bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: BİLİNC'Lİ
BİLİNC'Lİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİLİNC'Lİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Haziran 11

EŞLERİ TARAFINDAN BOŞANAN ERKEK SENDROMU

****Erkeklerin istek ve kararları dışında eşleri tarafından boşanmalarıdır.
Erkekler eşlerini kendi erk alanları içinde gördükleri ve sistemlerini değiştirmek istemedikleri için, istekleri hilafına eşleri tarafından boşanmalarını erk alanlarına bir tehdit olarak algılarlar. Bu algıları erkeklerin alanlarını koruma güdülerini devreye sokarak, erkekleri hemen her aracı kullanmaya iter. Önce eşlerinin bu söylemlerini ciddiye almazlar ve yaşamlarına hiç değişiklik yapmadan devam ederler. Eşler söylemlerinden vazgeçmeyince, psikolojik şiddet devreye girer. Tehdit sıklıkla rastladığımız bir durumdur. Bunu eşi ikna etme çabası izler. Bu dönemde erkeğin ailesi devreye girer ve evlilik birliğinin her ne olursa olsun bir arada tutulması ve çocukların babalarının kontrolünde büyümelerini sağlamak adına ciddi çaba – bazen bu çaba nahoş ve zarar verici olabilmektedir - gösterir. Tüm bu çabaların sonuç vermemesi neticesinde, zaman zaman fiziksel şiddete varan olumsuzluklar yaşanabilir. Erkek bu dönemde çocuklar üzerinden eşini ikna etmeye çabalar. İkna çabaları sonuç vermeyince, çocuklar üzerinden tehdit başlar. Çocuklar üzerinden ayrılığı engelleme çabalarının sonuç vermemesi, erkeğin mali gücünü kullanarak eşini ve çocuklarını mali açıdan kontrol etmek amacı ile para vermeyi kısıtlamasını ya da kesmesini getirir. Bu dönemde eşin evden ayrılması bir erkek için işlenmesi son derece zor bir durumdur.

Her şeyden önce kontrol edememiştir durumu. ‘Nikahı altında olan kadın’ onu terk etmiştir. Erk alanı değil sarsılmak, tamamen yıkılmıştır. O güne kadar hep güçlü, karar vermiş ve verdiği kararların sorgusuz sualsiz uygulanmasına alışmış olan erkek birden isteği hilafına tüm yaşamının değiştiğini görür.

Bu durum, erkeğin kuvvetli bir öfke ve başarısızlık duygusunun yanı sıra panik duygusunu da yaşamasına neden olur. Sistemi değişmiştir erkeğin. Halbuki erkekler sistemlerini mümkünse hiç değiştirmek istemezler. Dışarıda başka bir ilişkileri, başka bir hayatları olsa bile, evlerindeki düzeni bozmak istemezler.
Sistemi korumayı bu kadar istemelerine rağmen, istekleri hilafına sistemleri bozulmuştur, hem de ‘nikahları altında bulunan kadın’ tarafından. Kadının evden ayrıldığı ve erkeğin duygudurum karmaşalarını yaşadığı bu süreç, ayrılığın en zorlu dönemidir. Kadınlar sıklıkla bu dönemde ayrılmakta oldukları eşlerinden kaçıp saklanmak durumunda kalırlar. Erkek bu dönemde kadını evde yaşanan döngüyü tekrar yaşatarak travmatize eder. Kadının ailesinin çok güçlü ve kızlarına sahip çıkan bir aile olmamaları durumunda – ki maalesef ülkemizde sıklıkla aileleri kızlarına bir boşanma durumunda yeterince arka çıkmamakta ve kadınlar bu süreçlerde ciddi zorluk ve risklerle karşı karşıya kalmaktadırlar – bu travmatize etme dönemi terörize etme sürecine dönüşebilmektedir.

Bu süreç boşanma davasının açılması esnasında en yüksek noktaya ulaşır. Ülkemizde taraflardan birisinin istememesi, ancak hakim tarafından kusurlu bulunması durumunda boşanma davaları 1 ½ - 2 sene sürmektedir. Erkeğin boşanmakta olduğu eşine hayatı zorlaştırdığı dönem boşanma davasının boşanma ile sonuçlanacağının belli olmasına kadar azalarak devam eder. Boşanmanın gerçekleşeceğinin belli olması döneminde erkek artık yorulmuştur, kabul etme süreci başlar. Bu süreç de sancılı geçer. Bu süreçte erkek kendisine artık yeni bir hayat ve düzen kurmak zorunda olduğunun ayırtına varır. Bu farkındalık ile çevresindeki diğer kadınları görmeye başlar. Bu durum ailesi ve çevresi tarafından da desteklenen erkek mümkün olan en kısa zamanda kendisine yeni bir düzen kurma çabasına girer. Dikkati ve enerjisi yeni düzenine yönelen erkek bir süre sonra kendisini boşayan eşinin hayatından çıkar.

