve teknolojinin gereklerine uygun olarak teşhisinin konulmasını, tedavisinin yapılmasını ve bakımını istemek hakkına sahiptir.
Tababetin ilkelerine ve tababet ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı veya aldatıcı mahiyette teşhis ve tedavi yapılamaz.

Tıbbi Gereklilikler Dışında Müdahale Yasağı
Madde 12 - Teşhis, tedavi veya korunma maksadı olmaksızın, ölüme veya hayati tehlikeye yol açabilecek veya vücut bütünlüğünü ihlal edebilecek veya akli veya bedeni mukavemeti azaltabilecek hiçbir şey yapılamaz ve talep de edilemez.

Ötenazi Yasağı
Madde 13 -
Ötenazi yasaktır.
Tıbbi gereklerden bahisle veya her ne suretle olursa olsun, hayat hakkından vazgeçilemez. Kendisinin veya bir başkasının talebi olsa dahil, kimsenin hayatına son verilemez.

Tıbbi Özen Gösterilmesi
Madde 14 - Personel, hastanın durumunun gerektirdiği tıbbi özeni gösterir. Hastanın hayatını kurtarmak veya sağlığını korumak mümkün olmadığı takdirde dahi, ıstırabını azaltmaya veya dindirmeye çalışmak zorunludur.

Sağlık Durumu İle İlgili Bilgi Alma Hakkı

Genel Olarak Bilgi İsteme
Madde 15 - Hasta; sağlık durumunu, kendisine uygulanacak tıbbi işlemleri, bunların faydaları ve muhtemel sakıncaları, alternatif tıbbi müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçları ve hastalığın seyri ve neticeleri konusunda sözlü veya yazılı olarak bilgi istemek hakkına sahiptir.
Sağlık durumu ile ilgili gereken bilgiyi, bizzat hasta veya hastanın küçük, temyiz kudretinden yoksun veya kısıtlı olması halinde velisi veya vasisi isteyebilir. Hasta, sağlık durumu hakkında bilgi almak üzere bir başkasına da yetki verebilir. Gerek görülen hallerde yetkinin belgelendirilmesi istenilebilir.
Hasta, tedavisi ile ilgilenen tabip dışında bir başka tabipten de sağlık durumu hakkında bilgi alabilir.

Kayıtları İnceleme
Madde 16 - Hasta, sağlık durumu ile ilgili bilgiler bulunan dosyayı ve kayıtları, doğrudan veya vekili veya kanuni temsilcisi vasıtası ile inceleyebilir ve bir suretini alabilir. Bu kayıtlar, sadece hastanın tedavisi ile doğrudan ilgili olanlar tarafından görülebilir.

Kayıtların Düzeltilmesini İsteme
Madde 17 - Hasta; sağlık kurum ve kuruluşları nezdinde bulunan kayıtlarında eksik, belirsiz ve hatalı tıbbi ve şahsi bilgilerin tamamlanmasını, açıklanmasını, düzeltilmesini ve nihai sağlık durumu ve şahsi durumuna uygun hal'e getirilmesini isteyebilir.
Bu hak, hastanın sağlık durumu ile ilgili raporlara itiraz ve aynı veya başka kurum ve kuruluşlarda sağlık durumu hakkında yeni rapor düzenlenmesini isteme haklarını da kapsar.

Bilgi Vermenin Usulü
Madde 18 - Bilgi, gerektiğinde tercüman kullanılarak, hastanın anlayabileceği şekilde, tıbbi terimler mümkün olduğunca kullanılmadan, tereddüt ve şüpheye yer verilmeden ve hastanın ruhi durumuna uygun ve nazik bir ifade ile verilir.

Bilgi Verilmesi Caiz Olmayan ve Tedbir Alınması Gereken haller
Madde 19 -
Hastanın manevi yapısı üzerinde fena tesir yapmak suretiyle hastalığın artması ihtimalinin bulunması ve hastalığın seyrinin ve sonucunun vahim görülmesi hallerinde, teşhisin saklanması caizdir.
Hastaya veya yakınlarına, hastanın sağlık durumu hakkında bilgi verilip verilmemesi, yukarıdaki fıkrada belirtilen şartlar çerçevesinde tabibinin takdirine bağlıdır.
Tedavisi olmayan bir teşhis, ancak bir tabip tarafından ve tam bir ihtiyat içinde hastaya hissettirilebilir veya bildirilebilir. Hastanın aksi yönde bir talebinin bulunmaması veya açıklanacağı şahsın önceden belirlenmemesi halinde, böyle bir teşhis ailesine bildirilir.

Bilgi Verilmesini Yasaklama
Madde 20 - İlgili mevzuat hükümlerine ve hastalığın mahiyetine göre yetkili mercilerce alınacak tedbirlerin gerektirdiği haller dışında; hasta, sağlık durumu hakkında kendisine veya ailesine veya yakınlarına bilgi verilmemesini isteyebilir.

Hasta Haklarının Korunması

Mahremiyete Saygı Gösterilmesi
Madde 21 -
Hastanın, mahremiyetine saygı gösterilmesi esastır. Hasta mahremiyetinin korunmasını açıkça talep de edebilir. Her türlü tıbbi müdahale, hastanın mahremiyetine saygı gösterilmek suretiyle icra edilir.
Mahremiyete saygı gösterilmesi ve bunu istemek hakkı;
a) Hastanın, sağlık durumu ile ilgili tıbbi değerlendirmelerin gizlilik içerisinde yürütülmesini,
b) Muayenenin, teşhisin, tedavinin ve hasta ile doğrudan teması gerektiren diğer işlemlerin makul bir gizlilik ortamında gerçekleştirilmesini,
c) Tıbben sakınca olmayan hallerde yanında bir yakınının bulunmasına izin verilmesini,
d) Tedavisi ile doğrudan ilgili olmayan kimselerin, tıbbi müdahale sırasında bulunmamasını,
e) Hastalığın mahiyeti gerektirmedikçe hastanın şahsi ve ailevi hayatına müdahale edilmemesini,
f) Sağlık harcamalarının kaynağının gizli tutulmasını, kapsar.
Ölüm olayı, mahremiyetin bozulması hakkını vermez
Eğitim verilen sağlık kurum ve kuruluşlarında, hastanın tedavisi ile doğrudan ilgili olmayanların tıbbi müdahale sırasında bulunması gerekli ise; önceden veya tedavi sırasında bunun için hastanın ayrıca rızası alınır.

Rıza Olmaksızın Tıbbi Ameliyeye Tabi Tutulmama
Madde 22 - Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.
Bir suç işlediği veya buna iştirak ettiği şüphesi altında bulunan kişinin işlediği suçun muhtemel delillerinin, kendisinin veya mağdurun vücudunda olduğu düşünülen hallerde; bu delillerin ortaya çıkarılması için sanığın veya mağdurun tıbbi ameliyeye tabi tutulması, hakimin kararına bağlıdır.
Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde bu ameliye, cumhuriyet savcısının talebi üzerine yapılabilir.

Bilgilerin Gizli Tutulması
Madde 23 - Sağlık hizmetinin verilmesi sebebiyle edinilen bilgiler, kanun ile müsaade edilen haller dışında, hiçbir şekilde açıklanamaz.
Kişinin rızasına dayansa bile, kişilik haklarından bütünüyle vazgeçilmesi, bu hakların başkalarına devri veya aşırı şekilde sınırlanması neticesini doğuran hallerde bilginin açıklanması, bunları açıklayanın hukuki sorumluluğunu kaldırmaz.
Hukuki ve ahlaki yönden geçerli ve haklı bir sebebe dayanmaksızın hastaya zarar verme ihtimali bulunan bilginin ifşa edilmesi, personelin ve diğer kimselerin hukuki ve cezai sorumluluğunu da gerektirir.
Araştırma ve eğitim amacı ile yapılan faaliyetlerde de hastanın kimlik bilgileri, rızası olmaksızın açıklanamaz.
Tıbbi Müdahalede Hastanın Rızası

Hastanın Rızası ve İzin
Madde 24 - Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir. Hasta küçük veya mahcur ise velisinden veya vasisinden izin alınır. Hastanın, velisinin veya
vasisinin olmadığı veya hazır bulunamadığı veya hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde, bu şart aranmaz.
Kanuni temsilci tarafından muvafakat verilmeyen hallerde, müdahalede bulunmak tıbben gerekli ise, velayet ve vesayet altındaki hastaya tıbbi müdahalede bulunulabilmesi; Türk Medeni Kanunu'nun 272 nci ve 431 inci maddeleri uyarınca mahkeme kararına bağlıdır.
Kanuni temsilciden veya mahkemeden izin alınması zaman gerektirecek ve hastaya derhal müdahale edilmediği takdirde hayatı veya hayati organlarından birisi tehdit altına girecek ise, izin şartı aranmaz.
Üçüncü fıkrada belirtilen ve hayatı veya hayati organlardan birisini tehdit eden acil haller haricinde, rızanın her zaman geri alınması mümkündür. Rızanın geri alınması, hastanın tedaviyi reddetmesi anlamına gelir.
Rızanın müdahale başladıktan sonra geri alınması, ancak tıbbi yönden sakınca bulunmaması şartına bağlıdır.

Tedaviyi Reddetme ve Durdurma
Madde 25 - Kanunen zorunlu olan haller dışında ve doğabilecek olumsuz sonuçların sorumluluğu hastaya ait olmak üzere; hasta kendisine uygulanması planlanan veya uygulanmakta olan tedaviyi reddetmek veya durdurulmasını istemek hakkına sahiptir. Bu halde, tedavinin uygulanmamasından doğacak sonuçların hastaya veya kanuni temsilcilerine veyahut yakınlarına anlatılması ve bunu gösteren yazılı belge alınması gerekir.
Bu hakkın kullanılması, hastanın sağlık kuruluşuna tekrar müracaatında hasta aleyhine kullanılamaz.

Küçüğün veya Mahcurun Tıbbi Müdahaleye İştiraki
Madde 26 - Kanuni temsilcinin muvafakatinin gerektiği ve yeterli olduğu hallerde dahi, mümkün olduğu ölçüde küçük veya mahcur olan hastanın dinlenmesi suretiyle tıbbi müdahaleye iştiraki sağlanır.

Alışılmış Olmayan Tedavi Usullerinin Uygulanması
Madde 27 - Klinik veya laboratuar muayeneleri sonucunda bilinen klasik tedavi metodlarının hastaya fayda vermeyeceğinin sabit olması ve daha evvel deney hayvanları üzerinde kafi derecede tecrübe edilmek suretiyle faydalı tesirlerinin anlaşılması ve hastanın rızasının bulunması şartları birlikte mevcut olduğunda, bilinen klasik tedavi metodları yerine başka bir tedavi usulü uygulanabilir. Ayrıca, bilinen klasik tedavi metodu dışındaki bir metodun uygulanabilmesi için, hastaya faydalı olacağının ve bu tedavinin bilinen klasik tedavi usullerinden daha elverişsiz sonuç vermeyeceğinin muhtemel olması da şarttır.
Evvelce tecrübe edilmemiş bir tıbbi tedavi ve müdahale usulü, ancak zarar vermeyeceğinin ve hastayı kurtaracağının mutlak olarak öngörülmesi halinde yapılabilir.
Altıncı Bölüm'de yer alan hükümler saklıdır.

Rızanın Şekli ve Geçerliliği
Madde 28 -
Mevzuatın öngördüğü istisnalar dışında, rıza herhangi bir şekle bağlı değildir.
Hukuka ve ahlaka aykırı olarak alınan rıza hükümsüzdür ve bu şekilde alınan rızaya dayanılarak müdahalede bulunulamaz.

Organ ve Doku Alınmasında Rıza
Madde 29 - 18 yaşından küçük ve mümeyyiz olmayanlardan organ ve doku alınamaz. Bu şartları tamam olanlardan teşhis, tedavi ve bilimsel amaçlar ile organ veya doku alınması, 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve NakliHakkında Kanun'un 6 ncı maddesinde öngörülen yazılı şekil şartına tabidir. Ölüden organ ve doku alınma şartı ve cesetlerin bilimsel araştırma için muhafazası hususunda 2238 sayılı Kanun'un 14 üncü maddesi hükümleri saklıdır.

Aile Planlanması Hizmetleri ve Gebeliğin Sona Erdirilmesi
Madde 30 - İlgilinin rızası mevcut olsun veya olmasın, Bakanlık tarafından tespit edilmiş olanlar dışındaki ilaç ve araçlar aile planlaması hizmetlerinde kullanılamaz.
Gebeliğin sona erdirilmesi, 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile öngörülen şartlara tabidir.
Sterilizasyon ve gebeliğin sona erdirilmesi hallerinde, hastanın rızası ile evli ise eşinin de rızası gereklidir.

Rızanın Kapsamı
Madde 31 - Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır.
Hastanın, uygulanacak tıbbi müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbi işlemleri de kapsar. Ancak, tıbbi işlemlerin uygulanmasında, bu Yönetmelik'te ve diğer mevzuatta belirlenen hakların ihlal edilmemesi için azami ihtimam gösterilir.

Tıbbi Araştırmalar

Tıbbi Araştırmalarda Rıza
Madde 32 -
Hiç kimse; Bakanlığın izni ve kendi rızası bulunmaksızın, tecrübe, araştırma veya eğitim amaçlı hiçbir tıbbi müdahale konusu yapılamaz.
Tıbbi araştırmalardan beklenen tıbbi fayda ve toplum menfaati, üzerinde araştırma yapılmasına rıza gösteren gönüllünün hayatından ve vücut bütünlüğünün korunmasından üstün tutulamaz.
Tıbbi araştırmalar, sadece, mevzuata göre araştırmada bulunmayan yetkili ve yeterli tıbbi bilgi ve tecrübeyi haiz olan personel tarafından, mevzuat ile belirlenmiş bulunan yerlerde yürütülür.
Gönüllünün tıbbi araştırmaya rıza göstermiş olması, bu araştırmada görev alan personelin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Gönüllünün Korunması ve Bilgilendirilmesi
Madde 33 -
Araştırmalarda, gönüllünün sağlığına ve diğer kişilik haklarına zarar verilmemesi için gereken bütün tedbirler alınır. Araştırmanın gönüllüye vereceği muhtemel zararlar önceden tespit edilemediği takdirde; gönüllü, rızası bulunsa dahi, araştırma konusu yapılamaz.
Gönüllü; araştırmanın maksadı, usulü, muhtemel faydaları ve zararları ve araştırmaya iştirak etmekten vazgeçebileceği ve araştırmanın her safhasında başlangıçta verdiği rızayı geri alabileceği hususlarında, önceden yeterince bilgilendirilir.

Rıza Alınmasının Usulü ve Şekli
Madde 34 -
Tıbbi araştırma hakkında yeterince bilgilendirilmiş olan gönüllünün rızasının maddi veya manevi hiçbir baskı altında olmaksızın, tamamen serbest iradesine dayanılarak alınmasına azami ihtimam gösterilir.
Tıbbi araştırmalarda rıza yazılı şekil şartına tabidir.

Küçüklerin ve Mümeyyiz Olmayanların Durumu
Madde 35 -
Reşit ve mümeyyiz olmayanlara, kendilerine faydası olmadan, sırf tıbbi araştırma amacı güden tıbbi müdahaleler hiçbir surette tatbik edilemez. Faydaları bulunması şartı ile reşit ve mümeyyiz olmayanlar üzerinde tıbbi araştırma yapılması, velilerinin veya vasilerinin rızasına bağlıdır. Kanuni temsilci tarafından muvafakat verilmeyen hallerde, 24 üncü maddenin ikinci fıkrası hükmü uygulanır.

İlaç ve Terkiplerin Araştırma Amacıyla Kullanımı
Madde 36 - Özel mevzuatına göre izin veya ruhsat alınmış olsa dahi, sırf tıbbi araştırma amacı ile hasta üzerinde kendi rızası ve Bakanlığın izni bulunmaksızın hiçbir ilaç ve terkip kullanılamaz.
İlaç ve terkiplerin tıbbi araştırmada kullanımı, 29/11/1993 tarihli ve 21480 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan İlaç Araştırmaları Hakkında Yönetmelik hükümlerine tabidir.

Diğer Haklar

Güvenliğin Sağlanması
Madde 37 - Herkesin, sağlık kurum ve kuruluşlarında güvenlik içinde olmayı bekleme ve bunu istemek hakları vardır.
Bütün sağlık kurum ve kuruluşları, hastaların ve ziyaretçi ve refakatçi gibi yakınlarının can ve mal güvenliklerinin korunması ve sağlanması için gerekli tedbirleri almak zorundadırlar.
Tutuklu ve hükümlerin sağlık kurum ve kuruluşlarında muhafazaları ile ilgili özel mevzuat hükümleri saklıdır.

Dini Vecibeleri Yerine Getirebilme ve Dini Hizmetlerden Faydalanma
Madde 38 - Sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken tedbirler alınır.
Kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet verilmemek, başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen tıbbi tedaviye hiç bir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini telkinde bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri halinde, dini inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun için, sağlık kurum ve kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir.
İfadeye muktedir olmayıp da dini inancı bilinen ve kimsesiz olan agoni halindeki hastalar için de, talep şartı aranmaksızın, dini inançlarına uygun olan din görevlisi çağrılır.
Bu hakların nasıl ve ne zaman kullanılacağı ve bu konuda alınacak tedbirler, sağlık kuruluşunun çalışma usul ve esaslarını gösteren mevzuatta ayrıca düzenlenir.

