bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: ALTAN'LAR
ALTAN'LAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ALTAN'LAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Mayıs 3

Ahlaksızlığa toplumsal hoşgörü TRAVMASI



Ben, bir erkeğin kendisine emanet edilen kadın mahremiyetini hayatı pahasına koruması gerektiğine inanan kuşaktanım.
Bizim kuşak, cinayetten yargılanırken geceyi birlikte geçirdiği kadının adını vermemek için cinayet saatinde nerede olduğunu açıklamayan ve idama razı olan erkeklerin hikayelerini anlatan kitaplarla, filmlerle büyüdü.
Kadının mahremiyeti bizim için kutsaldır.
O mahremiyete ihanet eden bir erkekten daha aşağılık biri olamaz bizim kuşağın gözünde.
Bu ölçünün, bir toplumu sağlam tutan değerlerden biri olduğuna da inanırım.
Bir toplumda herşey olabilir, savaşlar, ayaklanmalar, kıyımlar yaşanabilir, bunlar atlatılır, tarih yaraları sarar,
hayat kendi dengesini yeniden bulur ama erkekleri kadın mahremiyetine ihanet etmeye başlayan bir toplum bence ciddi bir çürüme işareti veriyor demektir. Kolay kolay iyileşmez.
Son yıllarda birlikte oldukları kadınların resimlerini ya da filmlerini çekip bunları yayan erkekler çoğalmaya başladı.
“Bir iki aşağılık adam” deyip geçebilirsiniz.
Ama bence öyle kolayından üstünden atlanıp geçilecek bir olay değil bu.
Temel soru şudur:
Bu adamlar, böylesine rezilce bir iş yaparken nasıl oluyor da toplumun tepkisinden çekinmiyorlar?
Aforoz edilmekten, ayıplanmaktan, isimlerini lekelemekten, ailelerini utandırmaktan korkmuyorlar?
Toplumun pek de sert bir tepki göstermeyeceğine güveniyorlar herhalde.
Bunda da haklılar.
Daha önce seviştikleri kadınların resimlerini, filmlerini yayınlayanlar ne oldu?
“Bu adamlar ahlaksızdır” damgası toplumun vicdanında bu insanların alnına vuruldu mu?
Sadece o adamların değil, o adamlara selam verenlerin bile bu ahlaksızlığı paylaştığı inancı kabul gördü mü?
Yoksa toplum, mahremiyeti ihanete uğramış kadınların resimlerini görebilmek için mi hareketlendi?
Mahremiyet hainini ortak hayatımızın dışına mı attık?

Yoksa suçuna ortak mı olduk?
Böyle insanları reddedecek bir reflekse sahip olmayan toplumların vicdanlarında bir zayıflık, ahlaklarında bir çürümüşlük başlamış demektir.
Ve, bence bir toplum için en tehlikeli şey böyle bir çürümedir.
Bir toplumu toplum yapan onun bayrağı, sınırı, toprağı değildir bence, onu toplum yapan ortak ve tartışılmaz vicdani ölçüleridir.
Bu ölçüler hukuk ve devlet tarafından korunmaz, bu ölçüleri koruyanlar o toplumun edebiyatı, yazısı, hikayesi, efsanesi, masalıdır. Yazılı olmayan yasalarıdır.
Ne oldu bizim efsanelerimize, hikayelerimize, masallarımıza, yazılı olmayan yasalarımıza?
Neden kadınların mahremiyetine ihanet edenler bu kadar rahat davranabiliyorlar?
Niye iğrenti dolu bakışlarla karşılaşacaklarından çekinmiyorlar?
Bir değil, iki değil, üç değil...
Bu tuhaf erkeklerin sayısı artıyor.
Tam neresinden olduğunu bilmiyorum ama toplum bir yerinden çürüyor.
Çocuklarımıza yanlış masallar anlatıyoruz belki.
Belki ortak ölçülerimizi, vicdani değerlerimizi yeterince iyi öğretmiyoruz.
Belki de gizli bir çürüme, yaralarla kendini gösteren bir tür kanser gibi kendini bu adamların varlığıyla gösteriyor.
Bir kadının mahremiyetine ihanet eden her şeye ihanet edeceğine inanırım ben.
Böyle adamları arasında barındıran toplumların da çürüdüğünü düşünürüm.
Bu adamların varlığı beni korkutuyor.
Ortak vicdanımızı ve ölçülerimizi kayıp mı ettik diye endişeleniyorum.
Vicdanını ve ölçülerini kaybeden bir toplum herşeyini kaybeder çünkü.
Ahmet Altan