Tüm bu zorlu ve riskli süreci göze alan kadın sayısının çok yüksek olduğunu söylemek mümkün değil, elbette ki. Bir kadının bu süreci göze alabilmesi için, her şeyden önce ekonomik ve sosyal olarak kendi ayakları üzerinde durabiliyor olması şarttır. Mesleği, işi ve sosyal yaşamda birey olarak yeri olmayan bir kadının bu zorlu süreci göze alması pek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle de ülkemizde pek çok kadın, son derece mutsuz olmalarına, psikolojik ve fiziksel şiddet görmelerine rağmen, evliliklerini devam ettirmektedirler.

Sağlıklı bir evlilik birlikteliğinin kurulabilmesi için, her iki taraf da ekonomik ve sosyal olarak kendi ayakları üzerinde durabiliyor ve yaşamlarını eşleri olmadan da sürdürebiliyor olmalıdır. Bu durumdaki iki insanın evliliğe başlama nedenleri sevgi ve huzur olur. Bu iki saik ile başlayan evlilik ağız tadı, huzur, sevgi ve saygıyla devam ederek hayat arkadaşlığına dönüşebilir.

Rahat ve zengin bir hayat yaşamak, evden kurtulmak, evde düzeni kadının sağlaması ya da soyadının devamını sağlamak gibi sebeplerle başlayan evliliklerin sağlıklı devamı maalesef mümkün değildir.

Dr. Meltem Kavcar Sırmalı

Pazar, Nisan 26

90/10 Sırrını keşfedin

Bu hayatınızı değiştirecek. Bir örnek verelim.
Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, kahve fincanına çarpıyor ve bir fincan kahve gömleğinizin üzerine dökülüyor.Biraz önce olan olay üzerinde hiç bir kontrolünüz yok. Sonradan olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek. Lanet ediyorsunuz. Kahveyi üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde kızınızı azarlıyorsunuz.

Kızınız üzülüyor ve ağlamaya başlıyor. Kızınızı azarladıktan sonra eşinize dönüyor ve kahve fincanını masanın kenarına çok yakın koyduğu için eleştiriyorsunuz.Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor. Öfkeyle üst kata çıkıyor ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz.Aşağıya indiğinizde Kızınızı, ağlamaktan dolayı kahvaltısını bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz. Kızınız otobüsü kaçırıyor.

Eşinizin işe gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve Kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz. Geç kaldığınız için, saatte 40 km hız sınırlaması olmasına rağmen saatte 70 km hızla gidiyorsunuz. 15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini aştığınız için ödediğiniz 120.- TL trafik cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz. Kızınız size "Hoşçakal" demeden binaya koşuyor.Ofise 20 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu anlıyorsunuz.



Gününüz korkunç bir şekilde başladı!
Devam ettikçe, kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi dört gözle bekliyorsunuz. Eve ulaştığınızda eşiniz ve kızınızla olan ilişkilerinizde araya sıkıştığınızı sanıyorsunuz.
Neden? Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak! Neden kötü birgün
geçirdiniz?
A) Kahve sebep oldu
B) Kızınız sebep oldu
C) Polis sebep oldu
D) Siz sebep oldunuz
Cevap "D" şıkkı. Kahvenin dökülmesinde sizin bir kontrolünüz yoktu.Sizin gününüzün kötü geçmesine o 5 saniye içindeki davranışlarınız sebep oldu.

Olabilecek ve olması gereken ise şöyleydi.
Üzerinize kahve sıçradı. Kızınız ağlamak üzere. Siz nazikçe "Tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek" diyorsunuz. Havluyu kaptığınız gibi üst kata çıkıyorsunuz. Gömleğinizi değiştirip, evrak çantasını aldıktan sonra aşağıya iniyorsunuz ve aynı anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini görüyorsunuz. Kızınız geri dönüp el sallıyor. Siz ve eşiniz ise gitmek için birlikte çıkmadan önce öpüşüyorsunuz. 5 dakika önce işe geliyorsunuz ve çalışma arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz. Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında konuşuyor.


Farka bakın!
İki farklı senaryo. İkisi de aynı başladı. İkisi de farklı bitti.
Neden?
90/10 sırrı inanılmazdır! Çok azımız bunun farkındadır. Sonuç? Pek çok insan gereksiz yere stresten, dertlerden, problemlerden ve baş ağrısından acı çekmektedir.



Bu sır nedir?
Hayatın %10'u, sizin başınıza gelenlerden oluşur. Hayatın diğer %90'ına ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir. İnsanlar anlamsız şeyler söyler ve yaparlar. İnsanlar hasta olurlar. Arabalar bozulurlar. Uçaklar geç kalır ve bütün planlarımızı alt üst ederler. Trafikte bir sürücü canımızı sıkabilir v.s. Bu %10'luk kısım tamamen bizim kontrolümüz dışında gerçekleşir.
Diğer %90'lık kısım farklıdır. Diğer %90'lık kısmı siz belirlersiniz.
Nasıl? Olaylara yaklaşımınızla! Nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak.
Gerçekten olanların %10'unda hiç bir kontrolünüz yok. Diğer %90'ı ise sizin
tepkinizle belirlenir.

