bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: SİİR'SEL
SİİR'SEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SİİR'SEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 2

BAŞKALARININ ESKİSİNİ GİYENİN ŞARKI'sı



Satın alınmış düşleri, bıkıp fırlattığınızda
Ardınıza bakmayın
Oradayım.
Ayışığında bir öpüşme düşü,
Eskitilmiş bir kadife bluz, sim işlemeli
Ve yenilenen balayı, dantel askılı
Yaramaz işime... ben üşüyorum.
Sıcacık bir şey gereken
Düşlerime.

Yarım bırakılmış çorba,
Geri çevrilmiş biftek ve "ihanet" yabancı bana
İnce topukları yaz takunyalarınızın.
Bana kalın, yıkanmayan dayanıklı
Akrabalar kadar tanıdık bir şey gerek
Rengi de, rengi de olmalı elbet
Yıpranmışlığımı örten.

Dokunduğumda çocukluğumu düşündüren
Gençliğim gibi sırrı açıklanmaz
Kumaşlar satılmaz çarşılarınızda.
Ağrılarıma göre tasarlanmadı giysilerinizin boyu.
Bir korkuyu tanırsınız yalnız.
yaşlanmak ve bırakılmak.
ben de çeşidi var,
Ama bitişmiyor sizinkilerle,
Sevgiden doğuyor çoğu.

Paramın yettiği bu tezgâhta
Satılan eskileriniz
Ellerim değdikçe soluk alıyor
Eskiyen siz misiniz?

Sennur Sezer

Salı, Haziran 16

köprüden önce son çıkış

bu gökkuşağı bile betondan kent
- ki çoğu zaman tenha -
ve yüreğimdeki çiçekleri umursamazsızın beni
çiğneyen arabalar, yollar ve bu kalabalık;
öylesine yaşamak mesaisinde hep
ve her görüşümde yollarda mutlu yüreğimi
ürküten, içimdeki mavi gözlü çocuğun en güzel
oyuncağını:
düşlerimi inciten, ağızlar dolusu ve
en büyük harflerle "kural" diye bağıran o malum uyarı:
köprüden önce son çıkış

görülesi değil midir ötesi köprünün...
ya bir kalp atımı kadar yaklaşacaksam
aradığım her ne ise' ye...
ya düşlerimin en cesur kuşu konmak üzereyse
düş bahçemin ekinine...
yarını bilmemekteki o gizemli cazibe değilse
tüm acıları ve acımasızlığına rağmen
"yaşamak güzel" dedirten, söylesene nedir?
ya köprünün sonundaki geceyse çaresi
fırtınalar vadisinde yalnız bir kır çiçeği
küskünlüğümün...

"köprüden önce son çıkış"
yaşamakla örselenmiş tüm yüreklerin
saklı ve sinsi kaygıları...
kabusları, yani sevmek korkaklığı!
düşlerime senaryo yazmaktan ürken, hayata ve
onu yaşamaya erkenden kırık not vermiş,
aşkın mutluluğun-delinin kuyuya attığı taşların-
tek ve doğru bir açıklaması olduğuna
inanmış yüreklerin kuralları...yasakları...
"doğru"ları . . .

doğru nedir anlatsana!
nasıl yaşar, neyle beslenir?
bencil mi yoksa sevecen midir?
gözleri var mıdır mesela
ve varsa bile seninkiler kadar güzel midir?

artık çok geç; köprüdeyim
arıyorsam, arıyorsam yanıtları
soruyorsam ve sorguluyorsam
ve bir anlam olmalı diyorsam her çarpışında yüreğimin...

yaşamak zor bi oyun!
sen, şarkılar söylemeye devam ettiğim,
benimlesin biliyorum.

düş tarlamın,
kuralsız, yasaksız, doğrusuz bahçemin ekini
nerdesin?

Feridun DÜZAĞAÇ

Pazar, Mayıs 10

Kitlelerin Dehası


Ortalama insanda
Herhangi bir günde herhangi bir orduya
yetecek kadar ihanet,
nefret, şiddet
ve saçmalık vardır.
VE Cinayet konusunda En Becerikliler
Cinayet Karşıtı vaaz verenlerdir
VE Nefreti En İyi Becerenler
Sevmeyi Vaaz Edenlerdir
VE-SON OLARAK-
SAVAŞI EN İYİ BECERENLER
BARIŞ VAAZI
VERENLERDİR

Tanrıyı Vaaz Edenlerin
Tanrıya İhtiyacı Var
Barış Vaaz Edenlerin
Huzuru Yok
SEVGİYİ VAAZ EDENLER
SEVGİSİZDİR
VAAZ VERENLERDEN SAKININ
Bilmişlerden Sakıının.

DURMADAN
KİTAP
OKUYANLARDAN
Sakının
Yoksulluktan Nefret Edenlerden
Ya da Gurur Duyanlardan Sakının
Övgü Göstermekte Hızlı Davrananlardan SAKININ
Karşılığında ÖVGÜ Beklerler

Sansürlemekte Hızlı Davrananlardan SAKININ
Bilmedikleri Şeylerden
Korkarlar

Sürekli Kalabalıkları Arayanlardan Sakının;
Tek Başlarına
Bir Hiçtirler

Ortalama Erkekten
Ortalama Kadından
Sakının
Sevgilerinden SAKININ

Sevgileri Vasattır, Vasatı
Aranır Dururlar
Ama Nefretleri Dahiyanedir
Nefretleri Seni Beni
Herkesi Öldürebilecek Kadar
Dahiyanedir.