Pazar, Mart 16

Kelimeler Danslarına Devam Eder,,,




Kelimeler, kapıları kanallara açılan görkemli konaklarda verilen eski Venedik balolarına göz alıcı giysileriyle uçuşarak katılan yüzleri maskeli aristokrat genç hanımlar gibi varlıklarını gördüğümüz, ama kimliklerini bilmediğimiz sesler olarak gezinir hayatımızın içinde;
yaşamak, sanırım, o kelimelerin taşıdıkları anlamları öğrenmek, en acıklısının bile söylenişinde bir hoppalık bulunan dizilerinin ardında saklanan gerçek duygulan tanımaktır.
Ölüm kelimesi siyah bir maskeyle,
acı kelimesi kızıl bir maskeyle,
neşe sözcüğü leylaki bir maskeyle
bu sözcükler balosunun içinde, o balonun neşesini kaçırmadan, hattâ o baloya bir çeşni katarak yerini alır cümlelerimizde. O kelimeleri kullanırken handiyse onların ardında bir duygu yığını olduğunu, bir gerçeğin saklandığını unuturuz. Sonra o kelimelerden biri maskesini çıkartıverir.
Çok sevdiğimiz bir küçük kızın kötü bir hastalığa yakalandığını duyduğumuzda acı kelimesinin yüzündeki maske iniverir birden;
artık o bir kelime değildir, o bir duygudur,
sözcükler balosunu terk edip,
maskesinden ve giysilerinden soyunmuş,
çırılçıplak bize görünmüştür.
Bir dahaki sefere ona bir cümlede, cümleye renk katan kızıl maskesiyle rastladığımızda artık onun o çırılçıplak halini hatırlarız.
Yaşamak budur. Kelimelerin arkasına dokunmak, o dokunuşları biriktirmektir.
Her kelimenin bir gün maskesini indireceğini, ardında saklı olanın bize dokunacağını tedirginlikle ve ümitle beklemektir.
Mutluluk kelimesiyle defalarca dans eder,
yazılardan, cümlelerden oluşmuş binlerce baloda onunla karşılaşır,
maskenin ardındakinin ne olduğunu merak ederiz.
Maskesini en az indirenlerden biridir o.
Başarı kelimesiyle birlikte balonun en kendini beğenmişi, en kaprislisi, en nazlısı, en saklısıdır. Birçok insanın hayatı o kelimelerin maskesiz, soyunmuş halini görmediğinden eksik kalmış, tamamlanmamış, bir bilmece gibi tükenmiştir.
Kızgınlık maskesini çabuk indirir,
çabuk gösterir kendini,
onu tanımayan,
onu görmeyen,
ona dokunmayan yok gibidir.
Özlem ise maskesini o kadar yavaş indirir ki,
soyunuşunun bütün safhalarını an be an yaşar,
üstünden çıkardığı her parçayla birlikte ona biraz daha fazla bağlanırız.
Beklenmedik anlarda maskesini indiren kelimelerden biri ise sevinçtir,
birden bir yerden çıkıverir karşımıza, ona çabuk tutulur, ama genellikle çabuk kaybederiz.
Hayat budur bence, kelimelerin soyunması ve kendilerini bize tanıtmasıdır.

Tecrübe, her maskenin ardında duranı, daha o maske inmeden tanımaktır.
Bazılarının ise gerçek yüzünü görmeyi kimse istemez, onları görenler genellikle lanetlilerdir.
Cinnet ve cinayet, yüzlerini kime gösterirlerse onu mahvederler.
Aşk, maskesi insin diye en çok beklenendir,
indire-cekmiş gibi yapar,
onu gördüğünü,
onu bildiğini sananlar çoktur,
ama o kendisini çok az insana çırılçıplak gösterir,
ve onun maskesinin indiğini görmek aynı anda birçok maskenin de indiğini görmektir.
Kıskançlık, hiddet, terk ediliş, vahşet, neşe, sevinç, keder,
bunların hepsi aşk kelimesinin yanından ayrılmayan,
sadık nedimeleri gibi onunla birlikte maskelerini bazen teker teker,
bazen hep birlikte açıverirler.
Şehvet ise bizi çoğunlukla yalnız yakalar;
onun maskesinin rengi hiçbirine benzemez,
ona dokunduğunuz anda siz de değişirsiniz;
o maskesinin arkasında bir büyücü saklar,
soyunduğunda siz de soyunursunuz;
birçok kelimenin ardında saklı olan gerçek dokunduğu ateşi küle çevirirken,
o bir külü ateşe çevirebilir.