DÜNYAYA , DÜNYANIN GÜZELLİKLERİNE VE HİLELERİNE ALDANIŞIMIZ ;


SİNEĞİN ALDANIŞINA BENZER ........
SİNEK BAL KAVANOZUNA VE BALIN İÇİNE GİRDİKÇE FELAKETE GÖMÜLÜR AMA
O , BUNU ANLAYAMAZ........


ALINTI

Cumartesi, Nisan 25

KATILIM PAY'I SOYGUNU TESCİLLENDİ

Sağlık ocağı yerine ayakta tedavi için doğrudan özel hastaneye veya diş doktoruna giden hastalardan alınan 10 lira 'katılım payı'na Danıştay ’dur’ dedi.

Danıştay 10. Dairesi, 2008 yılı Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliği’nin (SUT) ayakta tedavide hekim ve diş hekimi muayenesi için özel sağlık kurumlarına başvuran hastalardan ’katılım payı’ alınmasına ilişkin kısmının yürütmesini oybirliğiyle durdurdu. Artık özel hastaneye giden hastalardan 10 TL "katılım payı" alınmayacak.
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kararı temyiz etmeye hazırlanıyor. Danıştay, tebliği esastan da iptal ederse, 10 TL alınması uygulaması iptal edilmiş olacak. SGK’da Danıştay kararı ışığında yeni bir düzenleme yapacak.Geçen yıl başlamıştı. 1 Ekim 2008’de yürürlüğe giren SSK ve Genel Sağlık Sigortası Yasası ve 2008 yılı Sağlık Uygulama tebliği (SUT) ile muayene ücreti de vatandaşlardan alınmaya başlamıştı. İlk aşamada, eczanede vatandaşın aldığı ilaçlarla birlikte muayene ücreti ve ilaç katılım payı da tahsil ediliyordu. Eczanelerin "Vatandaşlarla karşı karşıya kalıyoruz" itirazı üzerine geçtiğimiz Şubat ayından itibaren muayene için ödenen Katılım Payı’nın eczane yerine özel hastanelerce tahsiline başlanmıştı. Tahsil edilen "Katılım payları" ise SGK’nın kasasına giriyor. Türkiye Sağlık İşletmeleri Derneği, 2008 SUT’un, 6.1. maddesinin 1. fıkrasındaki ’katılım payı’ alınmasına ilişkin kısmının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay’da dava açtı. Danıştay 10. Dairesi, tebliğin ayakta tedavide hekim ve diş hekimi muayenesi için özel sağlık kurumlarına başvuran hastalardan 10 TL katılım payı alınmasına ilişkin kısmının yürütmesini durdurdu. Danıştay davayı önümüzdeki günlerde esastan görüşerek, karara bağlayacak
25 kasım 2009

Salı, Ocak 6

Doktor, hatasının bedelini ödeyecek.

Yargıtay, doktor hatası nedeniyle idarenin hastalara ödediği tazminat cezalarının doktordan tahsil edilmesine karar verdi. Ercan Ö. Bursa Devlet Hastanesi’nde Dr.Nedim T. ve Ali Muhsin S. tarafından ameliyat edildi. Ağrıları geçmeyen hasta, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ilk ameliyatın özensiz yapılması nedeniyle sinir basılarının giderilmesi için ikinci kez, karın bölgesinde kalan alet parçasının çıkarılması için üçüncü kez ameliyat oldu. Ercan Ö, Sağlık Bakanlığı aleyhine İdare Mahkemesi’nde tazminat davası açtı. Mahkeme, bakanlığın Ercan Ö’ye tazminat ödemesine hükmetti. Hazine de ödenen tazminatın, ameliyatı gerçekleştiren doktorlardan tahsili için Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde rücuen tazminat istemiyle dava açtı ancak mahkeme reddetti. 

Yargıtay karar verdi
Hazine avukatının kararı temyiz etmesi üzerine dosyayı görüşen Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını bozdu. Daire, yerel mahkemece davalı doktorların sorumlu oldukları gözetilerek, karar verilmesine hükmetti. Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin ilk kararında direnmesi halinde dava dosyası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nda görüşülecek.

Bursa’da ameliyat olan Ercan Ö. Sağlık Bakanlığı aleyhine dava açarak tazminat kazandı. Hazinenin ödenen tazminatın davalı doktorlardan tahsil edilmesi için açtığı dava yerel mahmede reddedildi. Hazine avukatının kararı temyiz etmesiyle dosyayı görüşen Yargıtay yerel mahkemenin kararını bozdu.

Cuma, Aralık 26

BAĞIŞLAMANIN DÖRT EVRESİ

BAĞIŞLAMANIN DÖRT EVRESİ

1- vazgeçmek – tek başına bırakmak
2- kaçınmak – cezalandırmaktan sakınmak
3- unutmak – bellekten çıkarmak, yerleşmesine izin vermemek
4- bağışlamak – borcu silmek