İnsani Değerlere Saygı Gösterilmesi ve Ziyaret
Madde 39 - Hasta, kişilik değerlerine uygun bir şekilde ve ortamda sağlık hizmetlerinden faydalanma hakkına sahiptir.
Sağlık hizmetlerinde görev alan bütün personel; hastalara, yakınlarına ve ziyaretçilere güleryüzlü, nazik, şefkatli ve sağlık hizmetleri ile ilgili mevzuat ve bu Yönetmelik hükümlerine uygun şekilde davranmak zorundadır.
Sağlık hizmetlerinin her safhasında, hastalara, onların bedeni ve ruhi durumları dikkate alınarak, hangi işlemin neden ve nasıl yapıldığı, yapılacağı ve bekletilmeleri söz konusu ise, bekletilmenin sebepleri hususunda gerekli ve yeterli bilgi verilir.
Sağlık kurum ve kuruluşlarında, insan haysiyetine yakışır gereken her türlü hijyenik şartların sağlanması, gürültünün ve rahatsız edici diğer bütün etkenlerin bertaraf edilmesi esastır. Gerektiğinde, bu hususlar hasta tarafından talep konusu yapılabilir.
Hasta ziyaretçilerinin kabul edilmesi, kurum veya kuruluşça belirlenen usul ve esaslara uygun olarak ve hastaların huzur ve sükunlarını bozacak fiil ve tutumlara sebebiyet vermeyecek şekilde gerçekleştirilir ve bu konuda gereken tedbirler alınır.

Refakatçi Bulundurma
Madde 40 - Muayene ve tedavi sırasında hastaya yardımcı olmak üzere; mevzuatın ve kurum imkanlarının elverdiği ve hastanın sağlık durumunun gerektirdiği ölçüde, tedaviden sorumlu olan tabibin uygun görmesine bağlı olarak, refakatçi bulundurulması istenebilir.
Bu hakkın nasıl ve ne zaman kullanılacağı ve bu konuda alınacak tedbirler, sağlık kurum ve kuruluşunun çalışma usul ve esaslarını gösteren mevzuata ayrıca düzenlenir.

Hizmetin Sağlık Kurum ve Kuruluşu Dışında Verilmesi
Madde 41 - Hastalar, aşağıdaki hallerde sağlık hizmetlerinden bulundukları yerlerde de faydalanabilirler:
a) Koruyucu sağlık hizmetlerinin verilmesinde,
b) Tıbbi sebeplerden dolayı sağlık kuruluşuna bizzat gidilemeyen veya götürülemeyen hallerde,
c) Tabii afetler gibi olağanüstü hallerde.
Hizmetin sağlık kuruluşu dışında verilmesi ile ilgili usul ve esaslar, Bakanlık tarafından ayrıca düzenlenir.

Sorumluluk ve Hukuki Korunma Yolları

Müracaat, Şikayet ve Dava Hakkı
Madde 42 -
Hastanın ve hasta ile ilgili bulunanların, hasta haklarının ihlali halinde, mevzuat çerçevesinde her türlü müracaat, şikayet ve dava hakları vardır.

Sağlık Kurum ve Kuruluşlarının Sorumluluğu
Madde 43 - Hasta haklarının ihlali halinde, personeli istihdam eden kurum ve kuruluş aleyhine maddi veya manevi veyahut hem maddi ve hem de manevi tazminat davası açılabilir.
Ancak, aleyhine dava açılacak merciin kamu kurum ve kuruluşu olması halinde;
a) 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 12 nci maddesine göre; hakkın bir idari işlem dolayısı ile ihlal edilmesi halinde ilgililer, doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine dava açma süresi içerisinde tam yargı davası açabilirler.
b) Aynı Kanun'un 13 üncü maddesi uyarınca, zarar verici eylemin öğrenildiği tarihten itibaren en geç bir yıl içinde maddi ve manevi tazminat olarak istenilen tazminat miktarı ayrı ayrı gösterilerek idareye müracaat edilmesi ve talebin açıkça veya zımnen reddi halinde kanuni süresi içinde idari yargı mercilerinde dava açılması gerekir.

Devlet Memuru veya Diğer Kamu Görevlisi Personelin Sorumluluğu
Madde 44 - Bu Yönetmelik'te gösterilmiş olan hasta haklarının fiilen kullanılmasına mani olan veya bu hakları başka şekilde ihlal eden personelin, cezai, mali ve inzibati sorumluluklarının tamamı veya bunlardan bir kısmı doğabilir.
Birinci fıkrada belirtilen sorumluluklar haricinde, ihlalin durumuna göre, personeli istihdam eden kurum ve kuruluş tarafından personel hakkında uygulanacak idari tedbir ve müeyyideler saklıdır.

Kamu Personelinin Sorumluluğunu Tesbit Usulü
Madde 45 - Kamu kurum ve kuruluşlarında görevli personelin, hasta haklarını ihlal eden fiil ve halleri, şikayet halinde veya idarece kendiliğinden tespit edildiğinde, hadisenin takibi, soruşturulması ve gerekir ise müeyyideye bağlanması için doğrudan valiliklerce veyahut Bakanlık veya personelin görevli olduğu kurumlar tarafından müfettiş veya muhakkik görevlendirilir.

İki İyi, bir ilişki etmez...

İki iyi; bir iyi, bir kötüden kötüdür...
İki iyi birbirini terk etmeyecek kadar iyidir...
İki iyi yufka yüreklidir...
İlşkide horgörmek gerekir bazen ,
görmezden gelir iki iyi...

Oysa ilişki ;
büyük tartışmak ister , kalp örselemek ister...

Kabuller yıkıcı ustalarıdır ilişkinin...
Nerdedir can damarı bilir, basmazlar üzerine...
Büyük işkenceciler gibi tıpkı ,
sonuna kadar yaşatırlar kurbanlarını...

Sorunsuzluğun sorumsuzluğunu görür O...
Uyumsuzluk ;
dışarıdan bakıldığında sakil duran bu dik yanı insanın,

üç maymunu oynamayı bilmez...
İyileri sevmemek elde değil ama ;
bir ilişkide sevmek , asla yetmez...

‘bırak dostuna merhametin sert bir kabuk altında saklansın;
üzerinde sen bu kabuğun bir diş kırmalısın.
Böylece lezzetlenir ve tatlılaşır o’

Görmemek mümkün değilse de emeğin ilişkilerde ne denli olmazsa olmaz olduğunu, üşenir insanlar,
Çünkü itaat ilkeli çocuklarıyız dünyanın...
Aykırılık;

ya delilik alametidir ya da ‘rahat batıyor’ der geçiştirilir...
Gül gibi yuvaların insanlarıyız hepimiz...


Friedrich NİETZSCHE

Düş'ünce



Kendi yaşamının ve diğer benzer canlıların yaşamının anlamsız olduğunu düşünen insan; sadece talihsiz olmakla kalmayıp, yaşam için de neredeyse yetersizdir.
Albert Einstein



Kopan bir ipe sımsıkı bir düğüm atarsanız,
ipin en sağlam yeri artık bu düğümdür.
Ama ipe her dokunuşunuzda canınızı acıtan tek nokta yine o düğümdür...
Çin Atasözü


Sınamalı insan kendini,
bağımsızlığa mı yazgılı boyun eğmeye mi?
bunu da tam zamanında yapmalı.
Sınamalarını saptırmamalı yolundan,
oynanabilecek en tehlikeli bir oyun sonunda,
başka bir yargılayıcının değil de yalnız kendinin tanık olduğu sınamalar bile olsa,,,
hiç kimseye bağlı olmadan, en sevilene bile...
Her kişi bir zindandır, bir köşe"
friedrich nietzsche



Bilgi büyük adamı alçak gönüllü yapar,
normal adamı şaşırtır,
küçük adamı ise kibirlendirir.
Brigitte



Sevmediğin zaman sever gibi yapma.
Çevrene tanıdıklarına önerilerde bulun.
Ama asla hükmetmeye kalkma.
İnsanları yargılarsan, onları sevmeye zamanın kalmaz.
Xsentos


Aşk,bir kez ayaklar altında çiğnendikten sonra
bir daha doğrulamayacak kadar nazik bir çiçektir.
George SAND


Acıyı acıyla gidermeyi sevmem.
Karnınız ağrıyor diye kendinizi istiridye yemek keyfinden yoksun ettiniz mi,
derdiniz birken iki olmuş demektir.
Michel de Montaigne


Zeki bir insan risk alır. O alttan alacağına ölmeye razıdır.
Elbette gereksiz şeyler için kavga etmeyecektir, o öze ilişkin olmayan şeyler için kavga etmeyecektir ancak esas şeyler söz konusu olduğunda boyun eğmeyecektir.
Bhagwan Shree Rajneesh


Bu dünyada beni birkaç kişi anladı, onlar da yanlış anladı.
Albert Einstein



Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi makoseninin içine bak...
Kızıydereli Atasözü



Beni dostlarımdan Tanrı'm korusun,
düşmanlarımdan ben kendimi korurum.
İtalyan Atasözü



Bağlı gözlerle her kuşakta
bildik duvarlara dokunarak çıkış arayan yenik bir ordu gibi ,
cenneti düşleyerek cehenneme koşuyoruz
can dündar



yaşam planınız sizin elinizde değilse
varlığınızı rastlantıya bırakmışsınız demektir.
friedrich nietzsche



Dünya kuruldu kurulalı bilinir:
Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.
Halil Cibran


Ruhsal ilişkiler örgüsünden koparılıp alınmış
bir tek ruhsal olaya dayanılarak insanı tanımak gibi bir işe kalkışılamaz.
Alfred Adler


Aşk ( bir başkasının mutluluğunu istemek olarak anlaşılan tanımını kastederek) aslında hiç doğal olmayan bir olgudur ki kendini nadiren tekrar eder ; ruh yeniden bakire kalamayacak hale gelir ve bir başkasının ruhundaki okyanusa dalacak gücü kendinde yeniden bulamaz.
James Joyce


Görüyorsunuz,
sorun Tanrı'nın erkeklere bir beyin ve bir penis vermesi, ve kan aynı anda bu ikisinden yalnızca birine akabiliyor. Robin Wililams



Kadınlar orgazm takliti yapabilirler.
Ama erkekler tüm ilişkiyi taklit edebilirler.
Sharon Stone



Sevgi her zaman ıstırap çeker, hiçbir zaman ne gücenir ne de intikam almaya çalışır.
Mahatma Gandhi


İnsanların çoğu hayatlarının sonunda geriye dönüp baktıklarında molalarda yaşadıklarını görürler. Takdir etmeden ve zevk almadan geçip giden şeyin aslında hayatları olduğunu gördüklerinde şaşırırlar. Ve böylece umutlarla kandırılan insan ölümün kollarına koşar.
Arthur Schopenhauer



beni öldürmeyen, beni güçlendirir.
nietzsche



"iki insanın iyi geçinmesi hiç kusursuz olmalarıyla değil,
birbirlerinin kusurlarını hoş görmeleriyle sağlanır."
A. TOQUEVİLLE



"diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.
neler olacağını merak ettim.
hepsi bu. sadece merak."
jim morrison















Düşünmek zor bir sanattır onun için çoğunluk tek karar verir. -
Carl Gustav Jung


















Mutluluk,
Bizi Zorlayan Kadere Karşı Kazanılan Zaferlerin En Büyüğüdür.
Albert Camus






















Aşk köprü kurmaktır.
İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yanlız kalırlar.
(Newton)

Trafik Tespit Tutanağı

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu uyarınca yalnız maddi hasara yol açan trafik kazalarında 01 Nisan 2008 tarihinden itibaren yalnız maddi hasar'lı trafik kazalarına trafik polisleri gelmeyecek.

Taraflar kendi iradeleri ile Trafik Kaza Tespit Tutanağı'nı yine kendileri düzenleyecek.


http://www.tsrsb.org.tr/NR/rdonlyres/F72C2724-FC72-45A9-BCCC-59B28FD28A77/3411/TUTANAK.xls



Adresinden tutanak örneğini temin ederek aracınızda bulundurmanız akıllıca olacaktır.



http://www.traport.com.tr/ymh_kaza_tespit_tn_28_12_2007_s_2007_27.php

adresinde;

Yalnız Maddi Hasarla Sonuçlanan Trafik Kazalarında Taraflarca Doldurulacak Kaza Tespit Tutanaklarına İlişkin Genelge (28.12.2007 Sayı:2007/27) mevcut....

Saf Sabır

Ben,
birlikte kıyıya sürüklediğimiz kayıktan

saflığımı ve sabrımı aldım tek


kalanları kumsala göm sen de
yaz boyunca
nasılsa
her keder eksilir

kendini doldurarak

sardunyalarla konuşarak çoğalttım

aramızdaki ayrılığı
sayarak
çoğalttığım günleri tamamladım

kirpiklerimin arasına çektiğim tülde
yağmur durdu
ve şimdi kış bitiyor
oysa
kimse yokmuş dışarda

içim dışıma vuruyor

sardunyalara su vermekle unutamadığımız

şeymiş aşk;

alnından bir günaydın gibi düşürdüğüm sabah,

sağ yanımda unuttuğun keder.


birhan keskin

kaç gecenin çölüdür bu ayrılık
kaç şiirin dölüdür üstüme

örttüğün bu ince sessizlik


kalbim alış artık,
kır kendini
kendi duvarında,
sesini
kendi duvarına haykır.
tesadüfen birbirine rastlamış
başka başka aşklarsınız siz artık

geceyle gündüz gibi
birbirine ayrılmış...

O ki rüzgar
bir zaman senin çölünde kumlar uçurmuş,
O ki;
gece ve esmer,
görmüyor sahrayı,
sesi içinde karışmış.

her ayrılıkta kendine saplanan bir hançer
kendi sabrını deneyen taş,

kendi uykusuzluğunda yatak oldun.

kül koy şimdi yanına kor'unun
seni kavuran onu da yakmasın.
aşkla besle kendini,
gül yetiştir,

sardunya çoğalt.

ki,
sen aşktan ve ayrılıktan
başka ne anlıyorsun.


birhan keskin

Nâr Kâlp'ler

Sıradan insanlarız biz, en zoru bizimkisi.
Limon kokulu çöp torbaları,
kirece karşı çamaşır makinesi tozları,
banka kredisinde yüzde 0.1'lik faiz indirimi pazarlıkları,
çok erken sabah servisi saatleri,
üçlü saç bakım setleri,
gece "chat"lerinde zayıf bir "Paris'te Son Tango" ihtimali...

Bu ömrün içinden eli yüzü düzgün bir hayat çıkarmaya çalışıyoruz.

Kim bilir mezar taşımıza "Zamanı dolana kadar zamanını pek iyi doldurdu! Tebrik ederiz!" yazacaklar, bilemiyoruz...
Yalnız ölmekte bir numara yok da hangimiz yalnız ölme fikriyle yaşayabilecek kadar çelikteniz?
Bir serüvene heveslensek,
başımızın bin türlü belaya gireceğini,
muhtemeldir ki elimize yüzümüze bulaştıracağımızı
ve bir daha da banka kredi pazarlığına girecek kadar küçülemeyeceğimizi,
bir daha çift katlı çelik taban tencerelerin dünyasına sığışamayacağımızı,
artık play-station'da kimi dövsek rahatlamayacağımızı,
iki hayatın ortasında omuzları düşmüş kalacağımızı...
Bal gibi biliyoruz.
Bazen o yüzden durdukça bal dökülmüş gibi yapış yapış oluyoruz.
Bu dünyaya gelmiş olmamızın insanlık tarihi açısından yepyeni bir deneyim olma ihtimalinin 7 milyarda 1 olduğunu söyleyip kendimize...

Bu gece de evde oturuyor,
erken yatıp,
ertesi gün etme ihtimalimiz olan bir kavganın senaryosunu kafamızda canlandırırken
uyuyakalıp sabah işe gidiyoruz.
İstediğimiz gibi yaşama hayalini bir "yazlık ev kooperatifine" sıkıştırıp yeni yeni taksitlere giriyoruz.
Bazılarımız,
gizli gizli,
bir gün bir deprem olmasını,
bize ait bütün ayrıntıların kaybolmasını
ve
yeni bir hayatın tek ortalı bir ilkokul defterinin
sağ sayfası gibi serin ve temiz başlamasını dilemiyor muyuz?
Şimdiki hayat sol sayfalar gibi zira,
hep kenarları kıvrık,
ne kadar düzeltsen,
dirseğini bastırsan kenarına hep kıvrık kıvrık...

Ah! Bu kadar suçluluk duygumuz ve korkumuz olmasa biz ne biçim insanlar olurduk!

Bir hayatı bırakırken kendimizin ne kadarını geride bırakırız?
Bunu cevaplamalıyız.
Birini bırakırken,
yılan gibi kabuğumuzu bırakıp geride,
temiz bir deriyle mi başlarız hayata?
Ya da sadece derimizin yenilenmesi yeter mi bize?
Yoksa "Oldu mu en iyisi olsun,
yeni bir 'ben' çıkarıyorum kendimden dışarı" mı demeli insan?
Aynı tekrara düşmemek için aslında,
yeni bir hayata başlamak için yeni bir "ben" icat etmek gerek.
Yoksa bilirsiniz,
insan bir ömür içinden, durmadan, yine, yeniden aynı hayatı çıkarır.

Eğer nasıl yapılacağını öğrenmezsen aslında bütün defterlerin sol sayfası kıvrılır.
İnsanın dirseği,
eğer yeni bir "ben" icat etmeden bir hayata başlarsa,
yeniden ve belki bu kez daha büyük bir acıyla...
Ağrır.
Kalp, yeniden, nar gibi, dağılır!

