bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: AHMET İNAM
AHMET İNAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AHMET İNAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Şubat 15

Aşk'ta Etik ve Estetik Sorumluluk



Prof. Dr. Ahmet İNAM
Aşkı yaşamak hem büyük bir belâ hem de büyük bir fırsattır.
Aşk insana bir âfet gibi gelebilir.
Gece yarısı yer sarsılmış, duvarlar, tavan üstümüze çökmüştür!
Elbette yaşadığımız aşksa, salt hormonal bir fırtına, romantik gaflet, karşılığı olmayan kendimize özgü düşlerden oluşmuş bir fantezi yumağı, tuhaf bir “erotomani”* değilse!

Bu sözlerimin aşka bir hakaret, bir entelektüel yukarıdan bakış, insanı tanımaktan âciz, soyut, tepeden inme ölçütlerle ortaya konmuş bir “karikatür” olduğunun farkındayım.
Yine de aşkın “bir ölçüde” denetlenebilir (elbette büyük bir ustalıkla!) bir yaşam enerjisi olduğuna inanırım. Bu enerjiyi harekete geçirebilecek olanaklar geliştiğinde, insanın yeni bir yaşantılar bütünlüğünde yaşama fırsatı ortaya çıkar.
“Dünya dönüşür.”
Bu aşk denilen, kesinlikle kendimizin dışına çıkmamızı gerektiren (en azından balkonumuza!) paylaşmalarla yaşanan, bir algılamala, duygulama, düşünme, eylemde bulunma bütünlüğü, olanaklarımızı keşfe yol açar!
Bir anlama, kavrama, duyma, kısacası bir olma , oluş serüvenidir.
Heideggerci bir terminoloji kullanırsak, varlığın bize kendini sunma biçimlerinden biridir, Heidegger böyle dememiş olsa da.
Aşkla anlarız, biliriz, yaşarız, oluruz, oluşuruz. Bela olsa ne olur?
Anlamak, başımıza bir yığın belalar açmaz mı?
Aşkın sürüklediği bütünlük ( Gestalt !), bir travma anaforuna koyabilir bizi. Çaresizliği, ihaneti, vurdumduymazlığı, kabalığı, sığlığı yaşıyor olabiliriz.
Tüm bunlar yaşadıklarımızdan devşirilmiş, sunulmuştur: İnsana, hayata dair işaretler taşır!
İçimizde paylaşmaktan, paylaşamamaktan doğan olağanüstü bir yaşam enerjisi vardır.
Dönüşüm ( Gestalt switch !) kapıdadır. Yoldadır. Dönüşümün yolda olmasıdır aşk.
Aşık olup da yerinde sayanlara, daha “kötüye”, daha “çirkine” gömülenlere duyurulur!
Aşk enerjisi içimize “çökünce”, ya da içimizde patlayınca aşkın sesi duyulur. (Ben böyle duyulduğunu düşünürüm aşkın sesinin! Sokrates'in Daymon'unun, cinin sesi gibi!)
Üç buyruğunu önemli bulurum (En azından!): Aşk, âşıka şunları der:
1. İnsansın. Çaresizsin. Sınırlısın. Ölümlüsün. Çaresizliğini aşma olanaklarından biriyle karşı karşıyasın. Yaşama eşiğinde bulunduğun aşktır. Paylaşmayı deneyeceksin. Öğren. Yaşa. Antenlerini açık tut.
2. Yaşayabiliyorsan, iki büyük sorumluluğun var aşkta.
Aşkın sorumluluğudur. Bigâne kalanları yakar.
İlki estetik sorumluluktur. Güzelleştirme sorumluluğu. Mâdem ki aşk, bir olanak, bir fırsat, bir tür tinsel ve tensel kayırmasıdır hayatın; bunun bedelini ödemelisin.
Aşkın sana sunduklarına karşı borçlusun. Kime? İnsanlara. Hayata. Elbette sevgiline. Kendine. Nasıl güzelleştirilir aşk? Emekle, bilgiyle, estetik çabayla. Sonuçta bir yapıt, estetik bir yapıt çıkacaktır ortaya. Aşk denen insan yaratısı. Birlikte yarattığımız.
3. Aşk iki kişilik yalnızlık olamaz.
Tüm insanlığa, insanlara karşı sorumludur. Sevgilide insanı severiz, insanlığı. Aşkın etik sorumluluğu aşk enerjisiyle insanlara vermemiz gerektiğini anımsatır bize.
Aşk hem estetik hem etik ödevler verir bize:
Sevgilini severek insanları sev. Kendi bencil dünyandan çık, duvarlarını yık.
Birlikte dönüşümler yaşamayı öğren. Yarattığın aşk yapıtı, insanlığın estetik yaşantılar tarihinde yer alsın. İnsanların daha güzel, daha hakça bir dünyada yaşamaları için çaba göster. Çünkü aşıksın. Çünkü sorumlusun.
Çünkü borçlusun.Gönlünde aşk varsa,insanlara gönül borcun var.
Aşk kolay değil. Bir gün insanlar bu enerjiyi dönüştürmeyi öğrenecekler.
Kendi içine kapalı topluluklarla sınırlı mistik bir yaşantı olmaktan çıkacak.
Erotik görünümünü kazıyıp arkalarındaki insanı yakalamayı hiç değilse şimdikinden daha fazla insan öğrenecek.
Aslında kuşkularım çok.
Yine insan, aşk adına bir yığın bayağılık yaşayacak.
Uyanık romancılar, sanatçılar bu işten çok para, çok ün kazanacak.