VAZGEÇMEK* :Bağışlamaya başlamak için bir süreliğine vazgeçmek yararlıdır. Bu, o kişiyi yada olayı düşünmeyi bırakıp bir süreliğine mola almak anlamna gelir. bir şeyi tamamlamadan bırakmaktan çok ondan uzaklaşıp tatile çkmak gibidir. Bu bizi tükenmekten alıkoyar, başka yollarla güçlenmemizi, hayatımızda başka mutluluklara sahip olmamızı sağlar.
Daha sonra bağışlamayla birlikte gelen son rahatlama için iyi bir alıştırmadır. Durumu, anıyı, sorunu, ihtiyacınız olduğu sıklkta terk edin. Buradaki fikir görmezden gelmek değil, sorundan koparak zinde ve güçlü hale gelmektir. Vazgeçmek; örgüyle, yazıyla meşgul olmak, hep görmek istediğiniz o okyanusa gitmek, sizi güçlendiren bir öğrenim ve sevgi görmek, sorunun bir zaman gündemden düşmesine izin vermek demektir. Bu doğru, uygun ve iyileştiricidir. Eğer bir kadın yaralı psişeye güvence verir ve “şu anda şifalı merhemler süreceğim, kimin ne gibi yaralara neden olduğuyla ilgili bütün bu sorunla daha sonra ilgileneceğim,” derse, geçmiş yaranın yol açtığı sorunlar onu çok daha az üzecektir.
*:forego, Oxford English Dictionary’den; O.E for gan yada forgaen’den (geçip gitmek, uzaklaşmak) türemiştir.

KAÇINMAK. ** : İkinci evre, özellikle de cezalandırmaktan sakınma, ne bu konuyu –az yada çok- düşünme, ne de buna göre davranma anlamında, kaçınmaktr. Bu tür bir denetimin alıştrmasını yapmak son derece yararlıdır, çünkü bu, sorunun ortalığa taşmasına izin vermez, onu bir yere bağlar. Daha sonra atlacak admların zmanlamasına odaklaşmay sağlar. Bu, körleşmek yada ölmek, kendini koruma amaçlı bir uyanklık halinin gevşemesine yol açmak anlamına gelmez. Olaylara bir parça mühlet tanımak ve bunun ne gibi faydaları olacağını görmek anlamına gelir.
Kaçınmak; sabırlı olmak, dayanmak, duygular belli bir mecraya akıtmak demektir. Bunlar kuvvetli ilaçlardır. Bulabileceğiniz kadar çok alın. Bu bir temizlik rejimidir. Hepsini uygulamanıza gerek yok; sabır gibi bir tanesinş seçerek üzerinde pratik yapabilirsiniz. Cezalandırıcı sözlerden, söylenmelerden, gücenik ve düşmanca davranmaktan kaçınabilirsiniz. Gereksiz cezalandırmalardan kaçınmak, eylemin ve ruhun bütünlüğünü güçlendirir. Kaçınmak, yüce gönüllülük alıştırması yapmaktır, böylece daha önce küçük sinirliliklerden öfkeye kadar değişen bütün duygulara neden olan konulara büyük merhametli doğanın da katılması sağlanır.
** :forebear; Oxford English Dictionary’den: MHG verberrn’den (sabırla tahammül etmek, sabırlı olmak) türemiştir.

UNUTMAK *** : Unutmak, bellekten çıkarmak, yerleşmesini reddetmek –başka bir deyişle, özellikle bellekten çıkıp gitmesine izin vermek, kulpunu bırakmak – demektir. Unutmak, beyin-ölümü yaşamanız anlamına gelmez. Bilinçli unutma olayn kendi başına süregitmesine izin vermek, ön planda kalmasında ısrar etmemek, tersine, sahneden göndermek, arkaplana gönderilmesini sağlamak demektir.

Kızgın malzemeyi çağırmayı reddederek bilinçli unutma alıştırması yaparız, hatırlamayı reddederiz Unutmak edilgin değil; etkin bir edimdir. Baz malzemeleri güç bela çekerek taşımamak; takrar tekrar onlara dönmemek; yineleyici düşünceler, resimler yada duygularla kendini yiyip bitirmemek demektir. Bilinçli unutma, saplanıp kalma pratiğini bilerek bırakmak, ondan bilerek uzaklaşmak, onu görüş alanının dışın çıkarmak, geriye bakmamak ve böylece yeni bir manzarada yaşamak, eskiler yerine, üzerinde düşünülecek yeni hayatlar ve deneyimler yaratmak demektir. Bu türden bir unutma belleği silmez, belleği hantallığa itercesine kuşatan duyguları imha eder.
*** :forget. Oxford English Dictionary’den: E. Tötonik getan’dan (tutmak yada kavramak/ for önekiyle tutmamak yada kavramamak anlamına gelir) türemiştir.

BAĞIŞLAMAK **** :Bir suçtan ötürü, bir kişiyi, bir toplumu, bir ulusu bağışlamanın briçok yolu ve oranı vardır. Önemli olan “nihai” bağışlaycılığın teslimiyet olmadığını unutmamaktır. Gücenmeyi içinde taşımayı bırakmak bilinçli bir karardır; bir borcu bağışlamayı ve misilleme yapma kararından vazgeçmeyi içerir. Ne zaman bağışlanacağına ve olayın üstüne çentik atmak için hangi ritüellerin kullanılacağına siz karar vereceksiniz. Hangi borçların ödenmesine ihtiyaç olmadığına da yine siz karar verirsiniz.