Yalnızlığı İstemezler
Yalnızlığı Anlamazlar
Kendilerinden Farklı
Herşeyi
Yoketmeye
Çalışırlar

Sanat
Yaratamadıklarından
Sanatıı
Anlayamazlar
Yaratma Başarısızlıklarını
Dünyanın Beceriksizliğine
Yorarlar

Kendileri Tam Sevemedikleri İçin
Senin Sevginin
Eksik Olduğuna İNANIR
VE SENDEN
NEFRET EDERLER

Ve Nefretleri
Parlak Bİr Elmas
Bir Bıçak
Bir Dağ
Bir KAPLAN
Bir Baldıranotu Gibi
Mükemmeldir

En Usta Oldukları
SANATTIR
NEFRET!

Charles Bukowski

Pazartesi, Nisan 13

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI

sana bir yer arıyorum
raflardan, aynalardan, dudak boyasından
öteye düşüyorsun

en naif dizelerimi esirgiyorum
insanlığımı aldırdığım
günlerden bitkin
kaçak ayak izlerim
ve sende buluyorum
en yakışır yerini

endamının
cesetleri kanıyor
kıpkırmızı
ellerimde kız kaçıran
çığlığı boynumda borçlu
kalakalan

kaçak kan izleri
gözlerini çağırıyorum
aniden
kanı donduruyor
gözlerime bakıyorsun
uzun uzun
kızıl deniz eriyip
ikiye ayrılıyor
bildiklerimi yalanlıyorum
ve tüm tarih yazıcıları
şairleri ve ilim irfan elçilerini

dervişlere yaklaşıyorum
gözlerini bekliyorum
ezan uzak kuran tuzak
kutsal dairelerim
tapınaklarım ayaklarıma dar
göğe merdiven
yere yediveren

seke seke yalnızlığım
oyunuma uygun bir taş arıyorum
buluyorum
içimden içime
savurup o taşı
çizgilere basıyorum
gözetleme kulesi boş
oyunuma yandaş
bir çift yaramaz çizgili çorap
vaktimi aşıyorum
akşam ezanını kaçırmış
sabah vaktinde
aniden
duymuşum evin özlemini
babamı unutmuşum
sokak sokak koşmuşum
seke seke telaşım
çok hızlı koşmuşum
düşmüş dizim
cebimden dökülen taşlardan
aşırıp
gölgemi bulmuşum
düştüğü yerden
dizimdeki yaranın
kabuğunu sıyırıp
ayağa kalkmışım
ve gölgem gözlerinmiş
bakmışız yan sokağa
iki çift çizgili çorap
dizlerinden akan
kana rağmen
koşmuşlar yan sokağa
sek sek oynamaya
yol boyu taş topla
yere yediveren başım
cebimde hiç kalmadı

gözlerin

sek sek taşı

gök merdivenimin

SİNEM KOYUN

Salı, Aralık 16

AĞIR ÖLÜM



















Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,
her gün aynı yoldan yürüyenler
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,
giysilerinin rengini değiştirmeye
yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar,
beyaz üzerinde siyahı tercih edenler,
gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran
bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür
işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler,
bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar,
okumayanlar,
müzik dinlemeyenler,
gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler,
kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler,
ne kadar şanssız oldukları ve
sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar,
daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler,
bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar,
bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,
anımsayalım her zaman:
yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Aksoy


Çevirenin notu: Şiirin son tümcesini, Rimbaud’nun “A’laurore, armes d’une ardente patience nous entrerons aux splendid villes” (“Şafak kızıllığında, ateşli bir sabırla silâhlanmış olarak gireceğiz o muhteşem kentlere”) dizesinden esinlenerek yazmıştır Neruda.

Perşembe, Eylül 18

Deniz Türküleri

Baş ağrısı değil bu şakaklarımda zonklayan 
Bir kalp ağrısı ki 
Kahpe faklar ortasındayız 
Sağım art niyet 
Solum sevgisiz yürek 
Önüm vurgun 
Arkam kanlı kör bıçak 
Baş ağrısı değil bu şakaklarımda zonklayan 
Beni can evimden vuran 
Bir kalp ağrısı ki 
Kirli eller tetikte 
Kara yürekler takipte 
Ben sorgusuz 
Sen sualsiz 
Kahpe faklar ortasındayız 
Dostluk Kaf dağının ardında isimsiz 

Sevgi 
Ulaşılmaz bir erdem sanki 

Bin ölüm 
Yürek üç kuruşluk sahibinin sesi çalar hep köpek marka 
Kafa uçurum 
Düşünce şarampol 
Bir baş ağrısı değil bu şakaklarımda zonklayan 
Bir kalp ağrısı ki 
Hangi dala el atsam 
Kırılgan 
Bir dipsiz kuyu 
Okyanus sanki 
Kirli 
Ve de hep kara 
Hep pasak 

Satmak 
Satılmak beş para 

Kara çalmak 
Adam olamamaksa bedelsiz 

Bedelsiz 
Sen 
Ben 

Ve de sevgiler aşklar vurgunda 
Acımasız 

Sevgisiz 
Karanlık ayaklar altında tüm mavi beyaz yürekler 

Kör ve kahpe 
Hep bir yasakta 

Ve benim 
Anlımda 
Bir dağ ateşi 

Hep inadına 
Dilimde tehlikeli 
Deniz türküleri 

Aklım Spartaküs 
Aklım Che 

Bir Arap kısrağının yelelerinde takılı yüreğim üstelik 
Rüzgârlarında asi. 

ÖZAY SAĞLAM

Perşembe, Eylül 11

DURUM ŞİİRLERİ

Yoksa ben ölmek yerine
'durum şiirleri'mi yazsam???

1
İhanetler silsilesinden geçtim
Ne aşk, ne arabesk sevgilim
Ben gerçekten kederdeyim

2
Mart yine soğuk geçti, uzadı sakallarım
Düşman gibi bilinen tarafların ortasında şaşırıp
kaldım
(Eski yoldaşlarım,
Yargısız infaz timleri,
Ve bir de kirletilen doğanın sayrılık melekleri
Üçlü bir ölüm çaprazına aldılar beni...)