Bazen bir kelimenin peşine düşer, bize bir kez yüzünü göstersin, sakladığını bizimle paylaşsın diye onu günlerce, aylarca, yıllarca takip ederiz;
derler ki, yeteri kadar kararlı ve uzun takip edersen onların yüzünü görebilirsin,
ama hayatını, maskesini indiremediği kelimelerin peşinde kederli bir sürgüne çevirenler olduğu da söylenir.
Oysa en çok istenen, kelimeler balosundan yalnızca bizim seçtiklerimizin maskesini indirmesi, yalnızca bizim istediklerimizin dokunuşunu bize hissettirmesidir;
ancak hayat, kelimelerin manası kadar, maskelerin indirilme sırasının yalnızca bizim irademizle belirlenemeyeceğini de öğrenmektir.
Dans edip durur kelimeler çevremizde. Neredeyse hovardaca katarız onları cümlelerimize, belki de en rahat, en özgür kullandıklarımız henüz maskesinin ardında olanı görmediklerimizdir, bazılarını tanıdıkça telaffuz etmek zorlaşır çünkü.
Kimi zaman, durup düşünürüz, kaç kelimeyi gerçekten tanıdık, kaç tanesini çırılçıplak gördük diye; bazılarını hiç tanımamış olmaktan sevinir, bazılarını tanımış olmanın bedelinin ne kadar ağır olduğunu hatırlarız.
Yaşamak, kelimelerin soyunmasıdır. Her biri kendince bir biçim, kendince bir renk taşıyan o maskelerin her inişinde hayatımıza bir şeyler katılır;
bazılarının katılması bir şeyler eksiltir bizden, bazılarının katılması bir şeyler ekler.
Elbette en dikkatle ve en çok ürkerek izlediğimiz, o kara maskesinin ardındaki ölümdür.
Bazen, maskesini biraz indirir, bir sevdiğimizi, bir tanıdığımızı kaybettiğimizde onun yüzünü görürüz; çırılçıplak soyunmaz ama gördüğümüz bile yeter bizi altüst etmeye, o maskesini biraz indirdiğinde bile keder, ıstırap, özlem, ayrılık, yalnızlık çırılçıplak soyunurlar.

Sonra gün gelir,
vakit tamam olur;
bilmediğimiz,
beklemediğimiz,
tahmin etmediğimiz bir yerde,
bütün maske iner,
o kara kelime çırılçıplak soyunup bize sarılır.
Onu görürüz.
Öğreniriz.
Balonun kraliçesi soyunmuş,
bütün kelimeler onunla birlikte maskelerini indirip susmuştur.
Artık her kelimeyi biliyoruzdur,
öğrenilecek bir kelime kalmamış,
balo bizim için bitmiştir.
Biz çekiliriz.
Kelimeler danslarına devam ederler.