Bazıları örtülü affı seçer; bir kişiyi şu anda yada sonsuza kadar bir zararı ödemekten kurtarırlar. Bazıları da süreç içinde kusurları düzeltmeyi bırakır, borçtan vazgeçer, ne olmuşsa geride kaldı diye düşünür; bu kadar ödeşme yeterlidir. Başka bir af türü de herhangi bir duygusal yada başka türden birtazminat ödettirmeden kişiyi serbest bırakmaktır.

Bazıları için bağışlamanın tamamlanması, diğerine müsamahayla bakmaktan ibarettir ve görece iyi huylu kabahatler söz konusu olduğunda en kolay da budur. Bağışlamanın en esaslı biçimlerinden biri, suçlanan kişiye şu yada bu şekilde merhamet göstererek destek olmaktır.(?) Bu kafanızı yılanlarla dolu bir sepete sokmanız gerektiği anlamına gelmez; tersine, bir acıma, güven duyma ve hazırlıklı olma mesafesinden tepki vermek demektir. (??)

Bağışlamak, bütün vazgeçme, kaçınma ve unutmaların toplamıdır. İnsanın korunmaktan değil soğukluktan vazgeçmesi demektir. Bağışlamanın derin bir biçimi de, ötekini dışlamayı bırakmaktır., böylece burnu büyük olmaktan, görmezden gelmekten yada soğuk bir şekilde davranmaktan vazgeçip, ne himayecilikte ne de yapmacıklıkta ısrarcı oluruz. Ruhsal-psişenin, zoraki katlandığımız insanlarla birlikteyken zamanı ve hazır cevaplığ sıkıca denetlemesi, duygusuz bir manken gibi davranmanızdan evladır.

Bağışlama bir yaratma eylemidir. Bunu yapmak için zamanla değerini kanıtlamış bir çok yoldan birini seçebilirsiniz. Şimdilik bağışlayabilirsiniz, o zamana kadar bağışlayabilirsniz, gelecek sefere kadar bağışlayabilirsiniz, bağışlayıp başka şans vermeyebilirsniz – eğer bir ikinci vaka yaşanırsa, bu tümüyle yeni bir oyundur. Bir şans daha verebilirsniz, birçok şans verebilirsiniz, koşullu şans verebilirsiniz. Bir kabahatin bir kısmını, tamamını yada yarısını bağışlayabilirsiniz. Örtülü bir af tasarlayabilirsiniz. Karar sizin. (???)

İnsan, bağışlayıp bağışlamadığını nasıl bilir? Olay karşısında öfke duymak yerine kederlenmek, o kişiye kızmak yerine onun için üzülmek eğiliminde olursunuz. Tüm bunlara ilşkin herhangi bir şey anımsamama eğiliminde olursunuz. İşin başında bu kırgınlığa yol açan ıstırabı anlarsınız. Ortamın dışında kalmayı yeğlersiniz. Bir şey beklemezsiniz. Bir şey istemezsiniz. Bileğinize dolanıp sizi oradan oraya sürükleyen bir kement yoktur. Gitmekte özgürsünüzdür. “Bundan böyle hep mutlu yaşadılar” ile sonlanmasa da , bu günden itibaren sizi illaki bekleyen taptaze “bir varmış bir yokmuş”duygusuna kaplırsınız.
**** :forgive; Oxford English Dictionary’den: Eski İngilizcedeki forziefan’dan (vermek yada bağışlamak, vazgeçmek, gücenikliği taşımayı brakmak) türemiştir.

(?) :Bu tür bağışlaycılığın biraz farklı bir tanımı, Oxford English Dictionary’de bulunur: 1865 J.Grote, Moral Ideas, viii (1876), 114 “Etkin bağışlayıcılık – kötüye karşı iyinin geri dönüşü” Bu bence barışıklığn nihai formudur.
(??) İnsanlar başkalarını bağışlamakta farklı hızlara sahip olmakla kalmazlar, saldırı da bağışlamak için gereken zaman miktarını etkiler. Bir yanlış anlamayı bağışlamak, cinayeti, ensesti, istismarı, haksız muamaleyi, ihaneti, ve hırsızlığı bağışlamaktan farklıdır. Ne olduğuna bağlı olarak, bir kerelik bir istismar bazen tekrarlayan istismarlardan daha kolay bağışlanabilir.
(???) Bedenin de belleği olduğundan, bedene de dikkat edilmelidir. Ama. Öfkesini aşmak değil, onu tüketmek, dağıtmak ve böylece serbest kalan libidoyu öncekinden tümüyle farklı tarzda yeniden şekillendirmektir. Bu fiziksel serbestliğe psişik anlayış da eşlik etmelidir.

Clarissa P. Estess Kurtlarla Koşan Kadınlar
Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler. Ayrıntı Yayınları

XII.Özel Araziyi Belirlemek: Öfkenin ve Bağışlamanın Sınırları adlı bölümün son kısmıdır.