3
Ne zaman düşünsem aynı
Ne zaman üşürsem yağmur yağar
Yoksullar koşar sokakta,
Şimşek üstüne yıldırım,
Yıldırım üstüne şimşek iner başıma

4
Sokaklar umutsuz dolaşılmıyor
Şiir desen işsiz ve aç yazılmıyor
(Bozkırda da öyleydi
Yalnız kaldığımda
İki dağ arasında aç ve umarsız
Sular beni çekerdi
Orda; kille yıkanırdım başıboş akan kül nehrinde
Dorukları kimin için boyardım şehvetin kızıllığına
Belli değil sevgilim;
Ben neleri sevmişim, kimlere bağlanmışım bilir miyim
Şimdi ama, tek şey varsa bildiğim;
Ormandaki kuşlarına aşıktım,
Tıpkı tutkunlara edilen ihanetler gibi,
Baharlarına doyamadan ayrıldım
Bütün ömrüm
Ufkun o tatlı renkleri altında geçecek sanmıştım...)

5
Uzun yıllar bu şehirde
İşsizlikle iş arasında gidip geldim,
Cebim para görmedi,
Hangi sofraya baktıysam,
Gözüme emeğin teri kaçtı, yememe gerek kalmadı
Hangi özneye bağlandıysam
Sonunda öteki eliyle beni tokatladı,
Açtığım musluklar
Yüzüme çarpacak bir yudum su akıtmadı...
(Geçtiği yollardan sadece toz çıkarırdı araçlar
Şimdi yağmurda bile koku var;
Mıncıdı çöp, mıncıdı toprak, mıncıdı beton yığınlar)
Evler sokaklar küçüldükçe insanlar iyice domuzlaştı
Okullar paralandıkça medreseler mantar gibi çoğaldı
İşportaya düşmüş bir mal gibi
Caddelere serer oldum kıldığım bütün namazları

6
Dedim ya şiir
Umutsuzken yazılmıyor sevgilim
(Kitaplara bakarken Beyoğlu sahaflarında
Müslüman bir matbaacı
Abi gel hele, gel otur dedi
Sanki benden yüz yıl önce doğmuş gibi;
Biz seni tanırız, yetmedi mi kitaba verdiğin para
Sen işçi değil efendi olacak adamdın ama...
Madem ehli İslamız
Madem birbirimize yardım için varız, dedi,
Ve benzeri bir sürü kocakarı öğüdünden sonra;
Sigortasız bir şapka geçirdi başıma.
Aslında şapka mıydı geçirdiği, kazık mı belli değil,
Belli olan tek şey varsa sevgilim, geceyi gündüze kararacağım
Ve örtüldüğüm bu çöplüğün altında
Sonuna kadar senin için çırpınacağım...)

Sevgilim,
Ah benim yanlışlarım yüzünden, asyada
Ölümünü bile örgütleyip öyle örten sevgilim
Keşke ölmeseydin, keşke ölmeseydin
Sevgilim bu yaştan sonra gulyabani
Bukalemun ve hayalet gibi
Nasıl gezersin bu şehri, nasıl gezerim...

7
Çekin üstümden, bütün ışıkları çekin
Yönümü saptayamıyorum öğle vaktinde bile
Güneş değil batışa sürüklenen benim
Karanlık bir hücreye hapsedin beni
Orda
Işıkla gölgeyi karıştırıp
Resimle yapmalıyım bir zaman
Karda izi okunmayan giz'li bir ceren
Ve sokak fırtınalarında uçmayacak kadar
(Belki bir yer altı kayası gibi) ağır olmalı resimdeki kadınım
Olmazsa simler çekmeliyim üstüme
Bütün aşıklar öldü, bütün aşklar kirlendi madem
Aşksız ve kadınsız
Gebermeliyim bu şehirde

Sabah şebnemi kadar kısa olmalı hikayem
Kürdistan'da kirletilen masum aşiret kızı
Ve dağda düşmüş bir gerillanın kesilmiş hızı gibi
Benliğinizi sarıp, iliklerinize kadar titretmeli sizi

Su istedi, toprak istedi deyin, kurumuş çiçeklerine
Bir kuyu açabilseydi,
Bir kova, çıkrık olabilseydi
Sorabilseydi kuyunun başına gelen herkese
Sorabilseydi
Mutluluk taşırdı onu bizlere...

8
Ne kadar düşünsem aynı
Ne zaman üşürsem yağmur yağar
Yolum değilse bile sevgilim
Benim sonum belli
Sevginin ince tülüyle sarmadıkça ben seni (sen beni)
Yine kana düşerim hiç yoktan
Yine davalar açılır aleyhimde...

Soysal EKİNCİ

Pazar, Ağustos 17

AŞK 3 KİŞİLİKTİR

yüzümde metresine dantelli don almış
taşralı tüccar mutluluğu var 
yüzümde kırık bir şişeyi andıran 
yanık izi var baba beni tahrik et 
yaralı bir kuşun yanına göm beni
tek koluyla savaşarak tarihe geçen 
bir halk kahramanı gibi abart kendini

acı dediğin yaşadıklarının izi değil
yaşamayı ıskaladıklarındır asıl
baba beni ahşap bir ev gibi düşün
yıkık dökük bir han gibi
uyurken saçımı okşa, uyanınca kundakla

herkes bilir; iki kişi sohbet edebilir ancak
bir kişi daha girmezse hayatlarına
aşk falan yoktur. aşk üç kişiliktir baba
cinayet içinse yüzlerce kişi gerekir

metresine molotof kokteyli taşıyan
pis bakışlı kambur bir oğlan kadar mutluyum
dönmemi bekleme boşuna, vuracaksan
sırtımdan vur beni baba
ne yana dönsem arkamda kalıyor hayat
ne yana dönsem sütü taşırmış
bir kadın telaşı: yüzüme bak baba;

sapından koparılmış gül kırmızısı

ALTAY ÖKTEM

BEN BU ŞEHRİ birgün SANA ANLATACAKTIM

kel kadınlar tanıdım insafsızca
her sokak başında bir ekip otosu vardı
kaç paraya öpüştük durduk asitli homojen
ne çok insandılar öyle yıkılası acılı
öyle kırkayak kimlikli. sahi,
bana ait bir sürü sevgiliyle dolaşırlardı!