Ahmet Altan

Kısa kısa kıs'sa'dan his'se

  • En uzun küfürler Türkçe'dedir. Diğer dillerde bu kadar uzunu yoktur. Onlarda düello vardır, bizde pusu
  • Onlara hükmederiz ve birisine inek, at, eşek, köpek dersek hakaret sayılır. Ama aslana hükmedemeyiz. Biri aslanım dediğinde çok hoşumuza gider. İş mi yani!!!
  • Neden ülkemizin dünya çapında tanınmış bir adamı yok? Picasso adı Türkiye'nin önünde gider. 1962 yılında çalıştığım gazetedeki ofisimin kapısı çalındı. Çalındığında dimdik kıpırdamadan durduğumuz marşımızın yaratıcısı Mehmet Akif'in oğlu karşımda. ‘20 liran var mı’ diye sordu. Bir hafta sonra bir çöp bidonunda cesedini buldular. Devletin bölünmez bütünlüğü neye yarar? Çanakkale Savaşları bu kadar övüldü de ne oldu sanki? 300 bin kişi gitmedi mi orada? Osmanlı tarihi şanlıdır deyip duruyorlar. Nedir bunun şanı? 1'inci Mustafa en sevdiğim padişah. Sünnetsizdi tahta çıktığında. Tahta çıkan kaç sünnetsiz padişah vardı? 36 padişahın 14'ü, 44 sadrazamın hepsi idam edilmiş. Bu mu anı şanı? Eğitim okulda olmaz. 7 yaşına kadar evde olur. 2500 sene hangimizin adı anılacak? Ben üçüncü kuşaktan sonrasının adını hatırlamıyorum. Pir Sultan Abdal ne oldu? İdam edildi. Yaşantımda o kadar çok başbakan gördüm ki. Suat Hayri Ürgüplü'nün, Naim Talu'nun adını kim hatırlıyor? Orhan Veli'yi tanırsınız azıcık. Peki ya babasını? Nasıl ve ne şekilde öldüğünü bilir misiniz? Tarihimizi ve sanatçımızı tanımamız gerekmez mi? Yazarların yazıları neden bu kadar korkutuyor? Neden 5, 10, 20 sene veriyorlar?
  • Yeryüzünde değişim diye bir şey var, öyle değil mi? Muhafaza etmek demek, değişime hayır demektir diyorum sana. Elektrik gelmiş, ben mum yakacağım demektir muhafazakarlık!
  • Ben yaptığım işi seviyorum. İnsan yaptığı işi seviyorsa, bir de 'vatanı sevmek' diye ayrıca bir meslek çıkmaz ortaya. Vatan sevmek bir meslek midir Allah aşkına? Bir de 'Vatan seni seviyor mu?' diye sorarlar adama.
  • Osmanlı’yla övünen bir adamın bu dünyada yaşama hakkı yoktur. Tarihle övünmez insanlar. Artı getiren insanlarla övünür­ler. O da bilim alanında olur. Siyasetle övünülmez hayatta. Bilim tari­hiyle, sanat tarihiyle övünülür. İnsanlığın ortak malıdır bunlar. Siyaset tarihi insanlığın ortak malı değildir.
  • Terör deyip deyip duruyorlar. O zaman sormak lazım PKK... Düşman mı yoksa suçlu vatandaş mıdır terörist. Bu kavramları yerli yerine oturtmak gerekir. Suçlu vatandaşsa, kolluk kuvvetleri yakalar, yargıç karar verir, savunmasını alır. Düşmanla ise asker mücadele eder. Onu da yakaladığın zaman senin yerli kanunların çalışmaz, Cenevre anlaşmaları devreye girer. Şimdi bunları konuşacağın kimse yok Türkiye'de. Asıl tehlike bu.
  • Sevgi göremeyince insan beğenilmek ister. Onun için mi yazdın dersen onu ben dışarıdan göremem. Gorki'nin hayatına bakarken gördüm aynı şeyi de, acaba bende de mi öyle oldu dedim. Şiir yazmaya başladım ve üçüncü sınıftayken şiirim basıldı. Maksat babama filan "ben yalnızım" diye mektup göndermek o zaman. Yalnız hissediyordum. Zaten annem beni dövdüğü için babam o mektebe koydu beni. Hasan Paşa'nın torunuyum ben. Hasan Paşa da Kırımlı bir göçmen. Şimdi kendi ailesiyle övünme modası var mı bizde? Benim dedem Erzurum'da ilk kadını idam etmiştir maalesef: Şal Hatun. - Neden idam etmiş? - Şapka isyanı yaptılar orada. 15 kişi şapkaya karşıyız diye yürüdü. O kadın da idam edilirken "Ben zaten hatun kişiyim, nerden şapka giyeyim" demiş. Bu üzücü bir şey ama insan objektif olmalıdır. Bizde bir övünme açlığı vardır. Kimse "Ben aldığım parayı geri vermem, ayağım da kokar" demez.
  • Demek ki Cumhuriyet dönemini yeniden otopsi masasının üzerine yatırmak lazım. Biz neyin farkında değildik? Şimdi televizyonlarla birlikte Türkiye'nin gerçekleri ortaya çıktıkça paniğe kapılmaya başladık. Şimdi bizim sandığımız Türkiye ile gerçek Türkiye el sıkışmaz oldu. Endüstri devriminden geçmediğimiz için fabrikada işçiler yürümüyor, ister istemez bu tepki mahallede kaldı. Mahalledeki insanlar o yoksulluğun içinde kendisinin kimliğini "öteki dünyada yaşamak" üzerine değerlendirmiş olacaktır. Orada da huri kızları var, kevser şarabı var. Bu dünyada olan her şey öbür dünyada var. Burada sahip olamıyorum ama orada sahip olacağım, diyor o da.
  • Hiç bir Alman kalkıp da “Ben Almanım, Protestanım” demez. “Diş doktoruyum, inşaat mühendisiyim” der. Hangi yaşam formasyonuyla hayatını kazandığının kartvizitini koyar önüne. Biz ne diyoruz; Türk’üm, Müslümanım. Bu bir şey üretmiyor ki! Çabamızla elde etmemişiz. Halbuki adam şu kadar sene o formasyondan geçmiş. Hiç kimse kalkıp açık deniz kaptanlarıyla röportaj yapmıyor bizde; bak her tarafımız su. Sor bakalım, bir anket yapalım, İstanbul’un içinden deniz geçiyor; İskele-sancak ne demek?
  • Victor Hugo’nun "Sefiller"ini ilkokulda -sanırım 40 sayfalık bir versiyonundan- okumuştum. Bir de Andersen Kardeşler var mesela. Çocuk diye bir şey olur mu bir kere? O da bir insan. Alay etmeye kalkıyorlar çocuklarla. Tabii şunu da sormak gerek: O çocuk mutlu mu olsun, başarılı mı? Mutlulukla başarı yan yana gelmez. Çaykovski’nin, Vivaldi’nin hayatını merak eden biri çok daha farklı bir anne - baba olur. Yani kentli olmak lazım; oysa göçebeyiz hepimiz. Bu, yerleşik bir hikâyedir. Aynı evde 150 sene oturmadan şehirli olunmaz. O zaman bir kütüphaneniz de olmaz! Aynı evde 5 kuşağın doğup öldüğünü gördük mü biz?
  • Üç türlü okuma vardır: Birincisi zorunlu okuma; mektep kitapları. İkincisi öğrenmek için okuma. Üçüncüsü ise zamanı unutmak için, zevk için okuma...