Ece Temelkuran

Tahterevalli kadınlar, salıncak hayatlar

Kendi başına ayakta duran genç kadınların akıllarında bir tahterevalli:
"Evlensem de bir limana sığınsam mı, yoksa hayat böyle yalnız bir macera olarak mı kalmalı? Böyle olunca da yaşamak bir salıncak! Peki iki uç arasında sallanarak mı geçecek hayat?"

Böyle çok güzel aslında.

İstediğin kadar çalış, istediğin yere git işten sonra.

Kararlarını kendin ver, kimseye sorma tatil yapmaya karar kıldığında.

Paraları kazan, istediğin gibi harca.

İstediğin maceraya zıpla.

İster dalgıçlık kursuna git diplere dal, ister paraşütle uçaktan atla.

Deneyimler sonsuz, hayat boyu ciğerlerini doldura doldura yaşa!

Anneler, babalar geldiğinde "uygunsuz" yaşamın izlerini ortadan kaldırdığında,,,

nasıl diyorlar İtalyanca: Stanno tutti bene!
"Herkesin keyfi yerinde" aslında!

Ama sonra faturalar geciktiğinde,
iş yerinde kazık yediğinde ve sana hayat "Otur aşa'a!" dediğinde,
sen bi' güzel poponun üzerine çakıldığında...
Dün,
önceki gün,
önceki ay
ve bir önceki sene
tam da böyle olduğun zamanlar aklına gelip,
birleşip bir kara buluta dönüştüğünde...

Pusetlerdeki çocuklara bakıp iç geçirdiğinde,
kendinde evlenmeden çocuk yapacak cesareti bazen bulup bazen kaybettikçe...

Maceralar öyle kenarda dururken birden kendini o divandan ayağa kalkacak,

bu televizyonun emniyetli ekranını bırakamayacak kadar korkak hissettiğinde...


Öldüren taze fasulye

Tam tersine bakalım bir de!
O çok sevdiğin adamın, "Aslında biz bir ömür birlikte yaşayabiliriz" dediğin adamın,
tam da uyurken, o hiç bilmezken onu izlediğini, garip bir biçimde yüzü sana çirkin gelmeye başlarsa eğer?

Bir gün sıkılırsan eğer, gitmek istersen?

Aniden canın Brezilya'ya gidip sahilde oturmak isterse, okyanusa karşı?

Birdenbire hayatını, kendini ve tüm etrafını değiştirmek istersen?
Ya da sadece tek başına evde oturmak istersen bir gün,
"Tuhafsın bugün biraz" cümlesini duymaya katlanamayacak kadar yalnız olmak istersen?
Ya doğurduğun çocuktan sıkılırsan?

Onu pencereden atmak istediğin zamanlar olur da bunu diyemezsen?
Ya artık "evli ve çocuklu" olduğunda kendin gibi olmazsan?
Sanki hayatın elinden alınmış gibi olursa,
ütülü havluların arasına sıkıştırılmış birisi gibi durursan?

Birden kendini akraba ziyaretlerinde bulursan,
bacakların bitişik ve yüzün buruşuk olarak?

Tam da sarhoş olmak istediğin bir günde akşama taze fasulye ayıklamak zorunda kalırsan?

Taze fasulye!

İyi bir zamanlamayla taze fasulye bile öldürücü bir silah olabilir aslında!


İlişki sahtekarlık mıdır?

İşte tam da böyle tahterevalli bir kadın, Kahve'de oturuyordu.

Kötü bir alışkanlık biliyorum ama ben de onları dinliyordum.

Kadın, yakın bir erkek dostuna bir şeyler anlatmış,
belki biraz akıl danışmış olacak ki erkek konuştu:
-"Sen maceralarından yorulunca dinlenecek bir liman istiyorsun. İlişki öyle bir şey değil canım!" Kadın iki eli yana açık, çaresiz karşı çıkıyordu:
-"Tam öyle değil aslında!"

Erkek biraz sinirlendi galiba:
-"Şekerim sen sahtekarlık yapıyorsun! Adamları da kandırıyorsun aslında. Çünkü yeterince dinlenince sıkılıyorsun, sonra da gitmek istiyorsun!"
Kadın iyi bir kadındı aslında.

Öyle gibi geldi sesi bana.

Ne kimseyi kandırmak ne de sıkılmak istiyordu.

Sadece öyleydi işte.

Gençti kadın.
Maceralarının önüne çıkmayacak adamları bulana kadar,
yahut

onları bulmayı öğrenene kadar
yaşlanıyorlar mı acaba Kadın'lar?


Nasılsınız adamlar?

Erkekler de böyledir belki.

Maceralara çıkmak istiyorlardır,

çıkıp dönüp yorulunca bir kadında dinlenmek istiyorlardır belki de onlar da.
Onların ayrıcalığı;
maceradan, fetihten, avdan döndüklerinde kadınları bekler bulmaları,

bunu talep etme hakları galiba.

Nihayetinde zaferleri kadınlar için kazanıyorlar ya?!

Erkekler gibi değiliz biz.


Yalnızlıkla,
sonsuz bir yalnızlıkla cezalandırılıyoruz maceralara çıkmaya kalkınca...

Bu yüzden,
durmadan yolculuklar eden,
maceralara çıkan bir kadın
ya da

sehpasının üzerinde çocuklarının resmi duran
ve son otuz yılda ne yaptığını düşünen
bir kadın olacaksın
elli yaşına vardığında.

Her ikisini birden yapmaksa???

Denemesi bedava!!!


Ece Temelkuran

Deniz


Uzun uzun
bir yağmuru okudum,

Uzun ıslığını taşıdım rüzgârın,
Uzak bir kıyıya
mektup yolladım.

Döndüm,
derinde dövdüm kendimi.


Duydum,
kırıldı içimde tuz sesi

Bir derine ağladım.
(Keder saldı içime
bir denizden bir midye,

Taşı gördüm
ağırlık indi dilime)


Engin de kendinden uzağı özlermiş
Ufuk bir şey değilmiş bana,
gördüm.

Hayal kıvamıymış aşk,
Gülün kokusunu
bademin neşesini istedim.


Ah bilemedim de nasıl geniştim,
Koşup kapaklanayım bir kucak istedim.

Birhan Keskin

Teslim Olmuyorsan,,,


Buenos Aires'te ihtiyar bir adamdı. Briyantinli, gümüşten saçları vardı.
Güney Amerikalı bir beyazdı pantolonu, ayakkabıları yumurta topuktu.
Gömleğinin önü göbeğine kadar açıktı, eski zaman parfümlerden kokuyordu.
Kulüp Grisel'in pistinde kırmızı ışıklar yanıyordu.
Adam, ayağa kalktığında biraz, bana doğru yürürken biraz daha,
adım adım daha da gençleşiyordu.
Dansa kaldırdığında beni, iyiden iyiye zıpkın gibiydi.

Zaten genç olmayı
en iyi ihtiyar adamlar bilir,

genç kız cilvesi yapmayı da
en iyi ihtiyar kadınlar.

İnsanlar çünkü;
yıllar içinde rahatlar,
gençliklerinde cesaret edemediklerini
ancak ihtiyarladıklarında olurlar....

Kulüp Grisel'de tangoların en beteri çalıyor;
en sevmişi,
en terkedilmişi,
epey görmüş geçirmişi.
Bakılmaz tango yaparken göz göze, sanılanın aksine.
Gövdeyle ilgili bir meseledir, orada, pistin ortasında sürüp giden;
kadınla ve tamamen erkekle ilgili.
Fakat bir şey var, adımlar takip etmiyor birbirini.
Ve adam, ihtiyar olan, belimden tutup sarsıyor beni...

Gırtlağının en belalı dibinden,
hatta belki karnının yaralanmış yerinden
geliyor sesi:
"Teslim olmuyorsun" diyor,
"Sen, bu yüzden dans edemiyorsun!"
Ne halt edeceksin!!!


Sonra, başka bir zaman, bir Ankara evinde,
ki en kalbî meseleler odalarda yaşanır Ankara "sahillerinde".

Adamın biri, epey canı sıkkın, votkalı motkalı.
Bir kadını çok seven, epeydir sevmiş olan adamın biri, mahzun, kırgın ve demli, demişti ki:
"Ne biliyor musun bu işin sırrı?
Bırakacaksın kendini.
Mutlu olmak istiyorsan teslim olacaksın.
Hayatını mı mahvediyor çok sevdiğin?
Bırak mahvetsin.
Sen severken mahvolmayacak kadar değerli misin?
Diyelim o kadar değerlisin.
Peki o zaman üstat, o değeri harcamayıp ne halt edeceksin?"

Kim öğretti bize teslim olmamayı?
Başımıza bir şey gelir diye
başımıza bir şey getirmeden yaşamaya çalışmayı,
hiçbir şey getirmeden ölüp bitmeye çabalamayı,
böyle sürüp gitmeyi...
Kim öğretti?
Kadınlar adamlara,
adamlar kadınlara teslim olmadan,
yıllar yılı elinde bir mızrakla,
bir mesafeden ve tetikte.
Kaskatı kesilerek, "Kimse beni teslim alamaz" diye
büyük ordularımızı birbirimize karşı böyle küçük numaralarla yönetmeyi...
İki seven insan gibi değil de, bir teneke başarı madalyası için çabalayan kale
komutanları gibi...
Sınır boylarımıza bu uç beylerini, bu asabi, hırçın ve
aslında korkulu çocukları kim yerleştirdi?

"Benim sosyal hayatım, benim param, benim başarım, benim hayatım"
diye sakındığınız,
"kimsenin peşinden gitmeyerek"
çok müthiş savunduğunuz bütün o şeyler,
hakikaten söylesenize,
sizi gerçekten
-ama gerçekten diyordum bak-
mutlu etti mi?
Teslim olmadan tamamladınız hayatı, tebrik ederiz,
bırakmadınız hiç kendi yakanızı.
Söylesenize,
etiniz acısa acısa en çok ne kadar acıyabilirdi?

Ona buna,
şu adama,
bu kadına değil aslında,
biz, -tebrik edelim kendimizi!- kendimize teslim olmadık.
Gece kremlerini kimse alamaz şimdi sizden,
tenis derslerinizi ve arkadaşlarınızla eğlenmeye çabalayarak
içtiğiniz "bağımsız" gece içkilerini,
tek başınıza, keyifle izlediğiniz maçları
ve ucu görünmediği için daha da korkunç olan
"kendi geleceğinizi."

Şimdi siz tam da dergilerdeki, şık dizilerdeki, gıcır reklamlardaki kadınlara ve adamlara benzediniz....
Teneke madalyanızı güneşe döndürünüz,
ne güzel de parıldıyor.
Pırıl pırıl,
parıl parıl.
Çok tebrik ederiz!

Ece TEMELKURAN

Sorun Nedir?


Bilinen klasiklerden gayrı, sorun ile soruna tepkimizin birbiri ile olan ilişkisi ya da daha doğru ifadesiyle ilişkisizliğine dönebiliriz. Ama önce sorun kavramı üzerinde duralım.
Ki sorun ile çözümün, aksiyon ile reaksiyonun, etki ile tepkinin birbiri ile ilgisizliği üzerinde rahatça duralım.

Sorun, mesele, problem, eğer kelime anlamını atlayabilir de işlevsel tanımına dönebilirsek;
bir halin, durumun, işin, oluşun, bizim arzu ettiğimizden farklı bir yönde, tarzda, miktarda, yoğunlukta olmasıdır;
ki A’da olmasını istediğimiz bir şey B’de olursa veya az olmasını istediğimiz bir sonuç çok olursa veya yavaş olmasını istediğimiz bir şey hızlı olursa, bu bize düzeltilmesi, değiştirilmesi gereken bir vaziyet arzeder;
biz de bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu biliriz.

Şimdi bu noktada izlenebilecek teoretik tutumları bir skala üzerinde işaretleyelim ve bu cetvelin iki uç noktasından birine “Bu sorunun karşısında kendi kendisini öldürmek” diye özetlenebilecek bir tutumun adını verelim (diyelim ki bu isim A olsun);
diğerine de “Adaaam, sen de!!” tutumunun adını verelim (bu isim de B olsun).

Dikkat buyrun;
X meselesi karşısında o meselenin halledilmesi için çözüm ararken izleyebileceğiniz tutumlar A ile B arasında bir noktada olacaktır;
ama bu noktanın sorunla bir ilgisi var mıdır?

Bu soruya cevap ararken, şu gerçeği gözönünde tutun lütfen:
X meselesi karşısında çözüm ararken sizin izleyeceğiniz tutum A-14 ise benim izleyeceğim tutum B-48 ise;
sizin A-14’te, benim B-48’te bulunmamızı bizatihi sorunun kendi özelliklerinden birisi mi tayin ediyor, yoksa sizin ve benim o sorunu idrakimiz arasındaki farklılık mı?

Eğer sorunun etkisi, sizde ve bende aynı olsa idi, en azından siz cetvelin A tarafında ben de B tarafında bulunmazdık;
tutumlarımız niteliksel değil niceliksel olurdu.
Bakın etrafınıza; aynı soruna muhatap olan bir heyetin üyeleri arasındaki ilk tepkilerin birbirinden nasıl niteliksel ve niceliksel farkılıklar gösterdiğini göreceksiniz. Üstelik bir kat mülkiyetli apartmanın yönetim kurulu gibi adeta kendiliğinden biraraya gelmiş rastlantısal kişilikler değil, bir ideolojinin vücud verdiği derneğin yeni üyelerini kendisi seçen yönetim kurulu üyeleri gibi homojen bir kurumda bile bu farkları göreceksiniz.

O zaman sonuç şu olmuyor mu?
X meselesi karşısında çözüm ararken izleyebileceğimiz tutumun A ile B arasında herhangi bir noktada yer almasını sorunun bizatihi bir özelliği (parametresi) değil,,,
bizim o sorunu idrakimizi belirleyen aklî sürecimiz, bu süreci biçimlendiren deneyimlerimiz ve bunlardan elde ettiğimiz edinimlerimiz, kazanımlarımız olacaktır.

Özetle sorun, sorunun kendisi değil, ona sorunsallık niteliği kazandıran “biz”iz. Dolayısıyla bir soruna çözüm ararken, sorun diye niteliğimiz şeyin özelliklerine bakmadan ve onun bize sunduğu zorluklar, engeller, olumsuzluklar açısından analizini yapmadan önce kendi kendimize bakmalı, kendi tepkimizin analizini yapmalı, sorun karşısında takındığımız tavrın A’da veya B’de olmasının sorun olan şeyi ortadan kaldırma becerimizi ne kadar engelleyebileceğini irdelemeliyiz.
Özetle,
çözümün daima sorundan değil bizim onu idrakimizden kaynaklandığını unutmamalıyız.
Ama bu da muhatap olduğumuz iletişimin mantığa uygunluğunu denetlemek kadar söylemesi kolay, yapması zor bir iş; kabul ediyorum......

Dr.Hakkı ÖCAL

Çok mekan, Çok sıfat

  • Çok mekan, çok sıfat..,Çok zaman ister. Kaç kere ölçtüm biçtim hep aynı vakte erdim. Gün yirmidört saat. En uzunu da yirmidört saat. En kısası da. Al gülüm ver gülüm de yok ki.., borç alınmıyor yarından, tasarruf yapılmıyor bugünden…
  • Tüm çoklukların gülünç bir armağanı vardır..Yokluk. Ve isminizin önüne eklenen sıfatlar arttıkça.., isminizi yazamazsınız. Kaleminizin mürekkebinin kudreti yetmez.
  • Bile bile tüm bunları yol ayrımlarının zoruna yürüdü iseniz hep, ya ahmaksınız ya cesur. Yolun başında ne olduğunuzun zaten bu mevzuda hiçbir hükmü yok. Yolun sonuna ermiş iseniz.., istisnasız galipsiniz.
  • Bu yollarda her şey mübahtır. Günah yoktur sevap yoktur. Detay; tercihlerinizdir. Yol boyunca köprüleri geçme meselesidir.
  • Onca zor yoldan köprüleri ata ata geçtim. Onca zor yola da hep girmekteyim. Bugün de…, çok mekan vardı ya hepsine yettim. Tüm sıfatların elbiselerini tek tek giydim.
  • Vakit geceye erdi.
  • Kendi gönlümün mekanına usulca sokulma vakti.
  • Kendi gönül tahtına yaslanma vakti.
  • Gönülden sıcak öpücükler alma vakti.

    İşte yaşam bu mekanda….,
  • kah tohumlanır,
  • kah harmanlanır.
  • Güne katıklanır.

Aşk, paralel evrene girmektir,

Hayal kurmak cennetten bir şeyler almaktır.
Ruh sonluyu sevemez çünkü sonsuzluğun hediyesidir; ölümlülere bağlanamaz çünkü ölümsüzdür, bir surete ait olamaz çünkü suretsizdir.
İnsan ise, hem ruh hem beden sahibidir, zıtların bileşkesinin acısı yürek parçalayıcı bir hayal kırıklığı, yalnızlık ya da gıpta edilecek mutluluk verecektir.
Paralel evrenler aramak, somut nesnelerin kusurlu yanlarını kabul edememek, sınırlıyı istememektir...
Aşk önceleri ruh işi;
erkekte gözle, kadında kulakla başlayan ve insanı uçuran, meleksi, cennet vergisidir.

Her aşk ilahidir ancak ilahi olan aşkı, ancak ilah ister ve kıskançtır.
Oltayı atan yemi de balığa göre seçmiştir, her balığın yemi ayrıdır.
Bazen avcı av olur, oltaya tutulana tutulur, insanı yerin altı ile göğün üstüne layık gören istediği gibi indirip çıkarır ve adına aşk der.
Yangının ateşi;
aşkın şiddetiyle doğru, ateşin malzemesiyle ters orantılıdır;
kurumuş ve küçük odunu daha çabuk kül edecektir,
kül olan kurtulacaktır.