dolaşırdı ayaklarım - babam kimdi, belki
birikimler yalnızca, yalnızca itilişler!
annem: o, yalnızlığım olacak!
sarhoş çocuklar gibiydim, dirilen bir ceset
gibiydim - yüzümde bir gri saten bıçak! saat bozuk
gibiydim, imdat polis gibi! saçmalayacak gibiydim
beni bir bıraksanız, ah bir bıraksanız,
ödünç bir tutku, özürlü bir rüzgar misali
dağılıp gidecek gibiydim!

oğlum eşkalim istanbul, yine katildi. kızım
son vitrinin son beyaz gelinliğinde!
yaşları, toplasan en fazla on üç, on dört
en azından milattan önce yirmi! bir zaman
efkarla makyajını tazeledi içimdeki ölü helvası
ölü helvası ve kör çiçekler satan çok kalibre çingene!
ve horgörülen aşklar bazen sahte.. abazan..
biraz daha öpüşebilsek, ah bir de
öpüşmeleri, sevişmeleri, logaritmayı bilsek
alkol komalarımıza hafif inceden
profesör bir zencefil kokusu inecekti!

kel kadınlar tanıdım insafsızca
her sokak başında bir ekip otosu vardı
hatırlar mısın, yazmıştım sana, her otel odasında
filtresi bekaret kanıyla lekeli
yanan bir orospu sigarası. ah, göğsüm,
sen, kurşuna dönmüş zalim gözlerle
delik deşik edilmiş bir erkek fanilası!

delikanlılığım aşka aç
aşka muhtaç
aşka mecburdu!
ve yüreğim!
yaşlandıkça memeleri sarkar oldu!
bana bir haller oldu / bana filmler bir tuhaf olur!
sarkaçlar bana pek bir dar oldu / kuyular pek bir sığ olur
bakın! kızkardeşim gitti gecenin dul eşi oldu
abim miyop dudaklarıyla kendi yılanında küçülür küçülür mahfolur!
ah! çıtır hüznüm, asil acılarım, dikkat edin!

istanbul bu! genç bedenlere aç
dinç cesetlere muhtaç
hürriyete mecburdur!

Küçük İskenderbir gün belki hayattan - cem karaca

Ben Bu Şehri Bir Gün Sana Anlatacaktım

Kel kadınlar tanıdım insafsızca
Her sokak başında bir ekip otosu vardı
Kaç paraya öpüştük durduk asitli homojen
Ne çok insandılar öyle yıkılası acılı
öyle kırkayak kimlikli. Sahi,
bana ait bir sürü sevgiliyle dolaşırlardı!

Dolaşırdı ayaklarım - babam kimdi, belki
birikimler yalnızca, yalnızca itilişler!
Annem: O, yalnızlığım olacak!
Sarhoş çocuklar gibiydim, dirilen bir ceset
gibiydim - yüzümde bir gri saten bıçak! Saat bozuk
gibiydim, imdat polis gibi! Saçmalayacak gibiydim
beni bir bıraksanız, ah bir bıraksanız,
ödünç bir tutku, özürlü bir rüzgar misali
dağılıp gidecek gibiydim!

Oğlum eşkalim İstanbul, yine katildi. Kızım
son vitrinin son beyaz gelinliğinde!
Yaşları, toplasan en fazla on üç, on dört
en azından milattan önce yirmi! Bir zaman
efkarla makyajını tazeledi içimdeki ölü helvası
Ölü helvası ve kör çiçekler satan çok kalibre çingene!
Ve horgörülen aşklar bazen sahte.. abazan..
Biraz daha öpüşebilsek, ah bir de
öpüşmeleri, sevişmeleri, logaritmayı bilsek
alkol komalarımıza hafif inceden
profesör bir zencefil kokusu inecekti!

Kel kedımlar tanıdım insafsızca
Her sokak başında bir ekip otosu vardı
Hatırlar mısın, yazmıştım sana, her otel odasında
filtresi bekaret kanıyla lekeli
yanan bir orospu sigarası. Ah, göğsüm,
sen, kurşuna dönmüş zalim gözlerle
delik deşik edilmiş bir erkek fanilası!

Delikanlılığım aşka aç
aşka muhtaç
aşka mecburdu!
Ve yüreğim!
Yaşlandıkça memeleri sarkar oldu!
Bana bir haller oldu / bana filmler bir tuhaf olur!
Sarkaçlar bana pek bir dar oldu / kuyular pek bir sığ olur
Bakın! Kızkardeşim gitti gecenin dul eşi oldu
Abim miyop dudaklarıyla kendi yılanında küçülür küçülür mahfolur!
Ah! Çıtır hüznüm, asil acılarım, dikkat edin!

İstanbul bu! Genç bedenlere aç
dinç cesetlere muhtaç
hürriyete mecburdur!

Küçük İskender

Pazar, Temmuz 20

EĞER


Eğer göz bebeklerin yaralanırsa,
bir daha aynı gözle bakamazsın dünyaya.
Baktığın her şeyin kötü yanını görmeye başlarsın.
Saklı kalmış pislikler bile kaçmaz gözünden.

Elif Şafak
Mahrem

Cuma, Temmuz 18

YALNIZLIK BİRAZ DA;

Bugün ve yarın ve sonraki gün...
Afili Yalnizlik - Emre Aydin
Kahvaltı yapacaksınız bir başınıza ya da yanınızda birileriyle.
Arkadaşlar, aile bireyleri
ve belki eskimiş sevgilerinizin sahipleri olacak karşınızda.
Şeker karıştıracaksınız bardağınızda.
Gözünüz dalacak masanın üzerindeki ekmek kırıntısına...