Çetin Altan'dan

Cumartesi, Mart 15

Şu 3 Çocuk Mevzuu

Çocuğun nasıl yapılacağını biliyorsunuz. Bunun için ayrıca okullarda okutmaya, kitaplar üstünde kafa patlatmaya, doktora tezleri hazırlamaya gerek yok.
Babanızla ananız sizi nasıl yapmışsa, onların babalarıyla anaları onları nasıl yapmışsa, siz de aynen öyle yapacaksınız.

40 bin yıl önce çocuk nasıl yapılıyorsa, bugün de aynı usulle yapılmaktadır. Arada hiçbir değişme olmamıştır. Amerika ile Asya'da, Afrika ile Avrupa'da, Avustralya ile kutuplarda çocuklar aynı ortak teknikle imal edilmektedirler.

Toplumların geri kalmışlığı, yahut gelişmişliği, bu konuda hiçbir ayrıcalık göstermemekte; sadece korunma metodlarıyla kürtaj, babalık ve çocuğun bakım sorunu, uygarlıklara göre bazı özellikler içermektedir.

Biz şimdi burada çocuğun yapımından çok, eğitimi üstünde durmak istiyoruz.
Çocuğu yaptınız. Çocuk oldu ve doğdu.
Çocuğu nasıl eğiteceksiniz?

  • Önce çocuğa büyükleri saymayı öğretmek şarttır. Sonra manevi değerler gelir. Çocuk daha doğduğu gün, kendinden büyük olanları saymaya başlamalıdır. Onların yanında ağlamamalı, gaz çıkarmamalı, meme emmemeli, uyumamalı, ayakta, el pençe divan, boynu bükük beklemelidir.
  • Manevi değerler de, iyi öğretilmelidir çocuğa. Örneğin Sırpsındığı, Mohaç, Mercidabık, Çaldıran, Viyana, Şıpka, Sakarya ve de Kıbrıs manevi değerler içindedir.
  • Dedenin kırık gözlüğü, büyükannenin eski terliği, halanın seccadesi, teyzenin tespihi, amcanın sigara ağızlığı, eniştenin lazımlığı, sedir kilimi, kavun dilimi, yengenin tokası, babanın hokkası, ağabeyin kalemi, duvardaki yelkenli gemi birer manevi değerdir.
    Çocuk, bunlara el sürmemeli, kazara eli değerse, hemen öpüp başına koymalıdır.
    Anası, bunları unutan çocuğun gözlerini tırnak makasıyla oymalıdır.
  • Çocuk, kundağı açılınca amcanın yanında gaz çıkardı...
    Saygısızlığın bundan beteri düşünülemez. Hemen bütün aile bireyleri teker teker, kızdırılmış maşayla, yüzüne gözüne on-on beş kez iyice patlatarak, çocuğu eğitmelidir.
  • Çocuk ölürse, katiyen esef edilmemeli, o gece yenisi yapılmalıdır.
  • Yeni doğan çocuk, halanın seccadesine işedi. Maşa bir güzel kızdırılır, aile bireyleri teker teker, on-on beş kez kafasına gözüne indirir yeni doğan çocuğun. Çocuk anlar bunu. Bir daha seccadeye işemez. Yahut saygısızlığı daha da öteye götürür, bağırır.
    Bağırdıkça vurursun, bağırdıkça vurursun... Ta ki terbiyeyi öğrensin.
  • Öğrenmedi de öldü. Eseflenme yok. O gece hemen bir yenisini yapıverirsin...
    Sırpsındığı, Mohaç, Mercidabık, Çaldıran, Viyana için de böyle...
  • Manevi değerler doğar doğmaz çocuğa belletilmeli.
  • Aynı zamanda günde en az 17 saat davul ve zurna dinletilmeli.
    Davul, zurna dinleye dinleye; Kosova'yı, Prut'u öğrene; büyükleri görünce el pençe divan durup boyun büke, ölmeden yetişirse; ilerici olmak için, 14'ünde Marks'ın "Das Kapital"ini, Engels'in "Doğanın Diyalektiği"ni okumak isteyecektir.
  • Ez, toz et keratayı.
    "Tarihi Cevdet" ile "Tarihi Taberi" nesine yetmez?
  • Erkek için mezar nasıl kazılır, kadın için nasıl kazılır? Hepsini öğrenmeli.
  • İkinde namazı asrı evvelde mi kılınacak, asrı sanide mi;
    keçiden adak olur mu;
  • erkek çocuğunu hamama götüren baba, peştemalı göbeğinin altından mı bağlamalı, üstünden mi...
  • Bunları da teker teker iyice hıfzetmeli,,,ayrıca Labriola, JaurÈs, Lenin ve Althusser'e katiyen ihtiyaç yoktur. Hoca Dehhani ile Gazali yeter de artar ona.
  • Bunları kıvıramazsa, kafasına kafasına vurursun; sonra yemek vermezsin; sonra evden kovarsın!
  • Bütün bunlara rağmen devam etti yaşamaya...
    Nasıl olsa polis copla öldürür onu; polis öldürmezse, komando iki kurşunda temizler;
    o da olmazsa, yeri gelince asılır...
  • Böyle olur eğitim.
    Önce saygı.
    Sonra manevi değerler...
    Bunları beceremedi, öldü.