Ateş ham olanı yakacak,
küle dönüp sevdiğinde yok olduğunda sevdiği kalacak,
kül olarak varlık iddiası kalmadığında yangın da sönmüş olacaktır.
Sevdiğini ne kadar sevmişse ayrılık acısını da o kadar derin hissedecek ve bir o kadar da iyi pişmiş olacaktır.
Ruhun hamlığı algının darlığı kadardır, algı arttıkça ruh zenginleşecek paraleldeki perdeler açılacaktır.
Gül yar ise;
ruhu olgunlaştırmak dikene razılık,
gübreye yaşamın kaçınılmaz gereksinimi nazarıyla bakabilmeyi,
sevdiğinde kusur görmemeyi getirir,
bu da mutluluğu getirir.
Mutsuz aşk yoktur, eksik aşk vardır.
---------------------------------------------------------------Aşk paralel bir evrene girmektir.
Aşıkken başka bir evrene girersin, gücün de güçsüzlüğün de farklı olduğu... Kanatların yoktur ama uçabilirsin, sürünerek yeraltına inebilirsin, dahası sürünmekten uçmak kadar haz alırsın. Gözünde dünyayı seyreder, o göz değmediğinde bir görünmez, bir ‘hiç’ olur, kaybolursun. Tek bir gülüşle sarhoş, bir yüz çevirmeyle berduş, bir yabancı selamla seyyah olursun… Nefesiyle dağlara tırmanabilir, nefesizliğinde bir odadan bir odaya gidemeyecek, halsiz olursun. Bu yeryüzüne ait hiçbir şey yoktur aşkın paralel evreninde, bir gün yine bir kapıdan geçip, yeryüzüne düşünceye kadar.
--------------------------------------------------------------
Paralel Evren;
Bir dönem rehberlik yapan arkadaşım bir Fransız grubu gezdirirken,
adamlardan biri onu yalnız Kapalıçarşı’ya götürmesini istemiş.
Çarşıda epey dolaştıktan sonra, bir noktada durup, garip kelimeler mırıldandıktan sonra;
“işte burası” demiş.
Burası dediği şey sıkı durun; paralel evrenlere geçiş noktası.
Dünyada birçok yerde böyle enerjisi yüksek geçiş kapıları varmış.
İnsanlar parolaları söyleyerek paralel evrenlerdeki paralel hayatlarına geçiyorlarmış.
Mesela iflas etmiş ya da önemli kayıp yaşamış insanlar paralel evrenlerde yeni bir hayata başlıyorlarmış. Tabii o evrende siz de hayatınızdaki insanlar da değişiyormuşsunuz.

Aycan Saroğlu'ndan alıntılar

Sevgi Kılıç Gibidir!

Bir kez daha gördük; asıl yara açanın sevgisizlik olduğunu. Yaşanmış hiçbir şeyden kaçılamayacağını görmezden gelinmeyeceğini, her şeyin bir enerjisi olduğunu, birini kalbimizden atsak da ruhumuzdan atamayacağımızı, aile kederlerinin kuşaklarca taşınabildiğini, acı çekmenin çözümlemekten, kaçmanın yüzleşmekten daha kolayımıza geldiğini, taşlaşanın kalbimiz olduğunu. Çok şeyle yüzleştik, çok ağladık, ama iyi oldu. Yıkandı içimiz; sevgiye temiz bir yer açıldı, yargıları sildik biraz, kibrimizden sıyrıldık.
Anladık;
geçmişle geleceği tasarlayıp,
yargılamakla geçen hayatımızla karşılaştık.
An’ı yaşayamayan kendimizle buluştuk.
Zamansız olan an’dı, tıpkı mutluluk gibi.
---------------------------------------------
Yukarıdaki cümleler psikoterapide çığır açan ‘Aile Dizimi’nin kurucusu, Bert Hellinger’in Hellinger-Türkiye kurucusu Dr. Mehmet Zararsızoğlu’yla birlikte verdiği seminerin bana hissettirdikleri...Hellinger terapisine göre; yaşanan her şeyin bir etkisi var ve bu kuşaklarca taşınabiliyor. Aile kederleri, kayıpları, ölümleri, dışlanmışlıkları, yaptığı kötülükler ve uğradıkları zulümler başka nesillerde bir sorun olarak çıkabiliyor. 83 yaşındaki Bert Hellinger son derece karizmatik biri. Söylemeden bilenlerden. Etnik sorunlarla ilgili de çalışıyor, bu nedenle seminerde ‘Türkiye-Yunanistan’ meselelerinin geçmiş kaynaklı çözümü için gelen Yunanlılar da çoğunluktaydı.
Neredeyse insanlık tarihinin özeti bir soruyla başladı Hellinger:
“Savaşta Tanrı kimin yanındadır?”
“Savaşta iki taraf da ‘Tanrı benim yanımda der. Bu, Tanrı öbür tarafın karşısındadır, demektir. Tanrı birilerini öldürmenin yanında olabilir mi? Tanrı en büyük güçtür, herkese eşit şekilde yüzünü dönmüş sevgiyi hissetmek en büyük mutluluktur”.

17 yıllık evli bir çift çıktı sahneye. Hellinger sadece şunu sordu onlara “Hanginiz daha önce ciddi bir ilişki yaşadı?”. Kadın “Nişanlıydım” dedi. Eşi kendisiyle tanışınca karısının nişanlısını terk ettiğini söyledi.
Hellinger nişanlıyı böyle dışlamanın, çiftin kurduğu ailede bir gölge yarattığını düşünüyordu ve bu gölgeyi ortadan kaldıran bir dizim yaptı.
“Birini dışladığınızda onun ruhunda ne olur, ya bizim ruhumuzda ne olur?” diye sordu Hellinger. “Birini dışladığınızda ona ‘sen öl’ deriz, reddetmek budur. Reddeden insan sanki yaşam ve ölümün efendisi gibi davranır, oysa kendisi de ölümlüdür”.
Bize pervasızca davranırken, kendimize ve başkasına ne yaptığımızı gösterip, kim olduğumuzu bilmeyi hatırlattı kısacası.
Bir diğer dizimde, lanetten ve teşhisten söz etti. “Lanet başkası için kötülük diliyorum demektir. Bunun da bir etkisi her zaman vardır dedi”.
Teşhisle ilgili olarak ise tüyler ürpertici bir deneyi aktardı: Yıllar önce Rusya’da teşhisin etkisini ölçmek için yapılan deneyde, sağlıklı bir grup çocuğa ‘lösemi’ oldukları söylenmiş. 1 yıl içinde çocuklardan 68’i hayatını kaybetmiş. Bu örneği elbette, birini yargılar, biri üzerinde teşhis koyarken ne kadar dikkatli olmak gerektiğini anlatmak için verdi.
Seminerin sonuda ise sahneye şahane ve dokunaklı sesiyle Yorgos Vouzoul çıktı ve sözleri Nikos Kypourgos’a ait, hepimizin ruhunu yıkayan şu şarkıyı söyledi:
‘Sevgi kılıç gibidir
yavaşça yaralar,
deler.
İnsan;
aklını, fethedilmemiş bir kule gibi,
ne kadar kilitlese de,
gömleği boğazına kadar iliklese de,
aşk düğmelerin arasından geçer”.
AYCAN SAROĞLU
AKŞAM GAZATESİ

Muhabbet

  • Şair Arif Damar ile bir röportaj'dan alıntılar....

    Yasemin Arpa'nın ntvmsnbc'de yayınlanan bu söyleşisinden Arif Damar'ın diğer şairler ile ilgili şaşırtıcı açıklamaları;

    HASAN İZZET DİNAMO

    Nazım Hikmet’le partinin arası açıktı. Onu koymak istiyorlardı. Partili ağabeylerim bana Dinamo’yu daha büyük şair diye kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Ben hiçbir zaman şikeye gelmedim. Ben Nazım’ın lirik şiirlerini severdim. 18 yaşımda Taranta Babuya Mektuplar’ı, Şeyh Bedrettin Destanı’nı ezbere okurdum. Kuvay-ı Milliye’yi -bana illegal yollarla gelmişti- ezbere bilirdim. Çok da kolay ezberlerdim.
    Bazı toplumcu görüşteki şairler yalnız toplumcu şairleri, Nazım Hikmet’i falan okurlar. Ben hepsini okudum. Hatta ben Antalya’da yaşayan şair Metin Demirtaş’a Turgut Uyar’ın şiir kitabını gönderdim. Bana tepki gösterdi; ne diye bu kitabı gönderdin dedi. “Dünya’nın En Güzel Arabistan’ı”nı. Halbuki Turgut büyük bir şairdir.


  • ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

    Şairin, şirinin kalitesine bakıyorum. Ümit Yaşar’ı ne diye okuyayım ben? Halim Yağcıoğlu yok bilmem Baki Süha Edipoğlu, niye okuyayım bunları? Şimdi ben yabancı şairleri okuyorum daha çok. Ama Türk şiirinde de büyük şairler var; Dağlarca olsun, Melih Cevdet olsun, Oktay Rifat büyük şairler. Turgut Uyar, Cemal Süreya… Edip’i ben sevmem.


  • ATİLLA İLHAN

    Attila iyi şairdir ama MİT ajanıydı o. İyi şiirler yazdı ama sonradan şairlik önemli değil falan gibi laflar etti. Yani düşünce adamı olmak filan gibi böyle şeyler…
    Şimdi bakın, Onun cenazesine Muhsin Yazıcıoğlu geldi. Büyük Birlik Partisi Başkanı. Generaller geliyor falan. MİT ajanı canım, MİT’tendi.
    Şimdi bunun MİT’ten olduğunu Şükran Kurdakul biliyordu.

    Bu bilinebilir bir şey mi, sadece sezgidir…
    Tabii tabii. Melih de biliyordu canım. Ta gençliğinden beri. Bunu yarım asır evvel Demir Özlü söyledi, maaş alıyor diye. Ferit Edgü biliyormuş o zaman. Ben hatta sonradan tekrar Demir Özlü’ye telefon ettim Türkiye’de olduğu zaman, tabii dedi öyle dedi, Ferit de bilir bunu dedi.
    Şimdi bu Paris’e gidiyorum falan diyor ya -Yeni Jöntürkler Birliği vardı, onun kurucusu da benim arkadaşım- onlar hakkında rapor vermek için gidiyor oraya. “Daha neler yaptı” dedi Ferit bana. “Bir gün Demir’le gelir anlatırım sana” dedi. Neyse yani… Ama yazık yani, yetenekli, çalışkan, çok ta kibardı. Mesela onun ‘Bıçağın Ucu’ diye bir romanı vardır, tam anti komünist bir kitaptır o. Sonra taltif ediyor; Mustafa Suphi’yi Mustafa Kemal çok değer verirmiş, uzaktan tanıyormuş diye. Mustafa Kemal’in de emri var öldürülmesi için.. Böyle kafa karıştıran şeyler de yazıyordu.
    Bunlar Metin’le ile beraber gözaltına alındılar. Ben çok yakın arkadaşıyım. Metin Eloğlu bıçkın bir adamdı, resim falan yapıyor. Daha çok kadınlarla falan şey yapardı… Bir ara bu bir kızla evlendi; Şiir ve Hasan diye iki çocuğu oldu. Eşi baktı ki Metin öyle ev erkeği olacak adam değil, çocuklarını aldı Almanya’ya gitti. Anlatabildim mi? Ama yani Metin Eloğlu hiçbir zaman polis değildi. Çok çapkındı, bıçkındı. Şimdi bu yağmurlu bir gün yere düşüyor, bir kadın da bunu kaldırmaya çalışıyor, ‘hanfendi telefon numaranızı verinnn’ diyor…
    Bir de şimdi İsveç’te yaşayan İhsan diye bir arkadaş var. Bu illa İsveç’e gidecek. Aklına koymuş. Ressam ama yağlıboya işleri falan yapıyor. Metin gidiyor bir gün “Bir şişe şarap parası ver” diyor. “Ben İsveç’e gidiyorum, para biriktiricem, sana nasıl para vereyim” diyor, Metin diyor ki, “Sen de burjuva oldun...”
    Ama bakın ne diyorum. (Kitaptan okuyor): “Şimdi bazı adamların ne işi var… Şairin cenazesini kaldırmaya… İlk kez bir şairin... Devlet de sana külliyen ona tabi gibi davranır…”

  • AHMET OKTAY

    Yarım asır önceden bahsediyorum. Bir avuç insan. Mesela İstiklal Caddesi’nde Baylan Pastanesi’ne şairler, ressamlar gelirdi. Yüksel Aslan var Paris’te yaşıyor şimdi. Bir gün Ahmet Oktay’la beraber oturuyoruz. Ahmet Oktay'a dedim ki, “ben bir kitap çıkaracağım, resimler misin?”. “Bi defa sen komünistsin, ben faşistim sonra ben senin kitabını niye resimleyim, sen benim resimlerime şiir yaz” dedi. Dünya çapında bir ressam oldu sonra. Manavdı o, posbıyıklı keten pantolonla gelirdi Baylan’a. Sonunda Marksist oldu o, Kapital’i resimledi Paris’te.

  • FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

    Dağlarca şeydir ya, çok kıskançtır . Ben onu ziyarete gittim. Kendisi okuyamıyor. Benim ‘Kırık Makara’ şiiri var.En iyi çalışmalarımdan biridir o. İçinde Lorca’dan ‘gece de ne gece, yoğun gece’ ama yoğunu değiştireceğim, kara gece yapacağım. Ben Lorca’dan aldım’ dedim. ‘Ben de şiirde en çok onu sevdim’ dedi. (Kahkahalar..) Kıskandı aslında…
    Dergi'de Dağlarca’yı ayın şairi seçtim. Ben çekiniyordum, Dağlarca “sen kim oluyorsun” falan der diye. Sonra telefon ettim, “kolay gelsin” dedi. Dergide çıkan şiirlerden seçiyorum.
    Dağlarca çok yazıyor ya, şiir makinası gibi.
    Şimdi, şairden iyi koca olmaz iyi sevgili olur. Ben bunu Dağlarca’ya da söyledim. Dağlarca ‘iyi sevgili de olmaz’ dedi.

  • NAZIM HİKMET
    Nazım Hikmet, Piraye Hanım için en güzel şiirlerini yazdı. Piraye Hanım’a gerçekten aşıktı. Münevver Hanım için yazdığı şiirler hiç güzel değildi. Münevver genç ve çok da güzel bir kadın. Evliydi, Ressam Nurullah Berk’in karısı. O derin bir aşk değil. Münevver yeşil bir elbise giyiyor ve içinde hiçbir giysi yok. Hapishaneye gidiyor; hapishanede Nazım’la sevişiyorlar.
    Ama Nazım’ın af ihtimali var o sırada, ihtimal sallantıya giriyor. Kocasına dönüyor Münevver. Sonra tekrar dönüyor Nazım Hikmet’e. Yani o cinsel bir şey. O yüzden de güzel şiirler yazamadı.
    Vera genç ve güzel bir kadındı. Nazım Hikmet’i öldürdü falan diye laflar çıkmıştı. Vera diyor ki, iktidarsızdı... Vera zaten çocuklarını görmek bahanesiyle haftanın birkaç günü eski kocasına gidiyor. Ama onun için ‘saman sarısı’ diye güzel bir şiir yazdı. Fakat o da biliyor musunuz Blaise Cendras’ın Transsiberien şiirinin etkisindedir. Yani aynı kurgudur.
    Şimdi bakın. Nazım Hikmet, çağdaş Türk şiirinin kurucusudur. Türkiye için büyük bir şairdir. Ama ne Edgar Allen Poe, Ne Rimbaud, ne Baudelaire. Onlar birbirlerini etkiliyorlar. Nazım’ın böyle etkilediği bir şair yok. Sonra Mesela Mısır’ın bir şairi var, Türkiye’de bilinmez. Salah Abdülsabur diye. Nazım’dan daha büyük bir şair, daha lirik. Nazım’da idefiks haline gelmiş, ille partili olacak. Marksist olarak kalsın ama partili olmaz. Partili olduğu için parti ona propaganda şiirleri yazdırtıyor, o da yazıyor. Bence sanatçı partiye girmemeli. Ruhi Su’yu -kendi istemiş de olabilir ama- almamak lazımdı onu komünist partisine. Zaten o türküleriyle etkili oluyor. Ahmed Arif şiirleriyle zaten etkili oluyor.

  • ORHAN KEMAL
    (1950-51’de ‘işportacılık’ yaptığınızı ve ısrarla ‘seyyar satıcılık’ yapmadığınızı vurgular) Voli vurmak vardır. Ben bunu zamanla öğrendim. İnsanlar genelde, birkaç kişi birşey alıyorsa toplanırlar. Nitekim bir gün böyle 15-16 parça sattım. Bir kadın alüminyum tencere almıştı, ‘benim ihtiyacım yok, niye aldım ki’ dedi. Böyle birşey. Şey de önemlidir. Mesela çocuk pantolonu satıyorum, ‘var mı erkek evladın, çocuğu olana, yavrusu olanaaa’... Bir de çamaşır mandalları satıyordum, ondan çok para kazandım en son. O zaman yeni çıkmıştı. “Mandallar naylon, rengarenk, a bakın, rengarenk, Bu arada mandalara bakın falan da diyordum… Bir herif vardı. Elinde tırpan var, tırpanı havada sallıyor? Ne satıyor biliyor musunuz? Biley taşı.
    Bir gün Orhan Kemal geldi, duymuş çok para kazandığımızı. Şevki Akşit’le konuştuk aramızda. ‘Bu adam zengin olur, romanı bırakır. Sıkıntı çekiyor ama çeksin’ dedik. Yok falan dedik, atlattık. Aradan zaman geçti bir gün Şevkiyle İkbal Kahvesi’nde otururken Orhan Kemal, ‘beni aranıza almadınız’ dedi. ‘Fena mı oldu, büyük romancı oldun’ dedim.
  • İsmet Özel Müslüman oldu falan ama iyi şair. Her zaman ona iyi davrandım. “Orhan Veli’yi polisler itti çukura” dedi. İsmet Özel’e “Sen Marksistsin aslında. İlgiyi üzerinde tutmak için böyle şeyler yapıyorsun” dedim. “Değil” dedi ama ben aynı fikirdeyim.