Salı, Aralık 2

ve kadın ve erkek ve fark


  • Saldırganlık: Erkekler kadınlardan daha saldırgan olup bedensel güç kullanımına daha eğilimlidirler. Bunun açıklaması da testosterona bağlanmaktadır. Buna karşılık kadınlar kelimelerle saldırır ve savaşırlar.
  • Kan: Erkeklerde 4.5, kadınlarda 3.6 litre kan vardır. Erkek kanı daha koyu kıvamlıdır, bir damlasında 1 milyon kan hücresi vardır.
  • Yaş dönümü: Kadınlar menopoz döneminde ateş basması, uykusuzluk, şişmanlama, gece terlemeleri ve vajina kuruluğu gibi belirtiler yaşarlar. Erkekler andropoz denen yaş döneminde hemen hemen hiçbir bedensel belirti yaşamazlar.
  • Vücut ısısı: Erkeklerin vücut ısısı kadınlardan daha yüksektir. Su: Erkek vücudunun yüzde 60-70'i sudan ibarettir. Kadın vücudundaki su oranı ise yüzde 50-60 arasındadır.
  • İskelet: Erkeklerin omuzları daha geniş , kolları ve bacakları daha uzun, kemikleri daha ağır, eklemleri de daha büyüktür. Buna karşılık kadınların kalça kemikleri daha geniş, eklemleri daha esnektir.
  • Duyu organları: Kadınların işitme ve koklama duyuları daha güçlüdür. Buna karşılık erkekler ışığa karşı daha hassastır.
  • Enerji harcaması: Erkekler hareketsizken vücudun metrekaresi başına 39,5 kalori yakarlar. Kadınlar ise 37 kalori. Erkeğin günlük kalori ihtiyacı 2700 kalori, kadınınki 2000 kaloridir.
  • Yağ: Erkeklerde kadınlarınkinin yarısı kadar yağ dokusu vardır. Kadınlarda yağ dokusu vücudun yüzde 27'sini oluştururken, bu değer erkeklerde yüzde 15'tir.
  • Ağlamak: Kadınlar erkeklerden 5 kat fazla ağlarlar. Genellikle de saat 19.00-22.00 arası.
  • Beyin: Erkek beyni yüzde 14 daha ağırdır. Buna karşılık kadınlarda iki yarım küre arasındaki iletişim daha iyidir.
  • Kalp atışı: Erkeklerin kalbi daha büyüktür ve daha yavaş çarpar: Dakikada ortalama 72. Bu değer kadınlarda 80'dir.
  • Sıcaklık duyarlılığı: Kadınlar kalın yağ dokuları nedeniyle soğuğa daha dayanıklıdırlar.
  • Yaşlanmak: Erkekler kadınlardan daha hızlı yaşlanırlar. 35 yaşındaki bir erkeğin damar sistemi 50 yaşındaki bir kadınınkine eşdeğerdir.
  • Kaslar: Erkekler kadınlardan yüzde 50 oranında fazla kas gücüne sahiptir. Buluğ çağında erkeklerde kas hücrelerinin sayısı 20 misli, kadınlarda 10 misli artar. Erkekler kadınlardan üçte bir oranında daha güçlüdürler.
  • Buluğ: Erkekler buluğ çağını 10-15, kadınlar 9-14 yaşları arasında yaşarlar.
  • Yaşam Süresi: Erkeklerin ortalama omrü 71,5 yıl, kadınların 78 yıldır.
  • Bacaklar: Erkeklerin bacakları daha uzun ve kaslıdır. Bu yüzden kadınlardan daha hızlı koşar, daha uzağa zıplarlar.
  • Vücut ölçüleri: Erkek ortalama 175 cm boyunda ve 73,5 kg ağırlığındadır. Göğüs çevresi 98,5cm , beli 80,4cm'dir. Kadın ortalama 160 cm boyunda olup 61,2 kg'dir. Göğüs çevresi 90,1; kalça genişliği 96,5 cm; beli 74,3 cm'dir.
  • Adem elması: Gırtlaktaki adem elması adlı çıkıntı sadece erkeklere hastır.
  • Akciğerler: Erkeklerin akciğerleri kadınlarınkinden yüzde 50 daha geniş hacme sahiptir.
  • Yemek: Aynı kilodaki kişilerden, erkekler kadınlardan daha çok yemek ihtiyacı duyarlar; çünkü metabolizmaları daha hızlıdır.
  • Solunum: Erkekler dakikada 16 kez, kadınlar ise dakikada 20-22 kez soluk alıp verir. Her iki cinsin günde soludukları miktar ise aynıdır.
  • Hastalıklar: Erkekler hayatları boyunca kadınlardan ortalama 40 gün daha az hastalanırlar.
  • Dirsek: Kadınlar erkeklere kıyasla kollarını dirsekten 6 derece daha fazla açabilirler.
  • Kromozomlar: Erkek ve dişilerde toplam 46 kromozom vardır. Bunların yarısı babadan, yarısı anneden gelir. Bu 46 kromozomun içinden iki tane cinsiyet hormonu vardır ki; bu erkekte XY, kadında XX olarak bulunur.
  • Saçlar: Kadınların saçları daha sık ve daha dirençlidir. Saç kökleri iki milim daha derinde olduğu için erkeğinki kadar çabuk dökülmez.
  • Deri: Erkeklerin toplam 1,8 metrekare, kadınların 1,6 metrekare derileri vardır. Kadını derisi daha ince ve kuru,bu yüzden de daha hassastır. Erkekte ter bezleri ve deri altı yağ bezleri daha fazla olduğundan derisi yağlıdır ve daha çok terler.
  • Ergenlik Sivilcesi: Erkeklerin sivilce sorunu daha fazladır. Bu da daha çok testosteron hormonundan kaynaklanmaktadır. Bu hormon yağ bezlerini uyarır ve derideki gözeneklerin tıkanmasına, dolayısıyla da sivilceye neden olur.
Internet Haber

Cumartesi, Kasım 29

Çocuklarımıza Neler Yapıyoruz?...