Hemen o gece bir yenisini yaparsın.
Çocuk eğitimi kolay değildir.
Ayrı bir özen ister.
Sille, tokat, cop, kurşun, sık sık öldürmek ister.
Öldükçe de, o gece yenisini, o gece yenisini...
Alt tarafı yeni bitme veletlerle değil;
her sorunun hemen üstesinden gelen,
erkekliğimizle kurtaracağız bu vatan gemisini...

Çetin Altan
Zurna'da Peşrev Olmaz 'dan
Güncel değil,,,arşiv'den
_____________________________________________




http://www.penguen.com/kapak.asp?gun=20080311

Perşembe, Mart 6

Evler Vardır!


"Evler vardır; kaçıp canını kurtarmak istersin...
Evler vardır; yalnız, soğuk, buz gibi...
Evler vardır; her gece bir çift cesedin üstüne, bir mezar taşı gibi kapanır kapısı...
Evler vardır; sofrası kurulmayan, yarım ısıtılmış bayat pilavdan ayaküstü birkaç kaşıkla hemen kahveye koşulan...
Evler vardır; penceresinin kırık camına yastık tıkılmış...
Evler vardır; "sobası tüten ve bir türlü yanmayan ve saati durmuş..."
Evler vardır; oda kapıları bitmeyen bir sinir patlamasıyla çarpılarak vurulur; taşla bir yılan başı eziyormuş gibi çarpılarak konur tabakları, bardakları masaya...
Evler vardır; gerilmiş yüzlerden canavar küfürleri çıkan...
Evler vardır; içinde kızarmış şişkin gözlerle dolaşılan ve hıçkırıktan başka bir şey duyulmayan...
Evler vardır; çocuk bezleri ortada, kirli çoraplar yatağın kıyısında, iki gündür yıkanmamış bulaşıklar mutfakta, öğleden arta kalmış ekmek kırıntıları daima sofranın üstündedir.
Evler vardır; cehennemdir, cehennemden beterdir."

Ne kiralamakla olur, ne satın almakla, ne yaptırmakla... Görünmez aynaların, görünmez bir imbikten, bin yıl süzülmüş ışıklarıyla olur.
O zaman, ne mutfak mutfak kokar; ne banyo karanlıkça bir rutubet kovuğuna dönüşür; ne partal terliklerle eski püskü ayakkabılar, giriş kapısının dışıyla iç yanını, depreme uğramış bir kavaf dükkânının ardiyesine çevirir.
Antrenin yanmış ampulü, bir hafta boyunca değiştirilmeyi beklemez.
Süpürge, leğen, kova, portakal sandıkları, kömür ve odun yığılmaz arka balkonlara...
Halı her zaman tozsuzdur, sigara tablaları her zaman temiz, masa her zaman çiçekli...
Duvarlarda, çoğaltılmış türden dahi olsa, sevilmiş tablolar vardır; anıları renklerinde saklı...
Geceleri, mızrak mızrak göze batmaz yanan elektrik.
Perdelerde çiğ gölgeler oynaşmaz...
Öylesine ustaca düzenlenmiştir ki abajurlar, sert rüzgârlı karanlıklar çökerken sokaklara, ılık bir aydınlıkta yüzmeye başlar ev...