ARİF DAMAR / YASEMİN ARPA

NTVMSNBC/2006



Yalı'çapkını


Suspus oldu sazendeler
bu gece
Hazırlan fırtına kopmak üzere
Kalbime tünemiş kuşlar uçuştu
Cam kırığı gibi doldun içime

Eski bir madende göçük gibiyim
Toprağın altında kalabilirim
Kim vurduya gitmesin aşkıma ses ver
Uçarı değilim kadir bilirim

Yaban inciri
yalı çapkınım
örtpas etme aşkını
Çoban aldatan
çit sarmaşığım
sar bana kollarını


Suavi'den

Özgüven değil,,,görmemişlik

Cengiz’ciğim (Semercioğlu) dün, benim de katıldığım Cahide’deki Kadınlar Günü kutlamasını yazmış. Bülent Ablamızın tabiriyle fevkaladenin fevkinde adaleli dansçıların boxer’lı şovu üzerine kadınların çığlıklar atarak eğlenmesini, seksi danslara eşlik etmesini ‘özgüven’ olarak tanımlamış.

İyiniyetinden olsa gerek.

Çünkü resmen ‘görmemişlik’ denir buna. Kötü manada değil, kelimenin gerçek manasında bir ‘görmemişlik’ var ortada.
Yalan mı?.. Kadınların erkek (gün) yüzü gördüğü mü var?.. Hatırlarsanız hafta sonu ‘Sevişemeyen kadınlar’ı yatırmıştık masaya. Sayıları giderek artıyor diye de eklemiştik.
İşte o sevişemeyen kadınlardır öyle bi’tarafları yırtılmış gibi bağrınan.
Peki kadınlar niye sevişemiyor, derseniz... Doğru partneri bulamıyorlar da ondan.

Doğruluktan kasıt, kendine en uygun olan. Yoksa tabii ki bekâr bir sürü erkek de var.

Ama onlar da takılmayla yetiniyorlar. İşlerini görüp, ertesi gün arayıp, sormuyorlar. Kadının tatmini seksle bitmiyor ya, seksten sonra erkeğin davranışıdır kadını doyuma ulaştıran.
Artık kimsenin ilişkiye tahammülü yok ama...
Bir başkasını çekmek istemiyor insanlar. Herkes kendi hayatını kurmuş, yalnız yaşamanın tadına varmış, evini geçindiriyor, işinde başarıya koşuyor, böyle bir hayat gailesi içinde de ilişkiye yer kalmıyor.
Bir yandan da herkes aşk peşinde.
Enteresan...
Hem hayatını aşka yer kalmayacak şekilde düzenleyeceksin hem de ‘aşk nerede vah nerede’ çekeceksin.

Anlaşılır bir yanı yok. Örnek için uzağa gitmeyelim.
Ben de o tahammülsüzlerdenim. Yalnız yaşama ayrıcalığı iliklerime kadar işlemiş durumda. Öyle büyük özgürlük ki... İstediğim programı izliyorum, istediğim tatsız tuzsuz yemeği yiyorum, evin temizliğini geciktiriyorum. Ne karışan var, ne görüşen.

Biri gelecek, ansızın hayatıma girecek de en büyük lüksümü elimden alacak diye panikteyim.

Bir yandan da gelsin istiyorum. Gelsin ama rahatımı bozmasın, bana yerleşmesin, özledikçe buluşalım koklaşalım, sonra herkes evine, hayatına, yalnızlığına geri dönsün. (Rumuz Goncagül de eklersem bu cümlelerin sonuna talibini arayanlar köşesine gönderebilirim :)

Aşk başka, hayat başka ya...
Yeni dünya insanı bunu keşfetti galiba.
Aşkın egemenliği altına girmektense aşka hükmetmek istiyoruz hepimiz.
Aşk gelsin ama biz isteyince de gitsin. Yok ya!..

Görmemişlere bilgi:
Striptizci erkeklere çığlıklar atarak eşlik eden kadınların derdi belli kısaca:
O çığlıkları dindirecek ‘durumları yok’ gariplerin.

Hep dediğim gibi:
Soyları tükenmekte olan erkeklerin bir kısmı evli, bir kısmı ‘benden geçti yaşı’nda, bir kısmı da gay olmuş haberimiz yok, pardon yani!..

Ebru DREW
Gazetevatan

Piyango'dan yanlış kişi çikarsa??

'Başkasına âşıkken evlilik hiç kolay değil’ dedi kadın...
Hangi kadın?.. Tanımıyorum. Tanımam da gerekmiyor zaten. Filmlerde ille de tanınmış simalar boy gösterecek diye bir kural yok ya.
İyi senaryo var. Bir filmi var eden yegane temel. Sonra yönetmen, sonra oyuncu...
Bende sıralama böyle. Kimin neyi nasıl söylediğinden çok, kimin ne dediği önemli.
Avrupa Sineması’na sevdam da bu yüzden. Bazılarının iç karartıcı bulduğu o ‘yalnızlık filmleri’nde de tanıdık simalar oynamıyor ama filmler hayattan kesit gibi. Gösterime giren Şıpsevdi de o misal. Avrupa Sineması’yla uzak yakın benzerliği yok elbette, çok daha eğlenceli, çok daha hafif. Tipik romantik komedi. Tek alâka, başroldeki kadınları tanımıyor olmam. Ama bakın adam tescilli.
Romantik komedilerin kahramanı, Ben Stiller.
40’ına geldiği halde ‘doğru kadın’ı bulamamış bir erkeği canlandırıyor. En son nişanlısıyla 5 yıl birlikte yaşamış ama evlilik olmamış. ‘Hadi evlen artık’ diyen bir babası var başında. Bir de kankası.
Sevdiklerinden gelen evlilik baskı sonucu, yaşın da verdiği sendromla karşısına çıkan ilk kızla evleniyor.
6 hafta flörtten sonra.
----------------------------------
Filmden gerçek hayata geçersek...
-Bana uzak, meraklısına yakın- evlilik denen hadisenin tam da böyle olması gerektiğini düşünür oldum son zamanlarda. Hiç tanımadan evlenmeli belki de insanlar.
Zaman içinde tanırlar nasıl olsa.
Birbirini tanımadan yapılan evliliklerin uzun ömürlü olma ihtimali daha fazla olabilir gibi geliyor bana.
Hep kadının ekonomik özgürlüğüne dayandırılır ama eskileri görücü usülü evliliklerinin uzun sürmesinde bunun da payı yok mudur acaba?..

Flört dönemi uzadıkça ilişkinin sakız gibi gevşediği bir gerçek.

Hele birlikte yaşaMA dedikleri o felaket...

Afedersiniz s.çtığı b.ku bile biliyorsunuz adamın/kadının.

Kimsenin hiçbir gizemi kalmıyor, ilişki de evliliğe gelene kadar bütün heyecanını yitiriyor.

Hem insan birlikte yaşadığına daha kolay ‘Bitti’ diyebiliyor.

Adam/kadın canını mı sıktı koyver gitsin kapıya. Vicdanından başka kimseye hesap verme zorunluluğu olmuyor.

Evlilikte öyle mi?..
Kolay mı öyle her sıkışmada ‘Bitti’ diyebilmek?..
İşin içine aileler girince hesap verilecek mercii sayısı da yüksek.
Ayrılık bürokrasisi de cabası.

Piyango evliliklerine daha fazla şans tanırken ‘ya size çıkmazsa’ ihtimalini göz ardı etmemeli tabii. Yani her tanımadığımızla gizemi bol bir ilişki yaşayacağız diye bir şey yok.

Aslına bakarsanız hayatta hiçbir şeyin garantisi yok.

Ebru DREW
Gazetevatan

İSTENMEYEN SORULAR


Bunlar konuşmaz konuşmaz, sonra bir soruyla her şeyi berbat eder.
Böyle özel bir yetenekleri vardır.

Boxer Dergisi, kadınların erkeklerden duymak istemedikleri 10 soruyu çıkarmış.

“İstenmeyen sorular” yani...

Ben aralarından birkaçını seçtim.
Ve biraz da erkeklere kıyak olsun diye, birkaç tüyo vereyim dedim.
Kendi kendime... “Sen şimdi durup dururken niye bize kıyak geçiyorsun?” diye şüphelenenler çıkacaktır aranızdan.
Onlara cevabım şu:
Bilmiyorum, içimden geldi. İstenmeyen sorulardan biri şu: “Benden önce hayatına kaç erkek girdi?”
Bakın, zaten akıllı bir erkek bu soruyu sormaz. Hadi sordu diyelim, aldığı cevaba inanmaz. Ayrıca kadınlar niye sevmiyormuş ki bu soruyu? Sanki hepsi doğru cevabı veriyor...
“Şekerim, 5 kişi ama ikisini sayma, onlarla sadece öpüştüm.”

“Diğer ikisi tek gecelikti. Yani benim için değil ama onlar aramayınca mecburen tek geceyle kaldı. Hatta onlara ilk gecelikti bile diyebiliriz. Yani sadece bir kişi. Evet senden önce sadece 1 kişi vardı.”

Bunları mı anlatacak?

Hep söylerim, bir kadının hayatında sizden önce en fazla bir erkek daha vardır.
İkincisini zor bulursunuz beyler...
En iyisi sormayın.

Hayır, insanı zorla ve durup dururken yalancı yapacaksınız...

***
“Buna kaç para ödedin?”
Sorunun şekline bak!
Kafadan, “Bana yalan söyle” diyor.

E, olur.
Söyleriz.
Bu sorunun cevabı erkeğine göre değişir.
Soran bir koca ise değerinden az, sevgili ise değerinden fazla bir rakam verilir.
“Niye?”si falan yok bunun, öyle!
Siz de sormayın işte...

İnsanı zorla yalancı yapacaksınız...

***
“Üçlü yapalım mı?”
“Oldu tabii... Neden olmasın? Yalnız ben beşli gruplardan daha azına katılmaktan pek hoşlanmıyorum. Dizim var da, arada onu seyrediyorum.” “Hatta bak ne diyeceğim? Beş kadın olsun, sen istediğine istediğini yap. Çok isteriz!!!”
Böyle mi cevap verecek size?

Hayır.
Eee?
Ne soruyorsunuz o zaman?

Cevabı yalan olsa bile güzel, bunun için mi?

Kadın size aynı soruyu sorsa...
Ama ciddiye aldığınız bir kadın...

N’aparsınız?
Ben biliyorum ne yapacağınızı...
Ya ödünüz kopar ya da onu yani kadını bir alt sıraya geçiriverirsiniz...

***
“Hamile misin?”
Aslında bu soru, erkeklerin sormak istemedikleri sorular arasındadır.
Buraya karışmış.

Hem sormak hem de cevabını duymak istemezler.
Ama mecbur kalmışlarsa, onlar için bu sorunun mükemmel cevabı şudur:
“İnanır mısın? Seninle yattıktan sonra yumurtalarım döllenivermiş. Terbiyesizler. Ben şimdi onlara cezalarını vereceğim. Sen sakın kılını kıpırdatma.”
Kadınların bütün sorulara bir cevabı vardır.

Gerçek ya da yalan.

Ama erkeklerin??????

Dilek ÖNDER
Gazetevatan

Sensiz mutlu olduğum için özür dilerim

Bazen kadın, bazen de erkek yapar bunu...
Burada eşitiz galiba...
Nerede olduğunu anlatacağım şimdi; Bir davetteyiz mesela... Eşli veya değil, fark etmez. Önemli olan davetin eşli olup olmaması değil, senin eşli olup olmaman... Eşten kastım, evlisin veya sevgilin var, sonuç değişmez.
Hatta oraya onunla veya yalnız gelmişsin, bunun da bir etkisi olmaz.
İşte o davette... Davet deyip duruyorum ama bir parti veya eğlenceli herhangi bir yeri kastediyorum...
İşte orada, bekârlarla bekâr olmayanlar arasındaki farktan bahsedeceğim. Davet sıkıcıysa hiçbir problem yaşanmaz.
Ama eğlenceliyse... İşte o zaman... Ah işte o zaman...
Önce birlikte gidilenlerden bahsedelim. Taraflardan birinin mutlaka ama mutlaka burnundan gelir.
Zira şöyle bir Murphy Kanunu vardır; “Bir davette eşlerin ikisi birden eğlenmez.”
Eğlenemez.
Birisi eğlenmeye başlayınca öteki bozulur. Mutsuz olur. Bu kıskançlık mı? Evet, galiba...
Ama herhangi birinden kıskanmak değil bu. Başka bir şey...
Şöyle gibi: “Ellerimden kayıp gidiyor” hissi...
Yok yok... Açıkçası, “Bu benim dışımda herhangi bir şeyle, herhangi biriyle nasıl mutlu olur? Olmasın” bencilliği... Biraz da, “Aslında ben eğlenmeliyim, sen mutsuz olmalısın” hırsı...
Gecenin sonuna doğru şöyle bir manzara çıkar ortaya: Eğlenen taraf, surat asana yalakalık yapmaya başlar.
Bunun anlamı şudur: “Sensiz mutlu olduğum için özür dilerim.”

Bazıları da, sırf eşi mutsuz olmasın ya da tatsızlık çıkmasın diye eğlenebilecekken eğlenmemeyi tercih eder.
İkisi de kös kös oturur.
Pekiii... O davete yalnız gittiysen.
Dedim ya, fark etmez...
Eğlenceli bir yerse burnundan gelir. Çünkü uzar. Eğlenceli yer, bitmesi gereken saatte bitmez. İşte o zaman. Bekâr olmayanların huzuru kaçar. Ya mesaj gelir ya telefonu çalar. Bunlar olmasa bile üzerinde bir baskı vardır.
Kalmak ister, kalamaz...
Gecenin b.kunu çıkarmak ister, çıkaramaz.
Sanki eşinin ruhu oralarda dolaşmaya başlamıştır. “E, b.kunu çıkarma da, gel artık” demektedir.
Veya başına gelecekleri göze alır ve kalır. Neleri göze almıştır bilseniz...
Ertesi gün o da yalakalığa başlar: “Sensiz mutlu olduğum için özür dilerim”

Oysa kalsa, kalabilse ne olur ki?
Bir şey olur mu? Olmaz mı? Bilmem, düşünelim üzerinde...
Eve saatinde döndün veya dönmedin, eğlenceli yerler yalnız olmayanlar için eziyete dönüşür.
Kalsan bir türlü, kalmasan başka türlü... Eğlendiğin için suçluluk duyarsın.
Hep “Mecburen kaldım” ayaklarına yatarsın.
Ha, bu çok mu önemli?
Bir ilişkide, bir evlilikteki yeri neresidir?
Neresidir biliyor musunuz? Bunun için ayrılınamaz.
Bardağı dolduran damlacıklardan biridir.
Küçücük bir damla... O kadar küçüktür ki, bardağı taşırma gücü bile yoktur.
Ama başka bir nedenle ayrıldığın zaman, anlarsın...
Öyle, eğlenceli bir yere gittiğin zaman, bir zamanlar senin yaşadığın o huzursuzluğu yaşayanları görürsün.
Yüzünde hafif bir tebessümle onları izlersin. “Ne saçma” dersin...
Gerçekten de. Ne saçma!
Dilek Önder/Gazetevatan

Neden İyi? Neden Kötü? Ya Etik?

İyi'yi kötü'den ayırt etme yetimizin temelleri, ilkin fizyolojik işlevlerle ilgi içinde, sonra daha karmaşık davranış sorunlarıyla ilgili olarak çocuklukta atılır.
Çocuk, uslamlama yoluyla ayırt etmeyi öğrenmeden önce, iyiyi kötüden ayırt etme için bir duyu geliştirir.
Değer yargıları, yaşamındaki önemli kişilerin gösterdikleri dostça ya da düşmanca tepkilerin sonucu şeklinde biçimlenir.
Yetişkinin bakım ve sevgisine tam bağımlılığı göz önüne alınırsa, anne'nin yüzündeki onaylayan ya da onaylamayan bir anlatımın çocuğa iyi ile kötü arasındaki ayrımı «öğretmeye» yettiği şaşırtıcı gelmez.

  • Okulda ve toplumda da benzer etkenler iş görür. «İyi», kendisi için övüldüğümüz; «kötü» ise, yaptığımızda hoş görülmediğimiz ya da toplumsal yetkeler ve türdeşlerimizin çoğunluğunca cezalandırıldığımız şeydir.
  • Beğenilmeme korkusuyla beğenilmek için duyulan gereksinmenin gerçekte etik yargının en güçlü ve hemen hemen herşeyi dışta bırakan güdümleyicisi olduğu görülüyor.
  • Bu yoğun duygusal baskı, çocuğun sonra da yetişkinin bir etik yargıdaki «iyi»nin kendisi için mi yoksa yetke için mi «iyi» anlamına geldiğini eleştirel bir yaklaşımla sormasını engeller.