Vapura bineceksiniz, otobüsten ineceksiniz.

Simit alacaksınız,
gazete sayfaları çevirecek,
fal bakacaksınız bilgisayarlarınızda...

Uzun sıkıntılar vermiş şeyleri bitiremiyor olmakla
her şeye yeniden başlayabileceğinizi
sanmak arasında bir fark olmadığını fark edeceksiniz.

Siz silmek isteseniz bile
hafızanın kalıcı mürekkebi yıpratmış olacak
kalbinizdeki ak parşomeni...

En olmadık anda geri tepecek hainlikler.

Anlayacaksınız;
hiçbir şey eskisi gibi olmayacak bir daha...

Çekip gitmek en güzeliymiş gibi gelecek
ama çekip gidemeyeceksiniz...

İşiniz,
alışkanlıklarınız,
derme çatma düzeniniz,
çocuklarınız,
toplumsal korkularınız;
hadi ataletiniz diyelim hepsine;
izin vermeyecek size!

Başkalarının felaketinde teselli bulacaksınız.

Onlar kadar alçalmadığınızı düşüneceksiniz.

Onlar kadar rezil, kepaze olmadığınızı.

Onlar kadar başarısız olmadığınızı...

Ortalama yaşamınıza sığınıcaksınız.

Hayatla ilgili onca fikri varken uygulamada sınıfta kalmış her bilgiç, başarısız insan gibi derin mutsuzluklar içinde sadece eleştirebilen bir taslak olarak kaldığınızı fark edeceksiniz belki bir gün...

Ya da...

Göze alacaksınız kendinizi.

Kendinden başka düşman yoktur çünkü.

Severken de
dövüşürken de
kendinden daha çok yaralayamaz hiç kimse ve hiçbir şey bir insan zihnini...

Verdiğiniz onca açığa ve gösterdiğiniz bütün zayıf noktalarınıza, içinizden çıkmış hainlerin topuğunuzdan vurulacağınızı bildiklerini bilmenize rağmen yola çıkacaksınız.

Sırtınızdaki bıçak kesiği soğumaya başladığında emin olun en çok o zaman acı duyacaksınız.

Ama bildiğiniz gibi iyileşecek yaranız.

Sokaklardan arabalar geçecek,
mevsimler dönüşecek,
yeni şarkılar söylenecek,
birileri ölecek,
birileri doğacak...

Ama en çok o zaman seveceksiniz kendinizi...

Hiçbirinin bir önemi olmadığını anladığınız anda...

Ne düşman sandıklarınızın
ne de aynı yanda olduğunuz savaşçıların
ne de sebeplerinizin yani...
O idrakin başlama noktasında bitecek telaşınız...

Siz de biliyorsunuz aslında...

Nedenleri, niçinleri, zayıfları, çürümüşleri...

Hepsini...

Hepsini...

(...)
Bilinmesin;
yalnızlık biraz da,
her şeyi bilmenin ta kendisidir.

Hasan Ali Toptaş
Yalnızlık adlı kitabından alıntı'dır.

Pazartesi, Haziran 23

Boris Vian

Bir diş gibidir yaşam,
Ne olduğu düşünülmez ilkin,
Öğütmekle yetinilir.
Bir de bakarsınız çürümüş bir gün,
Sızlar, önemsenir.
Kaygı, özen, bakım…
Ve tamamen iyileşebilmeniz için,
Koparılıp alınması gerek elinizden yaşamınızın
_______________

"Çiçekçi dükkanlarının hiç demir kepenkleri olmaz.
Kimse aklına getirmez çiçek çalmayı."
_______________

kan kırmızı yasam
kan içinde doğurur bizi analar
ve yaşam boyu tutarlar
etten bir şeride bağlı kıpkırmızı
büyürüz kafeslerde
çiğneyerek yaşarız kanlı kanlı
koparıp beşiklerin kenarına asılan
meme parçalarını
kana bulanmıştır her yanımız
ve sevmediğimiz için görmeyi bunu
dökeriz başkalarının kanını
tükenecek günün birinde
özgür kalacağız...

_______________

yalnızlıktır dininiz
örneğin bir trenden
istediğiniz yerde ininiz
________________

Pazartesi, Haziran 9

Adem ve Havva

Adam ve kadın bir ömür boyunca
Paralel çizdiler!
Aynı yapılardan çıkıp
Aynı sokaklardan geçip
Aynı caddelerde gezdiler.
Hiç mi
Birbirine aykırı düşmek istemedi
Bu iki çizgi?
Hiç mi birbirlerini kesmek geçmedi
İçlerinden?

Ben orasını bilmem.
Bildiğim
Günlerine birlikte başladılar
Birlikte bitirdiler
Aynı çarşaflar üzerinde
Birbirlerine paralel
Gecelerini birlikte geçirdiler.
Hiç mi içlerinden zig-zag çizme isteği
Geçmedi?
Gerçekten bu iki çizgiden hiç biri
Salt ötekisine dikey olsun diye
Kendisini asmak istemedi mi?
Ben orasını bilmem.
Bildiğim
Bir ömür boyunca
Aynı tavır aynı yüz.
Aynı vücut, aynı ses.
Aynı koku, aynı nefes.
Hiç mi yalnız kalmak isteği
İliklerine işlemedi?
Hiç mi öğürmek gelmedi içlerinden?
Ben orasını bilmem.
Bildiğim
Bu iki çizgi
O raydan ayrılmadan, kömürlerini bitirdiler
Yitirdiler ömürlerini
Bir cehennem azabı içinde yitirdiler
Hiç mi elleri
Birbirinin elinden başkasına değmedi?
İçlerinde bir kez olsun
Başkalarıyla paralel çizme tutkusu
Filizlenmedi mi?
Ben orasını bilmem.
Bildiğim
Sonsuzda bile birleşmedi bu iki çizgi
Toplum birbirine paralel mezarlara yatırdı
Bu iki cinsi.
Yani bu iki çizgiden
Hiç biri
Hiç özgürlük nedir, mutluluk nedir bilmedi mi?
Ben orasını bilmem.
Peki bu köleliği
Kendileri mi istedi ki?
Değilse bunun sorumluları kimdi?
Ben orasını bilmem dedim.
Bildiğim
Bu iki çizgi
Birbirine zincirliydi.Adam (Alaeddin) ŞENEL

Çarşamba, Mart 12

Muhabbet

  • Şair Arif Damar ile bir röportaj'dan alıntılar....