Salt dekor da yetmez evin ev olmasına...
Büyük olması yetmez, küçük olması yetmez...
Çok uzaklara gittiğin zamanı bile; çekim alanının dışına çıkamayacağın bir mıknatıs olması gerekir, tabaklarında, bardaklarında, koltuklarında, yatağında...
Bir mıknatıs...
Çocukluk günlerinden kalma, buluğ yaşının hayallerinden kalma, ilk öpüşlerden, ilk kahvaltılardan, ilk çıkan kirazın paylaşıldığı akşam yemeklerinden kalma...

Bir ev ahenginin ne olduğunu, daha doğarken öğrenmemişler, sonradan çok zor öğrenirler.
Çok zor öğrenirler, pijamayla yatak odasından çıkılmayacağını...
Çok zor öğrenirler, pabuçların yatak odasında çıkarılmayacağını...

Her sabahı yeniden tiril tiril yaratmak; her akşamı tükenmez bir sevgiyle sevecenliğin, güven veren gülücüklerinde yakutlaştırmak; ancak görünmez aynaların, görünmez bir imbikten bin yıl süzülmüş ışıklarıyla olur...
Unutulmayan yaş günleriyle, unutulmayan tanışma günleriyle, unutulmayan evlenme günleriyle olur...
Ufacık da olsa, sürprizli armağanlarla olur.
İki öpücük arasındaki "mersi"lerle olur.
Hırçınlıkların parantezlerini, "özür dileyerek" kapatmalarla olur.
Özeni gevşemeyen, mütevazı, ama süslü bir piyaz, taze kızartılmış bir beyin paneyle olur...
Güveçte pişirilmiş pastırmalı kuru fasulyeyle olur; makarna fırındayla olur; soyulup ikram edilen bir dilim elmayla olur...
Sık değiştirilen yatak çarşaflarıyla olur; yeni alınmış bir plak, yahut kasetle olur...
Yürekten kopup gelen sımsıcak sarılmalarla olur...
Ortak konuşma konularının repertuvarını, yaratıcı katkılarla genişleterek olur.

Ev...
İyi kötü herkesin bir evi vardır.
Ama, ev ahengini gerçek lezzetiyle yaşayabil-
mişler, o kadar azdır ki...
O yüzden de, gençken kaçıp kurtulmak isteriz evden...
Sonra gönlümüzcesini kurmaya çalışır; genellikle de başaramayız...

Sonunda da bükük boyunlu bir öksüzlük çöker yüreğimize...
Ya aradığını bulamamışlığın, ya artık hiç bulamayacağını anlamışlığın öksüzlüğü...

Çarşamba, Mart 5

Anneler ve Bebekleri

Annelerinin kucağında miniminicik bebeklerle, onların miniminicik elleri, ayakları ve henüz yeni geldikleri dünyaya hiçbir şeyi algılayamadan bakışları...
Pusetlerinde yan yatmış uyuyan bebekler, yeni yeni yürümeye başlamış bebekler...

Genç annelerle konuştuğumda; doğal olarak hepsi, çocuklarının mutlu ve başarılı bir hayat sürmesini istiyor.
Bazılarına takılıyorum:
- "Mutluluk"la "başarı" 2 soyut kavram. Ancak tanımlamaları yazılı olarak yapıldığında somutlaşmaya başlarlar. Sizce "mutluluk" nedir, "başarı" nedir?

Anneler hiç düşünmedikleri bir konuda, hiç duymadıkları bir sorunun acayipliğini; anlamsız bir ukalalık kategorisinin çöplüğüne süpürmek ister gibi:
- Mutluluk mutluluktur işte, başarı da başarı...
Demeye getiriyorlar.

"Mutluluk", zamanı sevdiğinle süresiz unutabilmektir.
Birinin eli ötekinin belinde, ötekinin eli berikinin omzunda sarmaş dolaş yürüyerek sahil boyunda giden genç kızlarla delikanlıların, umurunda mıdır Ankara'da olup bitenlerle, Kağızman'daki sel felaketinde yıkılan evler ve insanların perişanlığı?

"Başarı" ise, kendi uğraş alanında artık yalan söylemeye hiçbir ihtiyacı kalmamış bir düzeye ulaşmış olmak...
Örneğin Picasso'nun, yahut Einstein'ın ihtiyacı mı kalmıştı birilerine karşı yalan söylemeye?
* * *
Bebekler ve onları bekleyen hayat serüvenleri...
Rotalar, öncelikle annelerin; meslekleri ve kazançlarını merak etmeleriyle başlar çizilmeye.
Bir transatlantiğin mutfak şefi ne kazanır, bir bahçe ve park düzenleyicisi ne kazanır, bir veteriner ne kazanır?

Bir de çocukların kendi eğilimleri ve kendilerine, farkına varmadan aldıkları modeller vardır.
Ayrıca unutmamak gerekir ki, yaptığın işten aldığın zevk; o işten kazandığın parayı harcarken alacağın zevkten daha büyükse; geçinmek için cehennem azapları çekmeden yaşamış olursun.