Nesnellerle ilgili değer yargılarım incelediğimizde bu yöndeki seçenekler daha açık seçik olarak görünürler.
Bir arabanın ötekinden «daha iyi» olduğunu söylediğimde, burada «daha iyi» dediğim arabanın, bana ötekinden daha çok yararh olduğu için, bu şekilde nitelendiği kendiliğinden apaçıktır.
İyi ya da kötü, bir nesnenin benim için yararlı olup olmadığını gösterir. Eğer köpeği olan biri, köpeğinin «iyi» olduğunu düşünüyorsa o gerçekte köpeğindeki kendisi yönünden yararlı olan belli bazı nitelikleri gösteriyordur.
Örneğin, onun bir bekçi köpeği, bir av köpeği, ya da bir süs köpeği olarak sahibinin duyduğu bir gereksinmeyi giderdiğini dile getiriyordur. Bir şey, eğer onu kullanan kimse için iyi ise, iyi diye adlandırılır.
Aynı değer ölçütü, insan söz konusu olduğunda da kullanılabilir. İşveren, iş verdiği kişi kendisi için yararlı olduğunda onu iyi diye niteler. Öğretmen, öğrencisi uysal, sorun çıkarmayan ve kendisine saygınlık kazandıran biri olduğunda onu iyi diye adlandırır. Aynı şekilde bir çocuk da uslu ve itaatkâr olduğu zaman iyi diye nitelenir.
Oysa, «iyi» çocuk, yalnızca ana-babasının istençlerine boyun eğerek onları hoşnut etmeye çalışan korkmuş ve güvensiz biri olabileceği gibi, «kötü» çocuk da ana babasmın hoşuna gitmese bile kendi istenci ve içten ilişkilerine göre eylemde bulunan biri olabilir.

Açıkça görüldüğü gibi; yetkeci etiğin biçimsel ve özdeksel yönleri birbirinden ayrılamaz.
Eğer yetke uyruğu sömürmeyi istemeseydi korkutarak ve duygusal yönden boyun eğdirterek yönetme gereksinmesini duymayacak; kendisinin yetersiz bulunması tehlikesini göze alarak us'sal yargı ve eleştiriyi yüreklendirecekti.

Ama kendi çıkarları tehlikeye girdiği için yetke, boyun eğmenin en büyük erdem, başkaldırının ise en büyük suç sayılmasını ister.

Yetkeci etikte bağışlanamayan suç, başkaldırma ve yetkenin kural koyma hakkıyla koyduğu kuralların kendi için en yararlı kurallar olduklarına ilişkin görüşü sorgulamadır.

Suç işleyen birinin cezalandırılmasını kabul etmesi ve suçluluk duygusu duyması, ona yeniden «iyilik» niteliğini kazandırabilir.

Çünkü, 'O' böylece yetkenin üstünlüğünü kabul etmiş olduğunu dile getirmektedir.

______________________________________________________

«Yetkeci» teriminin kullanılması yetke kavramının açıklanmasını zorunlu kılıyor.
Aslında bu kavramla ilgili bir kargaşa söz konusudur.
Çünkü, insanlar karşılarında iki seçenek olduğuna yaygın bir şekilde inanırlar ve bu iki seçeneği şöyle dile getirirler:
Ya diktatörce, usdışı bir yetkeye sahip oluruz ya da hiç yetkemiz olmaz. Ama bu iki seçenek aldatıcıdır.
Çünkü burada gerçek sorun, ne tür bir yetkeye sahip olacağımız sorunudur.
Yetkeden söz ettiğimiz zaman ussal yetkeyi mi yoksa usdışı yetkeyi mi kastediyoruz?
  • Ussal yetke kaynağını yeterlilikten alır.
  • Yetkesine saygı duyulan kişi, ona güvenerek belli bir iş vermiş olan kimselerin verdikleri bu işi yeterlilikle yapan kişidir.
  • Onun çevresindekileri ne korkutmaya ne de büyülü niteliklerle onların hayranlıklarını uyandırmaya gereksinmesi vardır.

ERICH FROMM
Kaynak;Kendini Savunan İnsan

Anneannem'den

Uzun yıllar önce rahmetli oldu.
Mutfakta yanan peçkanın fırınında pişirdiği turtasının kokusunu anımsıyorum da sorduğu bilmeceleri, anlattığı masalları, uydurduğu hiç belli olmayan hikayeleri unutmuşum.

Tek turtanın kokusu değil hafızamın işgalciliğini yapan.
Ocakta kızdırdığı ucunda ince bir yapağı ip sallanan iğne ve ağzında mırıl mırıl duaları ile kulaklarımızı delmesini, seccadesinin yanına sıralanarak onunla oyun olsun diye kıldığımız namazları,,, iş, aş, çocuk yorgunu annemden bizi kollamasını, köyde birkaç gün daha kalmamız için babama azarlarcasına yalvarmalarını, avluda dimdik gökler gibi gürleyerek gelinlerini hizaya getirmesini, epey yaşlandıktan sonra yaz boyunca düğünden çıkıp elini öpmek için gelen gelin ve damatlara sundurmada bir hanımağa edası ile karşılamasını, karafırında pişirdiği mis gibi buğday, mısır, nohut ekmeklerini, gün ağarmadan teknede karıp, yuvarlayarak, mayalanması için yere serdiği örtünün üzerine dizdiği ekmeklerin üzerinde gezindiğim günleri, dayımın oğlu için davullarla kızevinden aldığımız gelini ve gelin halayını yüksek sundurmada tepsilerle fıstık, para, şeker atarak karşılamasını, merdivenlerden ağır ağır inip boynuna kırmızı kurdelede sallanan bir beşibeyerde takıp, elini öptürmesini, davulları çaldırıp gelinle karşılıklı oynadığı mendil havasını, düğün için alnımıza bir sanatçı gibi pullarla yaptığı desenleri, konuşmaya türkçe başlayıp pomakça devam etmesini, annemlerden gizli öğrettiği pomakça küfrü.., unutmadım. Daha çook şeyi hatırlıyorum. Ha bir de çok şımardığımızda, sözünü dinlemediğimiz de şalvarlarını yukarı çekerek ´mıçı ma mıçı´ demesi. Ve tüm bacaklarını bir örümcek ağı gibi sarmış, parmak genişliğinde kabarık varisli damarlarını görmemek için ne isterse yaptığımızı. Üstelik ne o ne ben bilmeden genlerinden bana da bu hediyeyi bıraktığını...

İşte ondan, anneannemden bir hikaye..,

Bir kadının tek oğlu varmış. Bu oğlu birgün ölmüş. Kadın çok büyük acılar içinde hem kendine hem cenazeye gelenlere aht vermiş. ´Ölüpte oğlumu Allah´ın huzurunda göreceğim güne kadar gülmeyecek ağzım ahtım olsun´
Günler, haftalar, aylar geçmiş. Birgün evinde komşuları ile söyleşiyormuş. Komşusu heyecanla birşeyler anlatıyormuş, dinlerken dinlerken,ahdını unutmuş, komşunun söylediklerine kahkahalarla gülmeye başlamış. Gülmüş gülmüş, birden kendine gelmiş.
"Ah ben ne yaptım? Güldüm. Ah içim kan ağlarken güldüm hem de. Ammaa gülen ben değilim, ağzım. Kalbim acıdan yanarken, lafa aldanıp gülen ağız bana lazım değil artık" diyerek dövünmüş.
Hırsla ağzını tutmuş koparmış, fırlatmış. Hızla fırlattığı ağız duvara yapışmış, kalmış. Uğraşmış onu duvardan alamamış.
Ve yine günler, haftalar, aylar geçmiş. Komşuları ona yine misafirliğe gelmişler. Muhabbet hararetlenmiş, herkez gülüp söylemeye başlamış. Acısının ve üzüntüsüne rağmen kadıncağızın da anlatılanlar hoşuna gidiyormuş. İçinden ´iyi ki ağzımı kopardım attım, şimdi yine tutamazdı kendini gülmeye başlardı´ diye geçirirken, gözüne duvarda yapışık kalan ağzı ilişmiş. Ağız duvarda kahkahalarla gülüyormuş.
Kadının kendisine hayretle baktığını görünce..,"Neden kızıyorsun, hayret ediyorsun." demiş.
"Allah beni gülünecek yer de gülmek için, ağlanacak yerde ağlamak için yarattı ve verdi sana. Ben de hem acı ile inlerim, hem de gülerim."

Yaşam ucu bucağı görünmeyen bir sofra.
Kendimiz pişirir, kendimiz yeriz.
Gönül ister belki hep tadına vardığı yemeği kaşıklamak.
El dinlemez, ağız yemez. Zaten her gün baklava börek yenmez.
Oyunbaz kader ne koyarsa pencereye, ondan en lezzetli yemeği yapıp koymak lazım tencereye...

Ayna Çattı Yüzüme

Dedim ki;
Ayna çatmışsın yüzüme
Şavkı Vurdu gözüme...

Anlamadın....

İzah edeyim...
Bizim buraların köylerinde , yirmi sene evvel ki yıllarda, hele ki yaz aylarında güneşli havalarda, her delikanlının cebinde ortalama üj bej santim çapında bir ayna mutlaka bulunurdu. Zira delikanlı aklına yazdığı kızı köy çeşmesinde, düğün cemiyetinde veya evin avlusunda ne zaman göreceğini kestiremezdi. Malum telefon o yıllarda bir muhtarın evinde, bir de cami de tesis edilmişti. İşte bu delikanlı belirttiğim mahallerde yüksekçe bir yere çıkıp elinde aynası beklemeye koyulurdu. Gönül koyduğu kız basma entarisinin eteklerini uçura uçura omzunda bakraçları ile çeşmeye geldiğinde veya düğünde mendil havası oynamaya çıktığında delikanlı bir fizik dehası gibi aynasını çıkarır, güneşe bakar, açıyı ayarlar ve aynadan kızın yüzüne ışık tutardı. Gözleri bu ışıkla kamaşan kızcağız her ne kadar belli bir süre görme yetisini kaybetse de, bu onun için sevdiğinden bir armağandı.
Hatta muhtemel ki 'O' kızlardan birisi bir türkü yakmıştı.

Ayna çattın yüzüme
Şavkı vurdu gözüme
Sana söylüyorum yar
Kulak versen sözüme

Versinler versinler
Sevenleri sevdiğine versinler

Karşımızda gelibolu
Geliboluda yatır dolu
Seni bana verecekler
Dualarım kabul oldu


------------------------

Anladın mı???

Hal ve Durum Tespiti/Halen Baki

Çok çok küçük iken yere düştüğümde ´ayağa kendin kalkmalısın´ sözleri ile büyüdüm.
Ve hep ayakta kaldım.
Bana el vermeyen babam mı öğretti acaba ´kalkamıyorum´ dememeyi...
Tuhaf ne kadar tökezlesem de hep ayakta idim...
Ama her düşüş yüreğime bir çentik attı.
Kaybettim sevgiye, insana, yaşama dair tüm saflıkları.

Bugün dizlerim kanarken örtbas ettiğim yaralarım ile dimdik ve YAPAYALNIZ duruyorum. Güçlü olmak...Faturası ağır bir beceri. Oysa her kadın gibi, her insan gibi bir omza, bir yüreğe başımı dayayabilmeyi ne de çok isterdim.

Amma ve lakin..,
Omzunda ağlanan, yüreğine yaslanılan sizseniz eğer, mümkünü yok bir yüreğe yaslanmanın, bir omuzda hıçkıra hıçkıra ağlamanın.
Çünkü siz güçlü kadınsınızdır, çünkü siz sorun olmayan, sorunu olmayansınızdır. Ağlamak mı? Hiç yakışmaz ki...
Üsstelik...ne yazık ki öyle bir omuz yok. Büyük başın derdi büyük olur. Büyük başın koyacağı omuzunda çok büyük olması lazım..

Galibaaa, Sanırımm, Acabaa,???
Handan,hamamdan geçtik
Gün ışığındaki hissemize razıydık
Saadetinden geçtik
Ümidine razıydık
Hiçbirini bulamadık
Kendimize hüzünler icadettik
Avunamadık
Yoksa biz...
Biz bu dünyadan değil miydik?
(Orhan Veli)

Yaşam bazen reel hal vaziyet tespitidir. Bu ahval ve şeraite Kavaklıdere Kalecik Karasının katkısı ise hayli yüksektir....

Tılsım

Karlar yağdı üstümüze. Güneş aydınlığa boyadı saçlarımızı. Çeyizimin yastık başına nakışlandı solmuş sonbahar yaprakları. Sıcaklara göç eyleyen leyleklere fısıldadık usulca, "yeni yaza patikler öreceğim".
Duvağım 20 kusur yıl/metre uzunluğunda , elektra sancılarıyla uyanmış 4 yaşlarında ve tıpkı bana benzeyen bir kızın özenli küçük ellerinde.
Başıma yerleştirdiğin tacı beyaz gül goncalarından dermese idin keşke.
Dererken göremediğin, senin ellerine hürmet eden dikenler bana neden bu kadar batmakta.
Konfetiler aramıza girdi, orada yanımdasın, biliyorum, yüzünü seçmeye çalışıyorum, gözlerinle söyleşmek için.
Bulamıyorum, ilk defa kaybettim gözlerini.
Yine de ama yine de La cumparsita hiç bitmesin, belim kolunun kıskacında kalsın.
Seni de mi büyüledi tılsım, kollarında ben varım, baksan belki göreceksin.
Bakmıyorsun, bakamıyorsun, tacımın dikenlerini biliyor muydun yoksa?
Ondan mı gözlerini kaçırıyorsun. Canım yanıyor. Susuyorum söylemiyorum…,
ve hep susacağım, söylemeyeceğim….

Her gece saat 12 yi vurur. Oysa yeni bir gün, yeni bir hayat başlarken, hep tüm saatler de aynı aymazlık, umursamazlık, aynı tik taklar…

Evime geldik küçük kız aşkımla vuslat töreni bitti, ver duvağımı ve git…, sonsuza dek. Kızma, küsme, dudağını ise hiç bükme. Gözlerimin taa içine de bakma. Ben senin gözlerini görmek istemiyorum ki. Hırçınlığın vakti değil üstelik. Söz dinle ve git lütfen. Lanet olsun yafta gibi yapıştı senin gözlerindeki hüzün gözlerime.
Canım yanıyor zaten. Başıma batan dikenlerden kurtulmalıyım artık. Ah beyaz gül goncaları anlıyorum bu yüzden bu kadar güzelsiniz. Kokunuz ile büyülersiniz. Diyetiniz dikenleriniz.

Ocaklar yanar, bacalar tüter. Küllerini karıştırsan da orda yakılanı sadece ateşe veren bilir,,, kimse öğrenemez.

Tılsım yüreğimizin aydınlığı, ışığı.
Küçük bir kızın masum, ürkek ellerinde tohumlanıp, yeşermiş bir murat ağacının gölgelediği.
Yürek hazine, Ciğerlerin ortasında bir kafesin içinde.

Gül goncaları müştekiyim sizlerden. Müsebbibi sizin dikenleriniz. Baş tacım ise organize suç ortağınız. Müteselsilen cezalandırılmalısınız, amma çoktan firardasınız.

Bahar geldi demek,,,
Leylekler üzülmeyin siz, patikleri örmedim, tılsımını kaybettim yüreğimin o yüzden…Unuttunuz sandımdı, unutmamışsınız, bu bahara bir can taşımışsınız…
Siz aldırmayın yalnızlığıma, yoksunluğuma.., duvağımı taşıyan kızın patiklerini saklamıştım, onca yoldan getirdiniz, merak etmeyin, merak etmeyin ayakları çıplak kalmayacak.

Küçük kız fısıltını duyuyorum, çık ortaya buralardasın hala, saklambaç oynamak istemiyorum ben. Koskocaman bir kadınım. Gözlerimdeki bakış benim değil ki. Senin emanetin. Çık ortaya hem iade edeceğim. Hem de zapta geçireceğim. Teslim tesellüm müsbitesine imza at...atmayı bilmiyor isen, parmak bass.

Diken yaralarımın cerahatine kül bastım. Kına gecemin kırmızı yemenisini sardım. Kabuk bağlamışlardı, geçenlerde baktım, izleri var sadece 'o da ben bildiğim için'.

Küçük kız...
Ne olur gel artık. Küstüğünü biliyorum. Bilemedim özür dilerim, kulak vermem gerekirdi sana,,, duvağımı çekiştirmenin bir manası vardı, düşünmeli idim.
Güller beni aldattı. Bülbülün aşkına hürmet ettim, tek sevilecek çiçek o sandım.
Bülbülü de aradım buldum, hesap sordum, ayağını gösterdi, gül dalında bir dikene tutuklu.
O halde iken bülbüle hiçbir şey diyemedim ve çaresiz ibra ettim.