    Yasemin Arpa'nın ntvmsnbc'de yayınlanan bu söyleşisinden Arif Damar'ın diğer şairler ile ilgili şaşırtıcı açıklamaları;

    HASAN İZZET DİNAMO

    Nazım Hikmet’le partinin arası açıktı. Onu koymak istiyorlardı. Partili ağabeylerim bana Dinamo’yu daha büyük şair diye kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Ben hiçbir zaman şikeye gelmedim. Ben Nazım’ın lirik şiirlerini severdim. 18 yaşımda Taranta Babuya Mektuplar’ı, Şeyh Bedrettin Destanı’nı ezbere okurdum. Kuvay-ı Milliye’yi -bana illegal yollarla gelmişti- ezbere bilirdim. Çok da kolay ezberlerdim.
    Bazı toplumcu görüşteki şairler yalnız toplumcu şairleri, Nazım Hikmet’i falan okurlar. Ben hepsini okudum. Hatta ben Antalya’da yaşayan şair Metin Demirtaş’a Turgut Uyar’ın şiir kitabını gönderdim. Bana tepki gösterdi; ne diye bu kitabı gönderdin dedi. “Dünya’nın En Güzel Arabistan’ı”nı. Halbuki Turgut büyük bir şairdir.


  • ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

    Şairin, şirinin kalitesine bakıyorum. Ümit Yaşar’ı ne diye okuyayım ben? Halim Yağcıoğlu yok bilmem Baki Süha Edipoğlu, niye okuyayım bunları? Şimdi ben yabancı şairleri okuyorum daha çok. Ama Türk şiirinde de büyük şairler var; Dağlarca olsun, Melih Cevdet olsun, Oktay Rifat büyük şairler. Turgut Uyar, Cemal Süreya… Edip’i ben sevmem.


  • ATİLLA İLHAN

    Attila iyi şairdir ama MİT ajanıydı o. İyi şiirler yazdı ama sonradan şairlik önemli değil falan gibi laflar etti. Yani düşünce adamı olmak filan gibi böyle şeyler…
    Şimdi bakın, Onun cenazesine Muhsin Yazıcıoğlu geldi. Büyük Birlik Partisi Başkanı. Generaller geliyor falan. MİT ajanı canım, MİT’tendi.
    Şimdi bunun MİT’ten olduğunu Şükran Kurdakul biliyordu.

    Bu bilinebilir bir şey mi, sadece sezgidir…
    Tabii tabii. Melih de biliyordu canım. Ta gençliğinden beri. Bunu yarım asır evvel Demir Özlü söyledi, maaş alıyor diye. Ferit Edgü biliyormuş o zaman. Ben hatta sonradan tekrar Demir Özlü’ye telefon ettim Türkiye’de olduğu zaman, tabii dedi öyle dedi, Ferit de bilir bunu dedi.
    Şimdi bu Paris’e gidiyorum falan diyor ya -Yeni Jöntürkler Birliği vardı, onun kurucusu da benim arkadaşım- onlar hakkında rapor vermek için gidiyor oraya. “Daha neler yaptı” dedi Ferit bana. “Bir gün Demir’le gelir anlatırım sana” dedi. Neyse yani… Ama yazık yani, yetenekli, çalışkan, çok ta kibardı. Mesela onun ‘Bıçağın Ucu’ diye bir romanı vardır, tam anti komünist bir kitaptır o. Sonra taltif ediyor; Mustafa Suphi’yi Mustafa Kemal çok değer verirmiş, uzaktan tanıyormuş diye. Mustafa Kemal’in de emri var öldürülmesi için.. Böyle kafa karıştıran şeyler de yazıyordu.
    Bunlar Metin’le ile beraber gözaltına alındılar. Ben çok yakın arkadaşıyım. Metin Eloğlu bıçkın bir adamdı, resim falan yapıyor. Daha çok kadınlarla falan şey yapardı… Bir ara bu bir kızla evlendi; Şiir ve Hasan diye iki çocuğu oldu. Eşi baktı ki Metin öyle ev erkeği olacak adam değil, çocuklarını aldı Almanya’ya gitti. Anlatabildim mi? Ama yani Metin Eloğlu hiçbir zaman polis değildi. Çok çapkındı, bıçkındı. Şimdi bu yağmurlu bir gün yere düşüyor, bir kadın da bunu kaldırmaya çalışıyor, ‘hanfendi telefon numaranızı verinnn’ diyor…
    Bir de şimdi İsveç’te yaşayan İhsan diye bir arkadaş var. Bu illa İsveç’e gidecek. Aklına koymuş. Ressam ama yağlıboya işleri falan yapıyor. Metin gidiyor bir gün “Bir şişe şarap parası ver” diyor. “Ben İsveç’e gidiyorum, para biriktiricem, sana nasıl para vereyim” diyor, Metin diyor ki, “Sen de burjuva oldun...”
    Ama bakın ne diyorum. (Kitaptan okuyor): “Şimdi bazı adamların ne işi var… Şairin cenazesini kaldırmaya… İlk kez bir şairin... Devlet de sana külliyen ona tabi gibi davranır…”

  • AHMET OKTAY

    Yarım asır önceden bahsediyorum. Bir avuç insan. Mesela İstiklal Caddesi’nde Baylan Pastanesi’ne şairler, ressamlar gelirdi. Yüksel Aslan var Paris’te yaşıyor şimdi. Bir gün Ahmet Oktay’la beraber oturuyoruz. Ahmet Oktay'a dedim ki, “ben bir kitap çıkaracağım, resimler misin?”. “Bi defa sen komünistsin, ben faşistim sonra ben senin kitabını niye resimleyim, sen benim resimlerime şiir yaz” dedi. Dünya çapında bir ressam oldu sonra. Manavdı o, posbıyıklı keten pantolonla gelirdi Baylan’a. Sonunda Marksist oldu o, Kapital’i resimledi Paris’te.

  • FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

    Dağlarca şeydir ya, çok kıskançtır . Ben onu ziyarete gittim. Kendisi okuyamıyor. Benim ‘Kırık Makara’ şiiri var.En iyi çalışmalarımdan biridir o. İçinde Lorca’dan ‘gece de ne gece, yoğun gece’ ama yoğunu değiştireceğim, kara gece yapacağım. Ben Lorca’dan aldım’ dedim. ‘Ben de şiirde en çok onu sevdim’ dedi. (Kahkahalar..) Kıskandı aslında…
    Dergi'de Dağlarca’yı ayın şairi seçtim. Ben çekiniyordum, Dağlarca “sen kim oluyorsun” falan der diye. Sonra telefon ettim, “kolay gelsin” dedi. Dergide çıkan şiirlerden seçiyorum.
    Dağlarca çok yazıyor ya, şiir makinası gibi.
    Şimdi, şairden iyi koca olmaz iyi sevgili olur. Ben bunu Dağlarca’ya da söyledim. Dağlarca ‘iyi sevgili de olmaz’ dedi.

  • NAZIM HİKMET
    Nazım Hikmet, Piraye Hanım için en güzel şiirlerini yazdı. Piraye Hanım’a gerçekten aşıktı. Münevver Hanım için yazdığı şiirler hiç güzel değildi. Münevver genç ve çok da güzel bir kadın. Evliydi, Ressam Nurullah Berk’in karısı. O derin bir aşk değil. Münevver yeşil bir elbise giyiyor ve içinde hiçbir giysi yok. Hapishaneye gidiyor; hapishanede Nazım’la sevişiyorlar.
    Ama Nazım’ın af ihtimali var o sırada, ihtimal sallantıya giriyor. Kocasına dönüyor Münevver. Sonra tekrar dönüyor Nazım Hikmet’e. Yani o cinsel bir şey. O yüzden de güzel şiirler yazamadı.
    Vera genç ve güzel bir kadındı. Nazım Hikmet’i öldürdü falan diye laflar çıkmıştı. Vera diyor ki, iktidarsızdı... Vera zaten çocuklarını görmek bahanesiyle haftanın birkaç günü eski kocasına gidiyor. Ama onun için ‘saman sarısı’ diye güzel bir şiir yazdı. Fakat o da biliyor musunuz Blaise Cendras’ın Transsiberien şiirinin etkisindedir. Yani aynı kurgudur.
    Şimdi bakın. Nazım Hikmet, çağdaş Türk şiirinin kurucusudur. Türkiye için büyük bir şairdir. Ama ne Edgar Allen Poe, Ne Rimbaud, ne Baudelaire. Onlar birbirlerini etkiliyorlar. Nazım’ın böyle etkilediği bir şair yok. Sonra Mesela Mısır’ın bir şairi var, Türkiye’de bilinmez. Salah Abdülsabur diye. Nazım’dan daha büyük bir şair, daha lirik. Nazım’da idefiks haline gelmiş, ille partili olacak. Marksist olarak kalsın ama partili olmaz. Partili olduğu için parti ona propaganda şiirleri yazdırtıyor, o da yazıyor. Bence sanatçı partiye girmemeli. Ruhi Su’yu -kendi istemiş de olabilir ama- almamak lazımdı onu komünist partisine. Zaten o türküleriyle etkili oluyor. Ahmed Arif şiirleriyle zaten etkili oluyor.

  • ORHAN KEMAL
    (1950-51’de ‘işportacılık’ yaptığınızı ve ısrarla ‘seyyar satıcılık’ yapmadığınızı vurgular) Voli vurmak vardır. Ben bunu zamanla öğrendim. İnsanlar genelde, birkaç kişi birşey alıyorsa toplanırlar. Nitekim bir gün böyle 15-16 parça sattım. Bir kadın alüminyum tencere almıştı, ‘benim ihtiyacım yok, niye aldım ki’ dedi. Böyle birşey. Şey de önemlidir. Mesela çocuk pantolonu satıyorum, ‘var mı erkek evladın, çocuğu olana, yavrusu olanaaa’... Bir de çamaşır mandalları satıyordum, ondan çok para kazandım en son. O zaman yeni çıkmıştı. “Mandallar naylon, rengarenk, a bakın, rengarenk, Bu arada mandalara bakın falan da diyordum… Bir herif vardı. Elinde tırpan var, tırpanı havada sallıyor? Ne satıyor biliyor musunuz? Biley taşı.
    Bir gün Orhan Kemal geldi, duymuş çok para kazandığımızı. Şevki Akşit’le konuştuk aramızda. ‘Bu adam zengin olur, romanı bırakır. Sıkıntı çekiyor ama çeksin’ dedik. Yok falan dedik, atlattık. Aradan zaman geçti bir gün Şevkiyle İkbal Kahvesi’nde otururken Orhan Kemal, ‘beni aranıza almadınız’ dedi. ‘Fena mı oldu, büyük romancı oldun’ dedim.
  • İsmet Özel Müslüman oldu falan ama iyi şair. Her zaman ona iyi davrandım. “Orhan Veli’yi polisler itti çukura” dedi. İsmet Özel’e “Sen Marksistsin aslında. İlgiyi üzerinde tutmak için böyle şeyler yapıyorsun” dedim. “Değil” dedi ama ben aynı fikirdeyim.