Küçük çocuklara yapılan cinsel girişimler ‘pedofili’ olarak adlandırılar.
Pedofili ruh hastalığı kitaplarında ‘cinsel sapkınlıklar-parafililer’ bölümünde yer alır.
Nedenleri üzerinde durulur, neler yapılacağı tartışılır, önemli bir konudur.
Hüseyin Üzmez olayının yankıları doğal olarak sürüp gidiyor.
İslami kesimin bu olayı ‘bizdendir, harcatmayız’ mantığıyla savunmaları da ibret vericidir.
Üstelik, küçük yaştaki kız çocuklarının eş olarak alınabileceğine ilişkin savunmalar dinin nasıl kullanılabildiğine de örnek oluşturuyor.
‘Bizdendir, harcatmayız’ mantığıyla savunulan sapkın cinsel tutumlara eklenen yolsuzluklar da ülke yönetiminin içine düştüğü durumun aynalarıdır.

Ama nelerin ortaya çıktığına da bakalım.
Küçük yaştaki kız çocuklarına cinsel saldırıların ardı arkası kesilmiyor.
Evden kaçan 13-14 yaşlarındaki iki kızın tanıştığı birisi kızları başkalarına da peşkeş çekiyor.
Bir ilköğretim okulunun kız öğrencilerine biraz daha büyük erkek öğrenciler tecavüz ediyorlar.
Haberin biri bitmeden öbürleri ortaya çıkıyor.
Daha kim bilir basına yansımayan, hatta kimselerin haberi olmadan ülkenin nerelerinde neler yaşanıyor?
Bu arada cep telefonlarının ne işlere yaradığı da ortaya çıkıyor.
Birisinin kandırdığı kız çocuğuna yaptığı tecavüz olayı cep telefonuyla
görüntüleniyor.
Bu görüntülerle küçük kız tehdit edilerek başkalarıyla ilişkiye zorlanıyor.
Arkadan bir sürü kepazelik sürüp gidiyor.
Zincir bir yerde kopup da iş ortaya çıkarsa ne âlâ.
Yoksa bu işler sürüp gidiyor.
‘Freud’a Ne yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu?’ diye bir kitap var.
Çocukların tutumlarının değişmesini konu olarak alıyordu.
Asıl bizim toplumumuza uyuyor bu söz: ‘Freud’da ne yaptık da küçük kızlara saldırır olduk?’.
Nedir bu durum?
Ne oluyoruz? Nereye gidiyoruz?
‘Küçük kızlar da evden kaçmasaydı, oh olsun, başkalarına ders olsun’ mu
denilmeli?
Küçük bir kızın yanlışını görüp elinden tutup evine götürecek vicdan sahibi insan kalmadı mı?
Yetmişini aşmış azmışlara küçük kızları ‘münasip görmek’ yerine, ‘efendi efendi, geç yerine de edebinle otur’ diyecek bir Müslüman kalmadı mı?
Bu memleketin çocuk doktorları ayağa kalkmıyor mu?
Bu memleketin eğitimcileri asıl bu konuda neden konuşmuyor?
Ülkemin çocuk ve ergen psikiyatrlarını göreve çağırıyorum.
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Derneği (ben de onur üyeleriyim) görüşlerini her yolla açıklamalı.
Bu memleketin yöneticileri nerede?
Susmak, oralı olmamak, aldırmamak suçun ortağı olmaktır.
Bu suça ortak olmayalım.
Bu gidişe sessiz kalmayalım.
Belçika’da yaşanan bir küçük kız tecavüzü olayında 300 bin kişi beyaz bayraklarla sokaklara döküldü.
Beyaz bayraklar masumiyet çağrısıydı.
Namus namus diye tepinmekle namus korunmaz.
Namus böyle olaylarda ortaya çıkar.
Dürüstlük böyle durumlarda gereklidir.
Din iman işte bu olaylarla ölçülür.
İnsanlarımız bu olaylara ‘hayır’ demelidir ve bunu kanıtlamalıdır.
Ülkemiz bu utançtan kurtarılmalıdır.
Hepimize düşen görev budur.