Bir şarkı duydum sonra, gözlerde açan bir çiçek varmış. Aradım buldum. Naif bir dalın ucunda idi. Sevgi kokuyordu, huzur kokuyordu. Gülün işveli, davetkar kokusu idi beni baştan çıkaran ah ah. Sabıkası sicilli bir zampara imiş oysa, tecrube ile sabit...,artık öğrendim.
Karanfiller müşfik yaprakları ile gözyaşlarımı sildiler. Bana bir yatak serdiler. Tüy gibi yumuşak, sımsıcak. Soyun ve yat, dinlen, dediler. Telaşımı kulağıma fısıldadıkları sevgi sözleri ile yendiler. Utancımı kendime siper edip, soyundum ve o yatağa uzandım.
Ne zaman, ne kadar süre uyudum hatırlamıyorum ki.
Bir ömrü dinlendirdim sanki. Gözlerimi açtım, karanfiller sessizdiler.
Hemen sordum onlara,,,
‘Bu yatağın aynısını nerede bulurum? Bu yatakta uyumalıyım hep, bu yorganı örtmeliyim üstüme, bu yastığa baş koymalıyım. Kumaşının, yumaşaklığının sırrı ne? Karanfiller şaşırmayın sordum diye, söyleyin, bu gözyaşları nerden çıktı, hem. Ağladıkça sanki damarlarımdan ağulu pıhtılar çözülüp çözülüp bedenim arınıyor. . Damarlarıma taze, sıcak, berrak bir kan nüfuz ediyor. Söyleyin bu yatağın sırrı ne.???’
Kırmızı bir karanfil alnıma serin bir öpücük kondururken, beyaz bir karanfil kulağıma yatağın sırrını söyledi,
Yumuşağı şefkat, kumaşı sevgi, örtüsü güven….

Küçük kız biliyor musun..,
Eğer alırsan gözlerime yafta ettiğin hüznü, yüreğimi belki bir masal perisi görür. Gömelim en derinlere yaftanı.
Bir daha böyle ilamlar yazılmasın,,, yazılanlar varsa da umumi af çıksın.
Murat ağacını yeşert tekrar,
günebakanlardan kurs aldı yüreğim,
güneşe çevirmek için yüzünü.
Murat ağacı masal perisine kılavuz taşı olsun,
yüreğimi görmeme ihtimaline kefil olsun.
Ve masal perisi bir kez daha TILSIMI üflesin.

YAŞAM BAZEN masal perisinin zimmetinde.
Bir ab-u hayat kasesinde.
Yüreğe yapılan büyü.
Tılsım.

Soğuktu yüzü Öptüğümde...

Soğumuştu yüzü öptüğümde...
Oysa daha birkaç saat önce sıcacıktı, öpememiştim.

Çatmış kaşlarını hatırlıyorum, gürleyen sesini.Çocuk boyumun üstünden baktığımda dev gibi gözükürdü. Yüce, güçlü, hükmeden. Kanımda kanı, hücremde hücresi vardı. Bilirdim. Babamdı.
Babam olduğu için de aramızda uçurum örmüştü onun çocuğu olmam. Korkuyordu sanırım. El’den gün’den sonraydı yerimiz nazarında…El gün kim ise tanımazdık, bilmezdik, diyecekleri her ne ise? dedirtmemek de idi marifet zahir...
Doğru insanlar yetiştirecekti. Kararlı idi. Namuslu, okumuş, hamarat, becerikli. Yetiştirecek ve kocasına teslim edecekti.

Asla boynumuzu eğmedi hiçbir yerde.
Borcu olmadı ödenmemiş, kimseye kötülük etmedi, ah almadı.
Biliyorum, tanıyorum onu. babamdı...

Tanımadı oysa evlatlarını. Bilmedi. Bilmek de istemedi. Bacak bacak üstüne dahi atmadan, resmiyet içinde sohbet ettik. Bir makama çıkar gibi.
´Ben varım´ derdi üstüne basa basa... Bir sorununuz olunca söyleyin ´ben varım´ ...Ve çelişki??? Tam da burada başlardı, ‘O’nun istediği gibi evlat olabilirsek zaten sorunlarımız olmazdı.’

Yalan söyledim babama...Yalan söylemenin acizlik olduğunu söylerdi. Nefret ederdi yalandan...Ama mutlu idi. Yalanlarım onu mutlu kıldı. Huzurlu kıldı. El’e gün’e karşı memnun kıldı.
Bilir miydi acaba, anlar mıydı gözlerime baktığında. Babamdı.
Anlayamadı,
belki gözlerime de hiç bakmadı.

Ona yalnızca bedeni ihanet etti. Ciğeri habis üretti. O habise meydan okudu. Hatta yaptığı ve ona yakışan en iyi şeyi yaptı. Yokolmasını emretti. Önce gözlerindeki ışık zayıfladı. Sonra saydamlaştı teni, inceldi. Dökülmelerini görmemek için saçlarını kestirdi. Kolunda siyah kılıflı ilacının aparatları, damarlarında cisplatin dolaşırken, ´gidin siz. çocuklarınıza bakın. ben iyiyim´ diyordu. Direndi, acılarını, yetersiz nefesini, terini, ateşini gizledi. Kendini kayberek, gözlerini acil servisinde açtığında ´Bir anne çocuklarını ve eşini yalnız ve yalnız anne babasının cenazesi için gecelerde konu komşuya bırakır´ dedi...

Anne idim evet. Agucuklar yapan bir bebeğim ve okuma telaşında bir kızım vardı. Ve bir de gözyaşlarım. Karanlığım. Bir zamanlar sevdiğim, inandığım, saydığım kocam içki şişelerinin içinde ve bir başka kadının çıplaklığında kaybolmuştu. Karanlığımın içinde bekliyordum. Herkez bekle diyordu. Babam için bekle. O bunları taşıyamaz diyordu. Bekledim BABAM İÇİN. Beklerken hırçınlaştım. Hırçınlığım tokat oldu yüzümde. Zapta geçti karakollarda. Hastane adli kayıtlarında rapor oldu. Yine de BEKLEDİM. Babam için. Bilmemesi için. Selamlar söyledim ona damadından. Sık sık yurt dışına gönderdim. Agucuk yapan bebeğim ba ba demeye başladı. Emekledi. Ayağa kalktı. Yürüdü. Kızımın okuma bayramlarını kutladık. Yaz tatili bitti. Yeni çantası ve önlüğüyle okuluna başladı. BEKLEDİM. Hepimiz bekledik. Ölümü bekleyenler çabuk yorulurmuş ya, yorulmadım...Bekledim.

Babam konuşmuyordu artık. Perdeleri açtırmıyordu anneme. Karanlığa alışmam lazım diyordu. ‘Yenemedim’ sözleri dökülürken ağzından gözyaşları parlıyordu. Yorgundu, cephanesi tükenmişti. Teslim oluyordu. Onun teslimiyetini izliyorduk, boğazımızda bir yumruk büyüyordu…

Gece yarısı çalan telefon da annemin sesi...
Gel. Baban kötüleşti, seni de istiyor...
Bakıcı kadına emanet ederken çocuklarımı beynimde aynı ses...
cümleler...
Bir anne yalnız ve yalnız çocuklarını anne ve babasının cenazeleri için gecelerde başkasına bırakır...

Başını kaldırarak sadece ´geldin mi´ dedi.
Geldim...
Ve biliyorum babam..
Biliyorum.
Acil Serviste bir kabin içinde gün ağırdı üstümüze...
Oksijen maskeleri, iniltilerinin üstüne güneş doğdu.
Soyunmak istedi...
Neden Baba dedim.
´Ölüyorum. Doğduğum gibi ölmek istiyorum´ dedi.
İzin vermedim.
Ve düzelecekti.
İnanmıyordum. İnanmıyordu.
İnanmak inandırmak istiyordum.
Direniyordu, direniyordum…

Sonraki gündü...
Cuma ya da başka bir gün...
Ve nefes...
Nefes alınıp verilen..., Verilip bir daha alınamayan...
70 yıllık yaşam, kavgaları, mutlulukları, gözyaşları, hayalleri, söyledikleri, söylemedikleri, alın teri, dünyaya getirdikleri, tükettikleri...
Söylediği gibi, ateşi yüksek diye çırılçıplak soyduğumuz haliyle, doğduğu gün gibi çırılçıplak aldığı o ilk nefesin diyeti için verilmiş son nefesinin suskunluğunda, tek başına, ardına bile bakmadan BABAM ÖLDÜ...

Morg´da herhangi bir numara idi. Söyledik numarasını, dolabından çıkartıldı. Ambulansa kondu. Yanına bindim.
Beraber gelmiştik. Beraber döndük.
Üzerine damlayan kanı kurumuş çarşafı bağlanmış...
Kapılar kapandı. Yola çıktık. Çözdüm düğümünü. Yüzü beyaz, kıpırtısız. Cevapsız. Öptüm. Doya doya.
Öpemediğim tüm günler için öptüm.
Çocukluğum ile öptüm. Gençliğim ile.
Öpülmediğim aklıma düştü...doğruydu ya, umurumda değildi.
Öptüm, sarıldım. Buz gibiydi. Soğuktu yüzü...
Yarım açık feri sönmüş gözlerinin içine baktım.
Babam dedim. Sana yalan söyledim babam. Sana senin için yalan söyledim. dedim. Anlattım her şeyi.
Aramızda tek bir yalan kalmadan helalleştim.

Tosca Arya'sı





E lucevan le stelle - Giuseppe di Stefano

1926′da yani ilk gelişimde, Atatürk sofrada bana bir ara dedi ki: -Devrimcilerin, ihtilalcilerin sofrasında bulunuyorsun. Öyle bir şey çal ki, burada biz kendimizi bir devrim, bir ihtilal içinde hissedelim. Burası şöyle bir karışsın… Düşündüm düşündüm, bu kadar yüksek bir emir karşısında öyle hafif bir yapıtla küçük düşmek istemezdim. Bach’ın ŞAKONU’nu gayet ritmik ve çok sert, kırıcı yakıcı bir tarzda çalmaya başladım. 3-4 dakika kadar sakin dinledi. Sonra elini omzuma koydu, -İyi bir yapıt seçtin, kutlarım, dedi.

Bu 15 yaşında iken ilk karşılaşmamdı. Sözlerimi çok içli bir başka anıyı anlatarak kapatmak istiyorum.

1934 – 1935 yıllarıydı. Yeni Köşk’te Atatürk’ün çok içli bir akşamıydı. Bize Tosca Operasını Avrupa’da hangi koşullar altında dinlediğinden, o zamanki dünya durumundan, kuşkularından, zevklerinden uzun uzun bahsetti. Bir şeye içleniyordu. Çok içleniyordu ve çok içli bir akşamdı. Tosca Operası’ndan Çavadarossi’nin ünlü aryasını bir çok kez benden istemiş olduğu için hazırlıklıydım. Hatta bir yanlış yapmayayım diye aryanın notalarını bile yazmıştım ve cebimde bulunduruyordum. O gece de biliyordum ki sıra tekrar Tosca’ya gelecek. Adeta bekliyordum. Nihayet bana döndü, -Çal bakalım şu Tosca’yı dedi. Ben notayı çıkarttım, -Hayır hayır, öyle değil notayı bırak, notasız çal, dedi. Notayı bıraktım, gözlerimi kapadım, konsantre oldum, başladım çalmaya. Bir iki nota çalmıştım ki, -Hayır hayır, olmadı bana dön bana çal, benim gözlerime bak öyle çal, dedi. Kendisine döndüm. Masada oturuyordu. O’na dönerek çalmaya başladım. –Gene olmadı, bana daha yaklaş, dedi. Yaklaştım, çok yaklaştım. Belliydi ki çok uzak bir anısının içine gömülmek istiyor ve içinden çok eski zamanlara ait birşeyler taşıyor, fışkırıyor, fışkırıyordu… En sonunda, -Kemanın sapını omzuma dayayacaksın ve öyle çalacaksın, dedi. Bir an için gözünüzün önüne getirin; tarihimizde yaşamış, yaşayacak en büyük Türk, bir sanatçıya –Kemanının sapını omzuna daya ve o vaziyette en sevdiğim melodiyi çal, diyor. Ben artık ibadet eder gibi, huşu içinde Çavadarossi’nin aryasını çalmaya başladım. Atatürk, gözleri kapalı, biraz madeni ahenkli, biraz kısık, çok tatlı, çok manalı sesiyle melodiyi söylerken gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Aryayı belki onbeş kez tekrarladım…

Prof. Necdet Remzi Atak

Kaynak; Marşlarda-Türkülerde Atatürk ANGI YAYINLARI (Hacı Angı)

http://www.berkgoknil.com/archives/136

Küçük Prens

Tilki ortaya çıktı.
- "Günaydın," dedi Küçük Prens'e.
- "Günaydın," dedi Küçük Prens nazikçe ama kimseyi görememişti.
- "Buradayım," dedi tilki. "Elma ağacının altında."
- "Kimsiniz" dedi Küçük Prens. Sonra da, "çok güzel görünüyorsunuz" diye ekledi.
- "Tilkiyim ben," dedi tilki.
- "Benimle oynar mısın?" dedi Küçük Prens. "Çok mutsuzum."
- "Hayır," dedi tilki. "Oynayamam; evcil değilim ben."
- "Öyle mi? Bağışla beni," dedi Küçük Prens.
Ama bir süre düşündükten sonra, "Evcil ne demek?" diye sordu.
- "Sen buralı değilsin," dedi tilki. "Ne arıyorsun buralarda?"
- "İnsanları arıyorum," dedi Küçük Prens. "Evcil ne demek?"
- "İnsanları mı arıyorsun? Silahları var ve avlıyorlar. Çok can sıkıcı. Ayrıca tavuk yetiştiriyorlar. Tek konuları bunlar. Tavuk mu arıyorsun?"
- "Hayır," dedi Küçük Prens. "Arkadaş arıyorum. Evcil ne demek?"
- "Genellikle ihmal edilen bir iş," dedi tilki. "Bağlar kurmak anlamına geliyor."
- "Bağlar kurmak mı?"
Tilki :
- "Yani," dedi. "Örneğin sen benim icin hala yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin. Senin için de aynı şey. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz, benzersiz olurum..." Küçük Prens,
- "Anlıyorum galiba," dedi. "Bir çiçek var...Galiba o beni evcillestirdi..."
- "Olabilir," dedi tilki. "Dünyada böyle şeyler hep olur."
- "Ama hayır, O Dünya'da değil," dedi küçük prens.
Tilki şaşırmıştı. Merakla,
- "Başka bir gezegende mi?" diye sordu.
- "Evet."
- "Orada avcılar var mı?"
- "Yok."
- "Aman ne hoş! Peki tavuklar?"
- "Hayır, tavuklar da yok."
- "Hiçbir şey mükemmel olamıyor," diyerek içini çekti tilki.
Birden aklına bir fikir geldi.
- "Benim yaşamım çok tekdüze," diye anlatmaya başladı.
"Ben tavukları avlıyorum; insanlar da beni. Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da... Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duydugum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim.Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni çağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak, şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim için. Bu da çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğini bir düşün! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgarın sesini de seveceğim..."
Tilki uzun süre küçük prense baktı. Sonra da,
- "Lütfen.. Evcilleştir beni!" dedi.
- "Çok isterim," dedi küçük prens. "Ama burada çok kalmayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var."
- "İnsan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkanlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan dükkan olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir."
- "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens.
- "Çok sabırlı olmalısın," dedi tilki. "önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin.
Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır.
Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..."


Ertesi gün küçük prens yine geldi.
- "Aynı saatte gelmen daha iyi olur," dedi tilki. "örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin icin çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı..."
- "Alışkanlıkları mı?"
- "Evet. Bunlar çoğunlukla ihmal edilir," dedi tilki."Alışkanlıklar bir günü öteki günlerden, bir saati öteki saatlerden farklı kılan şeylerdir. Örneğin benim avcımın bir alışkanlığı vardır. Her perşembe köyün kızlarıyla dansa giderler. Bu nedenle perşembe günleri benim için güzel günlerdir. Üzüm bağlarına kadar sokulabilirim o günler. Ama avcılar herhangi bir günün herhangi bir saatinde gidiyor olsalardı hiç tatilim olmazdı."
Böylece Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi.
Ayrılma zamanı geldiğinde tilki, "Ağlayacağım" dedi.
- "Benim bunda bir suçum yok," dedi küçük prens. "Seni üzmek istememiştim ama evcilleştirilmeyi sen istedin..."
- "Evet orası öyle," dedi tilki
- "Ama ağlayacağını söylüyorsun."
- "Evet, öyle," dedi tilki.
- "O halde evcilleştirilmek senin için pek iyi olmadı!"
- "Çok iyi oldu!" dedi tilki.
"Buğdayların rengini düşün."
Sonra da,
"Gidip güllere bak şimdi," diye ekledi.
"Kendi gülünün eşi benzeri olmadığını göreceksin.Sonra da gel vedalaşalım. Sana armağan olarak bir sır vereceğim."
Küçük Prens gidip güllere baktı.
- "Siz benim gülüme hiç benzemiyorsunuz," dedi. "Hatta hiçbir şeysiniz şu anda. Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi.Ilk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim icin eşi benzeri yok."
Güller çok utanmışlardı.
- "Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için," diye sürdürdü sözlerini küçük prens.
"İnsan sizin için ölemez. Doğru, gelip geçici biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir farkı yok. Ama o benim icin yüzlercenizden daha önemli; çünkü suladığım, cam bir fanusun altına koyduğum, önüne siperlik yerleştirdiğim çiçek o. Çünkü tırtılları ben onun için öldürdüm.
(Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek oldular.) Çünkü, yakındığı ya da övündüğü, ya da hiçbir şey söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim. Çünkü o BENİM çiçeğim." Tilkinin yanına döndü sonra:
- "Hoşça kal," dedi.
- "Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit birşey;İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez".
- "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi Küçük Prens; unutmamalıydı bunu.
- "Gülünü senin için önemli kılan, onun icin harcamış olduğun zamandır."
- "Onun icin harcamış olduğum..." diye yineledi Kücük Prens. Unutmamalıydı bunu.
- "İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeylerden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
- "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi Küçük Prens.
Bunu da unutmamalıydı...