Türkiye'de ise ölçüler çok daha başka...
Behice Boran, "bekleyenler ve bekletenler" diye 2'ye ayırırdı toplum yapısını...
Bebeklere bakarken içimden hep o ayrım geçer:
- Bekleyenlerden mi olacak, yoksa bekletenlerden mi?

Bekleyenlerden olursa yandı...
Resmi daire kapılarında bekleyenler, hastane salonlarında bekleyenler, mahkeme koridorlarında bekleyenler, otobüs duraklarında bekleyenler, çalışma saatinin bitmesini bekleyenler, terfi etmeyi bekleyenler, verdikleri randevuya gecikenleri bekleyenler, önemli kişilerin özel kalemlerinde bekleyenler vs...
Bekle Allah bekle dur...

Bir de bekletenler vardır...
Türkiye'de hiç incelenmemiş bir konudur bekleyenlerin kimler, bekletenlerin kimler olduğu...
Anneler, bebeklerinin mutlu ve başarılı bir yaşam sürmesini dilerlerken; acaba hiç düşünüyorlar mı bekleyenlerle, bekletenlerin kimler olduğunu?

Bir başka soru da şu:
- Aranan biri mi olacaksın, arayan biri mi?
Başarılı bir avukatla, başarılı bir doktor; sık sık aranan birileridir...
Ya aranmayanlar ve bir gün aranacak biri olmayı umut edenler?

Çetin Altan

Perşembe, Şubat 28

Saçımız ak mı? kara mı? önümüze düşerken

Yüzyıllar boyu sürmüş olan; gerek ekonomi, gerek hukuk, gerek tarih bilincinden yoksun; "uyur - gezer sayıklamalarından" arınma dönemlerine doğru gidiyoruz.
"Uyur - gezer sayıklamaları"na birkaç örnek:
Epey bir zaman önce emekli bir orgeneral tanıdığa sormuştum:
- Gutenberg’in matbaayı icat ettiği tarih, İstanbul’u aldığımız tarihe rastlar. Siz, matbaayı icat etmiş olmayı mı yeğlerdiniz; yoksa İstanbul’u almış olmayı mı?
Em. orgeneral tanıdık, hiç tereddüt etmeden:
- İstanbul’u almış olmayı, demişti.
Bugün de:
- Matbaayı icat etmiş olmayı, İstanbul’u almaya yeğlerdim, diyecek kaç Türk çıkar 69 milyon içinden?

Orayı burayı zaptetmekle övünme hipnozları, hümanist yazarların eleştirisine uğradığı zaman da, hep aynı yanıt verildi:
- Onlar Türk düşmanı...
Ekonomi, hukuk ve tarih bilincinden yoksun bir, uyur - gezer sayıklamasıyla, 21. yüzyılı aşma olanağımız yok.
İstanbul’un zaptı da dahil, Osmanlı fetihleri de; Osmanlı ekonomisine ne evrensel bir artı getirebildi, ne de sağlam bir belkemiği oluşturabildi.
1566’da Kanuni Sultan Süleyman, 70 yaşında Zigetvar’da öldüğü zaman; oğlu II. Selim, her yeni padişahın tahta çıkarken yeniçeriye dağıtması adet olan "cülus akçesi"ni bulamamıştı. Yeniçeri de bela çıkarmaya başlamıştı. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, kendi cebinden ödemek zorunda kalmıştı cülus akçesini...

Osmanlı fetihlerinin en keskin eleştirisini de, İzmir İktisat Kongresi’nde Mustafa Kemal yapmıştı:
- Arkadaşlar, kılıç ile fetihler yapanlar; sapanla fetihler yapanlara mağlup olmaya ve sonunda mevkilerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler, sapanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de, böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi anayurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara mağlup olmuştur.

Ne var ki tek parti dönemi de, yine hamasi birtakım hipnozlar yarattı durdu.
Ve toplumun ekonomik tablosunu saydamlaştırmak suç sayıldı. Sade ekonomik tabloyu saydamlaştırmak değil, "yoksullukötan söz etmek dahi suç sayıldı; bölücülük sayıldı; hatta ve hatta Türk düşmanlığı sayıldı.

"Demagoji"nin eski Yunancadaki karşılığı "halkı yönlendiren" demek.
Çağdaş karşılığı ise, "halk dalkavukluğu yaparak, halkın itibarını kazanmak" demek...
Halk dalkavukluğu ile;
gerek ekonomik bilinç,
gerek hukuk ve tarih bilinci zıtlaşmada...
Ve güncel demagogların eteklerine yapışmayanlar da, usulca filitlenmede...

Çetin Altan