ARİF DAMAR / YASEMİN ARPA

NTVMSNBC/2006



Yalı'çapkını


Suspus oldu sazendeler
bu gece
Hazırlan fırtına kopmak üzere
Kalbime tünemiş kuşlar uçuştu
Cam kırığı gibi doldun içime

Eski bir madende göçük gibiyim
Toprağın altında kalabilirim
Kim vurduya gitmesin aşkıma ses ver
Uçarı değilim kadir bilirim

Yaban inciri
yalı çapkınım
örtpas etme aşkını
Çoban aldatan
çit sarmaşığım
sar bana kollarını


Suavi'den

Pazartesi, Mart 10

Etki Tepki

aile olarak
hayatta da
filmlerde de
paylaşabileceğimiz
tek şey yoktu
hiç
olmadı
artık
olamaz da.

eski Los Angeles Halk Kütüphanesi
yandı
şehir merkezindeki kütüphane
ve onunla birlikte
gençliğimin büyük bir
kısmı.

örneğin , bir asansöre binip
kendimi türümden beş-altı kişi ile
çok yakın ve hapsolmuş bulduğumda
hiçbir şeyin kurtarılamayacağı,
havasız bir delilik mağarasında
olduğum duygusuna kapılıyorum.


yani, ne yaparsın, nasıl
geçinirsin ?
hiç, yaşadığım an içinde
varım.


mahvolmuş hayatlar
olağandır
bilgeler için de
ahmaklar için de

ancak

o mahvolmuş hayat
bizimki olduğunda,
işte o zaman
farkına varırız
intiharların,ayyaşların,hapishane
kuşlarının,uyuşturucu müptelaları
ve benzerlerinin
varoluşun
menekşeler kadar,
gökkuşağı
kasırga
ve tamtakır
mutfak
dolabı
kadar
olağan
bir
parçası
olduklarının.

evi terkettiğimde
kopyaları her yerde karşıma çıktı : babam bütünün küçük bir
parçasıydı
sadece, ama tanıdığım insanlar içinde kimse nefret duymada
eline su dökemezdi.

Fuctowski mi?

“Aşağılık herifin teki.Nasıl oluyor da bu kadar çok satıyor?”
“Okurları da onun gibi aşağılık.”
“Evet. At yarışları ve içki..tekrar tekrar aynı şeyleri yazıp duruyor.”
Klas yok ibnede.

bilmiyorum, iyi zamanlardı sanki, güneş
sıcak ve sürekliydi ve en iyisi
gecelerdi, karanlık ve ilginç geceler,çünkü içki etkisini göstermiş olurdu
ve dünyaya
katlanılabilirdi
nerdeyse.

Ölmek o kadar da umurumda değil,
benim canımı sıkan ölümün keskinliği.
Aslında ölmüş olmalıydın da
ölmeyi unutmuşsun gibi bir halin var.

yaşamak
ölmekten daha çok
cesaret gerektirir
bazen.

Tuhafların en güçlüsü
sık göremezsiniz onları
kalabalıktan uzak dururlar
çünkü.
Azdırlar sayıca
Bu tuhaf insanlar

ama onlardan
çıkar
ender iyi resimler
ender
İyi senfoniler
ender
İyi kitaplar
ve
diğer
ender
İyi işler.
ve en iyilerinden
bu tuhafların
belki de
hiç.

Kendileri
resimdir
Onların
Kendileri,
kitaptır
müziktir
eserdir.

Bazen onları
gördüğümü
sanırım – bir
banka belli bir şekilde
oturmuş yaşlı bir
adam örneğin
Veya yanımdan
aksi istikamette
hızla geçen
bir arabanın içindeki
bir yüz.
Veya süpermarkette poşetlere dolduran
kızın veya oğlanın
ellerini kullanışında
belli eder kendini.

Bazen bir süredir
birlikte yaşadığın
biridir- daha önce
görmediğin yıldırım
hızında bir bakış
yakalarsın.

Bazen
hayatınızdan çıktıktan
birkaç ay
birkaç yıl sonra
birden varlıklarını
anımsarsınız
müthiş bir
berraklıkla.

Etki ve tepki
En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini
bir türlü tam olarak anlayamazlar.

Charles Bukowski/
Alıntı:(Bana aşkını getir)

bazen

bazen alınganlaşırım

Nerede olduğumu bilemem,
Birkaç adım tökezler, yitik hissederim
Kendimi.

Tanıdığım herkes benden daha
Uzun
Daha zeki
Daha müşfikmiş
Gibi gelir bana,
Ve daha az çirkin
Elbette.

Ama asla
uzun sürmez
bu ruh hali.

Etrafıma sıkı bir
Bakış atarım,
Çepeçevre
Sert bir bakış
Ve aklım başıma
Gelir.


Ama Bir süre için Sadece.

Charles Bukowski

En kısa an'dır mucize;

yalnız kalmaktan daha kötü
şeyler de vardır hayatta
ama genellikle
bir ömür alır bunun
farkına varmak
o zaman da
çok geçtir
ve çok geçten
daha kötü
bir şey yoktur
hayatta.
__________________________________________________________

Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz başlamamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle, "Olmaz," dedi.


Charles Bukowski

Ben

seçimini
zekice
yapmak
yarılamaktır
zafere giden yolu;
diğer yarısı
kayıtsızlıkla
fethedilir.

bir yanda
istediğin
her şeyi
söyleyebilirsin,
öte yanda
mecbur
değilsin...

ben
bir şekilde
ikisini de
yapmayı
becerdim.

bu yüzden
benimle
bir sorununuz varsa
size
aittir.

Charles Bukowski