Antoine De Saint Exupery

Yarım Haziran


. Kimsenin hayatı kendinin değil..,
· Başkasına ait bir suçu üstlenmişiz; yattığımız ceza bizim değil...
· "5 yıl açık denize nasıl dayandınız?" diye soruyorlar Uzaklar'ın kaptanına; "Ya siz" diye dalga geçiyor kaptan; "Ya siz 5 yıl nasıl dayandınız kıyıya?"
· Aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?
· Kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve gözyaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı nasıl kendinize bile söylemeye cesaret edemediğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi fark ediyor musunuz?
· Göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç suret bırakacaksınız? Kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız? Sahi, kaç kopyasınız siz? Hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz?
· Eğer cehennem yaşadığımız dünyaysa, öyle anlaşılıyor ki Şeytan da biziz...
· Ütopyalar, benliğimizin uzak düş ülkeleridir ve oraya varabilmenin yolu önce kendini bulmaktan geçer.
· Siz de farkında mısınız, günümüzde hayatı nasıl beynimizde devasa prangalarla yaşadığımızın?.. Örgütsüz, savruk ve yalnız yakalandığımız yaman bir tufanda, tek tek hapsedildiğimiz hücrelerimiz içinde nasıl gönüllü bir esarete mahkum edildiğimizin farkında mısınız?.
· Gölgemize kelepçeleniyoruz.
· Düğüne gelince...Adeta birbirinden kopya edilerek çoğaltılmış birer yasak savma töreni..
· Aslımız benzemek istediğimiz şeyle barışmıyor bir türlü...Sonunda ne aslımıza benziyoruz, ne de benzetmek istediğimiz şeye.....
· Ancak yazarlar, öldükten sonra yaşarlar. Bu yüzden ölümsüzdürler.
· Her seçim bir kaybediştir.
· HERŞEYİN SIRADANLAŞTIĞI BİR DÜNYADA BAZEN KAYBETMEK EN DOĞRU SEÇİMDİR. VE O DÜNYADA EN YERİNDE TERCİH; VAZGEÇİŞTİR.

Alıntılar/Can Dündar

Etki Tepki

aile olarak
hayatta da
filmlerde de
paylaşabileceğimiz
tek şey yoktu
hiç
olmadı
artık
olamaz da.

eski Los Angeles Halk Kütüphanesi
yandı
şehir merkezindeki kütüphane
ve onunla birlikte
gençliğimin büyük bir
kısmı.

örneğin , bir asansöre binip
kendimi türümden beş-altı kişi ile
çok yakın ve hapsolmuş bulduğumda
hiçbir şeyin kurtarılamayacağı,
havasız bir delilik mağarasında
olduğum duygusuna kapılıyorum.


yani, ne yaparsın, nasıl
geçinirsin ?
hiç, yaşadığım an içinde
varım.


mahvolmuş hayatlar
olağandır
bilgeler için de
ahmaklar için de

ancak

o mahvolmuş hayat
bizimki olduğunda,
işte o zaman
farkına varırız
intiharların,ayyaşların,hapishane
kuşlarının,uyuşturucu müptelaları
ve benzerlerinin
varoluşun
menekşeler kadar,
gökkuşağı
kasırga
ve tamtakır
mutfak
dolabı
kadar
olağan
bir
parçası
olduklarının.

evi terkettiğimde
kopyaları her yerde karşıma çıktı : babam bütünün küçük bir
parçasıydı
sadece, ama tanıdığım insanlar içinde kimse nefret duymada
eline su dökemezdi.

Fuctowski mi?

“Aşağılık herifin teki.Nasıl oluyor da bu kadar çok satıyor?”
“Okurları da onun gibi aşağılık.”
“Evet. At yarışları ve içki..tekrar tekrar aynı şeyleri yazıp duruyor.”
Klas yok ibnede.

bilmiyorum, iyi zamanlardı sanki, güneş
sıcak ve sürekliydi ve en iyisi
gecelerdi, karanlık ve ilginç geceler,çünkü içki etkisini göstermiş olurdu
ve dünyaya
katlanılabilirdi
nerdeyse.

Ölmek o kadar da umurumda değil,
benim canımı sıkan ölümün keskinliği.
Aslında ölmüş olmalıydın da
ölmeyi unutmuşsun gibi bir halin var.

yaşamak
ölmekten daha çok
cesaret gerektirir
bazen.

Tuhafların en güçlüsü
sık göremezsiniz onları
kalabalıktan uzak dururlar
çünkü.
Azdırlar sayıca
Bu tuhaf insanlar

ama onlardan
çıkar
ender iyi resimler
ender
İyi senfoniler
ender
İyi kitaplar
ve
diğer
ender
İyi işler.
ve en iyilerinden
bu tuhafların
belki de
hiç.

Kendileri
resimdir
Onların
Kendileri,
kitaptır
müziktir
eserdir.

Bazen onları
gördüğümü
sanırım – bir
banka belli bir şekilde
oturmuş yaşlı bir
adam örneğin
Veya yanımdan
aksi istikamette
hızla geçen
bir arabanın içindeki
bir yüz.
Veya süpermarkette poşetlere dolduran
kızın veya oğlanın
ellerini kullanışında
belli eder kendini.

Bazen bir süredir
birlikte yaşadığın
biridir- daha önce
görmediğin yıldırım
hızında bir bakış
yakalarsın.

Bazen
hayatınızdan çıktıktan
birkaç ay
birkaç yıl sonra
birden varlıklarını
anımsarsınız
müthiş bir
berraklıkla.

Etki ve tepki
En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini
bir türlü tam olarak anlayamazlar.

Charles Bukowski/
Alıntı:(Bana aşkını getir)

bazen

bazen alınganlaşırım

Nerede olduğumu bilemem,
Birkaç adım tökezler, yitik hissederim
Kendimi.

Tanıdığım herkes benden daha
Uzun
Daha zeki
Daha müşfikmiş
Gibi gelir bana,
Ve daha az çirkin
Elbette.

Ama asla
uzun sürmez
bu ruh hali.

Etrafıma sıkı bir
Bakış atarım,
Çepeçevre
Sert bir bakış
Ve aklım başıma
Gelir.


Ama Bir süre için Sadece.

Charles Bukowski

En kısa an'dır mucize;

yalnız kalmaktan daha kötü
şeyler de vardır hayatta
ama genellikle
bir ömür alır bunun
farkına varmak
o zaman da
çok geçtir
ve çok geçten
daha kötü
bir şey yoktur
hayatta.
__________________________________________________________

Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz başlamamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle, "Olmaz," dedi.


Charles Bukowski

Ben

seçimini
zekice
yapmak
yarılamaktır
zafere giden yolu;
diğer yarısı
kayıtsızlıkla
fethedilir.

bir yanda
istediğin
her şeyi
söyleyebilirsin,
öte yanda
mecbur
değilsin...

ben
bir şekilde
ikisini de
yapmayı
becerdim.

bu yüzden
benimle
bir sorununuz varsa
size
aittir.

Charles Bukowski

Mutsuz Aileler

Aile kurumu edebiyatın kolay kolay vazgeçemeyeceği konulardan. Yazmakla kurutulamayacak bir dipsiz kuyu, geçmişe olduğu kadar bir türlü geçip gitmeyenlere de dair.

Ben henüz rastlayamadım ama sürekli söylüyorlar, rivayet o ki, mutlu aileler de varmış, birtakım hallerinden hoşnut, yaşamlarından pek bir memnun aile fertleri.
Varlıklarından bunca dem vurulduğuna göre doğrudur herhalde, elbet mevcutturlar bir yerlerde.

Ama hakikaten varlarsa bile, sanatı ve edebiyatı besleyen o mutlu ve müstesna aileler değil, katman katman dert, tortu tortu karmaşa olan aileler olagelmiştir hep.
Sade Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatında da.
Ne de olsa Anna Karenina’nın meşhur tespitinde belirtildiği gibi, “mutlu aileler hep birbirine benzer. Ama mutsuz ailelerin her biri farklı biçimlerde, başka başka sebeplerden ötürü mutsuzdur”.
Ve hemen arkasından romanda okuyacağımız ailenin hangi kategoriye girdiğine dair ilk ipucunu sunar Tolstoy, Oblonsky’lerin evinde düzgün giden pek bir şey olmadığını belirterek.
Anna Karenina, Babalar ve Oğullar, Karamazof Kardeşler…
Klasik Rus edebiyatının neredeyse tamamı.
Carson McCullers, Toni Morrison, Joyce Carol Oates gibi Amerikan edebiyatının kalemşörlerinin eserleri. Ve bizden nice nice örnekler, Yaprak Dökümü, Kırık Hayatlar, Tante Rosa, Ölü Erkek Kuşlar, hatta Akile Hanım Sokağı ve her şeye rağmen Sinekli Bakkal, Mor Salkımlı Ev…
Hayali hakiki ailelerde tortulanan mutsuzlukların izlerini takip etmek edebiyatçının işi.
Bulmak ve anlamlandırmak bunca kederin, incinmişliğin kökenini ve kuşaktan kuşağa devredilen yanlışlıklar komedisini.
Kim ne derse desin, gölgeli gececil ailelerdir edebiyata feyz veren.
Güneşli ailelerden olsa olsa kasvetli romanlar çıkar.

Her ailenin en az bir vakanüvisi olsa gerek ve onlar, edebiyatçının aksine izleri keşfetmekten ziyade silmeyi görev bellemiştir kendilerine.
Bilhassa anneler ellerinde toz bezleri, tozunu kirini ala ala aile tarihlerinin, çiçekli böcekli kaneviçe tarihçeler işlerler ne vakit geçmişe yönelik tatsız bir soru gelse çocuklarından.
Tıpkı resmi tarih gibi, aile tarihleri de ara ara topyekun temizlik yapmayı sever geçmişin tutanaklarında.
Diyelim ki üç kuşak öncede yüz kızartıcı bir suç işlemiş bir amcanız, kendini cümle âleme rezil rüsva etmiş bir büyükbabanız, ya da hiçbir suçu olmadığı halde aile büyükleri tarafindan deli olarak damgalanmış bir uzak akrabanız var, zinhar haberiniz olmaz hiçbirinin varlığından. Unutulmuştur çünkü, unutturulmuştur.
Hatırlatmaktan ziyade unutmaya, bilmekten ziyade bildirmemeye yöneliktir aile arşivlerimiz.

Ne kadar az şey biliyoruz iki-üç kuşak dahi öncemize dair.
Düne dair bilgilerimiz gündelik kek-çay ya da bayram sohbetlerinin üzerine tutam tutam serpilen anılardan, rivayetlerden ibaret. Daha ötesini araştırmaya kimin vakti var ki?
Ya da niyeti?
Araştırsak üzücü şeylerle karşılaşacağız muhakkak.
Mesela belki de bugün hâlâ mirasını afiyetle yediğimiz bir mal varlığının filanca büyükbabamız tarafından haram lokma ile kazanıldığını, tarihin bir dönemecinde bir başkasından zorla alındığını öğreneceğiz.
İstanbul’da Anadolu’da nice azınlık mensubu evlerini mekanlarını terk etmeye mecbur kaldılar yakın tarihimiz boyunca çeşitli kavşaklarda. Azınlıkların mal varlıklarını ucuza kapatarak parsa toplayan nice yeni yetme tüccar, işadamı peydahlandı o dönemlerde. Belki de aralarında bizim de akrabalarımız var.
Ya da başka bir senaryo.
Büyüdüğümüz kasabada, köyde, mahallede dışlanan, herkesçe canı acıtılan birinin çektiği cefada, ya da mesela bir kadının damgalanıp horlanmasında ya da bir çocuğun öksüz kalmasında belki de bizim babamızın, büyükbabamızın, büyükbüyükbabamızın payı var.
Kim bilir belki de izini sürsek geçmişlerimizin anlayacağız ki kendilerinden özür dilenmesi gerektiği halde unutulup gitmiş insanlar var, öyleyse bizim gidip de özür dilememiz gerekenler var, kendi adımıza değil, üç, beş, on, yüz kuşak önce yapılanlar adına.
Affını dilememiz gerekenler bugün yaşamıyor olabilirler. Ama ruhlarından özür dilemek mümkün ya da torunlarından.
Sadece özür dilemek değil, kimi zaman salt bir selam göndermek.
Hani bir gün öylesine, kendi kanınızdan gelen ölülere rahmet okurken mesela büyükbabanızın kapı komşusu, aile dostu ya da aksine belki de hasmı olan Hagop Efendi, Artun Bey, Moris için de dua edebilmek, onlara da bugünden bir selam gönderebilmek çok mu zor?

Ne mi değişecek?
Görünürde hiçbir şey.
Ama bu kadar mağrur olmayacağız belki, kendi doğrularımızdan böylesine emin.
Mademki geçmişin kapılarından geçebilmek niyetimiz, ister istemez eğilmeyi öğreneceğiz bir parça, ezilmeyi değil bükülebilmeyi.
Unutkanlık bulaşıcı illet, bireyselden toplumsala, toplumsaldan küresele katman katman siliniyor ailelerin geçmişinde kalmış ama aslında hiç geçmemiş hüzünlerin tutanakları.
Elif Şafak

Aşk ve Aidiyet



Vaktiyle, “tekke eğitimi” nedir iyi bilen bir dostumdan bir hikaye dinlemiştim. O da bir başkasından dinlemişti bu hikayeyi. Siirt Tillo’dan İstanbul’a kadar halka halka süzülüp gelmişti hikaye, devredile devredile dolaşan bir emanet gibi.
“Tekkelerden birinde bir mürit varmış vaktiyle. Temiz, saf, iyi niyetli bir genç adam. Gel zaman git zaman âşık olmuş, hem de nasıl, sırılsıklam aşk. Karşılık da bulmuş aşkı. Sevdiği kız da ona sevdalanmış. Evlenmişler. Mutlu seneler geçirmişler beraber. Ne var ki çok geçmeden karısı dikilmiş karşısına. ‘Ben,’ demiş ‘gitmek istiyorum. Sana âşık değilim artık. Bir başkasını gördüm, ona aktı yüreğim. Ona gitmek isterim.’ Mürit deliye dönmüş öfkeden. Eli ayağı zangır zangır. Öldürmek istemiş karısını. Bana yar olmayacağına göre, kimselere yar olmasın daha iyi, diye geçirerek içinden. Son bir gayretle tekkeye dönmüş bir sabah. Şeyhini kendisini beklerken bulmuş. ‘Gerçek âşık’ demiş şeyh, ‘mâşukunun mutluluğunu ister. Gerçek âşık, mâşukunun mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar. Gerçekten sever, özgür bırakır. Sahiplenmek, sevdiğinin üzerinde hak etmek âşığın yolu da değildir, aşkın yolu da...’ Mürit için zor bir sınav başlamış. Sonunda, özgür bırakmış karısını. İstediğine gitsin, mutlu olsun diye açmış kapıları. Ne tutsaklık, ne hakimiyet. Arınmış kibirinden, iktidar arayışından ve dahi tahakkümperverlikten...”
Ben bu hikayeyi hep bir “masal” gibi dinlemiştim dostumdan. Gerçek olamayacak kadar romantik ve ırak... Ta ki böyle insanlar tanıyana kadar. Bizzat bu sınavı vermiş ve en nihayetinde gerçek âşığın, mâşukunun mutluluğunu isteyen kişi olduğu hakikatini hem idrak hem tatbik etmiş insanlar tanıyıncaya kadar.
Şimdi gazetelerde peş peşe yer alan haberlere bakıyorum. Sevdiği kızı başkasıyla gezdi diye bıçaklayan liseli öğrenciler... eski eşlerini kendilerine dönmek istemedi diye tarayan öfkeli kocalar... yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen en yakın dostlarını ağız dalaşıyla başlayan kavgalarda öldüren gençler... Vaktiyle çok sevdikleri insanları bir adımda harcayıveren, öldürüveren, yok ediverenler...
Hadiseler arasında bağlantılar var. Birbirinden tamamen ayrı, alabildiğine kopuk gibi görünen tüm bu felaket haberleri arasında bir ilişki var, yakından bakınca.
Hepsinde ortak olan: Yoğun bir aşktan aynı ölçüde yoğun bir nefrete geçebilmekteki süratimiz. Gazetelerde kurbanların resimleri… kocaları, sevgilileri, nişanlıları tarafından öldürülen kadınlar… Vaktiyle güvendikleri, beraber hayal kurdukları kişiler tarafından yaşam hakları ellerinden alınan kadınlar… Sırf başkasını seçtiler ya da az sevdiler diye… Çünkü aşk da maddi bir ticaret gibi kimilerine göre. “Ben 260 gr seviyorum onu, demek ki o da karşılığında 260 gr sevmek zorunda beni.” Aşk da dirhem dirhem tartıyla…
Türkiye’de şiddet olayları katmerlenerek artıyor ve insanlar en çok en yakındakilerini incitiyor. Şişirilmiş aşktan nefrete... şişirilmiş nefretten aşka... hem tek tek, hem topluca sıçrayıp duruyoruz bir o yana bir bu yana.
Bu memlekette insanlar sevdiklerinin mutluluğunu değil, temelde kendi hakimiyet alanlarını korumayı ve iktidarlarını kaybetmemeyi önemsedikleri için daha düne kadar delicesine sevdiklerinden nefret eder oluveriyorlar bir günde.
Aşkın yerini mülkiyet ve tahakküm düşkünlüğü alıyor. Türkiye, Tillo’lu o müridin vaktiyle geçtiği sınavdan kalıyor habire.


Elif Şafak