Olsun, yine de düşlerimize, umutlarımıza, beklentilerimize şimdilik karışan yok.
Ağustos 2004, Foça

Pazar, Ocak 20

elin değil elin


Elin değil elin.
İkimizin.
İçime uzat.
Beşimizin, onumuzun, hepimizin.
Varlığın eli. Elin. İçime uzat.
Elin senin.
Sen sen olduğun,
sende cihan olduğu,
cihan sana sığmadığı için.
Elini ver bana.
Elimi al benden.
Elini elime kat.



Prof.Dr.Ahmet İnam

yaşamak, okuyabilmektir yaşadığını

Prof.Dr.Ahmet İNAM
Okuyunca artık, görebiliyorsun dipsizliğinin dibini, mânâ yokluğunu sözle kapatmaya çalışan edepsizlerin.
* * *
Okumanın okunun kanattığı yaradan akan kandır, bu sefillik metinlerinden ayrılık şerbeti.
* * *
İnişi olmayan bir yaşam yokuşunda, metnime okur gibi okur bakışında.
* * *
Bir pastasın beyaz pantolonunla. Yuvarlak. Sana okudum. Ve yedim.
* * *
Pencerenden kırlangıçlar. Yaz sonu. Sevdâ terinin buharında teninin gizemli alfabesi. Sana okudum. Ve yedim.
* * *
Nasıl çıkılsındı? Sevişme merdiveni. Kuşlar ki onları sen doğurdun. Tohumumdan. Tohumu sana okudum. Ve yedim.
* * *
Sana okumak. Seni okumak. İnsan gibi inlemeyen kitaplar okumadım hiç. Okuduğum her kitap tendi. Tenindi. Yumuşak karnındı, göbek deliğindi. Sana okudum. Ve yedim.
* * *
Okumak bir şehvettir ve şevktir. Sevişince anlıyorum, anlamını kelimelerin. Okumak, geri gelmektir ana rahmine. Bismillâhla yeniden doğmaktır. Ebedi kalçalarına senin. Sana okumaktır ve yemektir seni.
* * *
Yahut da şöyledir: Boynumu dişlerine uzatarak "Ye beni", "Oku beni", "Yut beni" demektir. Yenilmektir okumak. Sevdânın mütebessim cadısına. Cadısınca.
* * *
Ama nasıl unuttum çıkınca ruhunun çatısına: "Aç tenini ben geldim. Kapılarını, pencerelerini, bedeninin. Ruhunu havalandırmaya geldim. Aç sayfanı ben geldim. Kendini bana okut."
* * *
Girişti içlerimiz. Bacalarımızdan tütüştük. Sonra bana elma soydun. Çekirdiği cilveli bir kayısıydı ağzımda. Metnin. Tenin.
* * *
Sonra yazımı çilek reçeliyle yuttun. İncir soyup alın yazıma yedirdin. Biz birbirimizi okumakla ünlendik. Ruhlarımızı tatile gönderip, tenlerimizi sevişme hamamında kaynar şaraplarla yuduk.
* * *
Okuduk. Evren yanımıza geldi. Okuduk, geçmiş şimdiledi. Okuduk başımız göğe erdi. Yıldızlara çiçek ektik.
* * *
Teninin elifi aklımı alıyor. Kalbim, bakışlarının ateşiyle fokurdayıp bu sayfadaki satır aralarına dönüşüyor.
* * *
Ben bir kitabım. Sen bir kitapsın. İkisi aynı yatakta kalem olup hayatı yazıyor. Beyaz pantolonlu pastaydın. Yuvarlak. Seni üfledim. Okudum. Ve yedim.
* * *
"Afiyet olsun"umdun. Oldun. Kolay okunan zor bir kitap. Buyurdum. Seni içtim. Okudum. Senden geçtim. Hadi bana eyvallah.Hadi bana hoş geldin.Sayfana. Satırlarına. Beni kitabının okyanusunda yüzdür.
* * *
Bacaklarının arasında dünyanın en eski kütüphanesi.
* * *
Ruhun teninin cildi. Tenin başucu kitabım. Ruhun teninin hapishanesi. Gemiyle gidiliyor, göğüslerine, aktarmalı. Tenini ruhunun altın kafesinden kurtarmak için, seni üfledim. Okudum. Ve yedim.
* * *
Kitaplar aradım. Kitaplar aramak için kitaplar. Sonunda seni buldum. Kitap kutbunda buz kıran. Kitap öte okumasavar. Seni buldum. Kağıtyırtan. Sözbozan.Kitapları teninin ısısında yaktım.
* * *
Kitapları ektim. Bahçene. Yıldızlar bitti.
* * *
Okuma kuşu virân olmuş kalbimde susmuyor.
* * *
Susma kuşu ma'mur beynimde okuyor.
* * *
Okudukça anlam balıkları daha derinde yüzüyor.
* * *
Kitap olsam, yâre varsam. Gözünün nuruyla dolsam.
* * *
Söz elbiseni giy. Okuma aynamda taran.
* * *
Yazı pergelimin bir ayağı gözünün nurunu kesiyor.
* * *
Aşk ateşlerinin yandığı yazı evimde, ilâhî bir fırtınadır beni okuyuşun.
* * *
Yazı kandilimden evrenin dehlizlerine ulaşan gölgeli ışıkta, daha da örtünür tenini saran perde.
* * *
Lûgatine bak, derindeki çelişkilerinin; yazımdan vuran ışık karartınca seni.
* * *
Yükü hafiflerin sayfasından, dehlizlerden söz taşıyan katırlara bindirin beni. Muamma suyunu okuma kuyusundan çekin.
* * *
Çünkü bulutundan yağan harflerle sırılsıklam girdim koynuna.
* * *
Sözümden sevdâ uçtu, sır âlemine göçtü; sanmayın okur sarhoş, şarabı yazım içti.