Erdal ATABEK
CUMHURİYET/24.11.2008

Cumartesi, Kasım 22

İnanma O'na İnanma…


Anne-babasının boşanması, her çocukta duygusal ve davranışsal sorunlara neden olur. Sorunlar, gizli ya da aşikâr olmak üzere mutlaka ortaya çıkar ve hiç değilse üç beş yıl kadar devam eder. Ancak, anne babası boşanmış çocukların üçte birinde boşanmanın olumsuz etkileri, hayat boyu sürebilir. Boşanmanın hayat boyu sürebilen etkileri genellikle; topluma uyum sağlayamamak, depresyon, öz-güven kaybıdır. Boşanmadan uzun süreli etkilenenler genellikle ebeveynleri gibi uzun süreli evlilik sürdüremezler.

- Bir daha babamın elini tutmayacaksın tamam mı tutmayacaksın. O senin elini tutarken, sana iyi davrandığını “ben görüyor muyum?” diye dikiz aynasından bana bakıyor. İnanma ona inanma…
Anne babasının yıllar süren kavga-dövüşünde bıkmıştı. Artık bu yapmacık sevgi sahnelerine inanmıyordu. Nasıl olsa biraz sonra yine bir kavga çıkacaktı. Nihayet boşandılar da bir nefes aldı.Öte yandan her çocuk boşanmadan eşit olarak etkilenmez. Burada çocuğun karakteri, cinsiyeti ve özellikle boşanma sırasındaki yaşı önemlidir. Örneğin erkek çocuklar, kızlardan daha fazla etkilenirler. Erkek çocuklarda ciddi boyutlarda hırçınlık görülebilir.Yaş faktörüne gelince; 3–6 yaş çocukları ne olup bittiğinin farkına varamazlar. Az çok anlayanlar ise, genellikle boşanmanın kendi hataları yüzünden olduğuna inanır. 7–12 yaş çocuklarının okul başarısı olumsuz yönde etkilenir.
- Oğlumun okul durumunu öğrenmeye gittiğimde zayıf olmayan tek bir dersi bile yoktu. Resim öğretmeninin yanına gittim. “Resim yapamayan bu herifi okuldan atın. Bunun vatana millete yararı olmaz” dedim. Hızımı alamadım aynı cümleyi müzik öğretmenine de tekrarladım. O da yetmedi çılgın gibi beden öğretmenine de aynı şeyleri söyledim. Giderek ses tonum yükselmiş ya da başka bir şekilde dikkat çekmişti. Nasıl olduğunu anlayamadan kendimi müdürün odasında buldum.Meğer oğlumun dersleri son altı aydır bozuktu. Bozulan sadece dersleri değildi. Aynı zamanda davranışları da berbattı. Öğretmenler bir yana, arkadaşları ve hatta arkadaşlarının velileri bile ondan şikâyetçiydiler.
İyi ki dersleri bozulmuştu. Yoksa boşanma işlemleri falan derken, benim de son zamanlarda, burnumun ucunu görecek halim kalmamıştı doğrusu.


Boşanmaya engel olamadı iseniz, 
Çocukların boşanmadan etkilenmesine engel olun…
Daha büyük çocuklar, boşanmaya engel olabileceklerini düşünürler. Bir taraftan boşanmaya engel olmaya çabalarken öte yandan derin bir üzüntü içinde ebeveynlerine kızgın, öfkeli ve eleştirel davranırlar. Bir kısmı her iki ebeveynden de uzaklaşır.Bazı çocuklar anne babalarının yeniden birleşeceği ümidimi hiç yitirmezler. Bu nedenle, her ikisi için de ikinci bir eşe asla tahammül edemezler.Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkisini azaltmak için ebeveyn; aralarındaki anlaşmazlığı çocuklara yansıtmaktan vazgeçmelidir. Boşanmadan sorumlu kişinin diğer ebeveyn olduğuna çocuğu inandırmak çabası ile ebeveynlerin birbirilerini çocuğa şikâyet etmeleri son derce sakıncalıdır. Boşanmanın önüne geçmek amacı ile çocukların kullanılması da doğru değildir. Üstelik işe de yaramaz. Yarıyormuş gibi görünse de bu uzun ömürlü olmaz.Boşanma, ebeveyn için de zorlayıcı bir durumdur. Arada ki çocuk bu işi daha da zorlaştırır. Ebeveyn işleri zorlaştıran maddi manevi yük olan çocuğuna tahammülsüzlük gösterebilir. Bu durum geçicidir. Ancak bunu süreğen gibi hisseden ve çocuğu dışlayan onu yok varsayan taraf çocuğu kaybeder. Geçici olan bu sıkıntılı günlere, çocuğa fark ettirmeden göğüs geren, her türlü zorlayıcı davranışa rağmen çocuğu kabul edip ona tutarlı davranan ebeveyn ise çocuğu kazanan taraf olur. Aileye yeni bir anne ya da babanın katılması da çocuk açısından kabulü zor bir durumdur. Burada yeni ebeveynin tutumu çok önemlidir. Aileye yeni katılan ebeveyn, varsa eski evliliğinden olan çocuklarına, ya da bu yeni yuvanın ürünü olan çocuklarına ilgisini biraz daha aşırı vermekten kendini alıkoyamayacaktır. Bu ilgi verilen çocuğa da fayda etmez. Sadece kıskançlık yaratarak üvey kardeşler arasında sıcak duyguların oluşmasına engel olur. Bu gibi durumlar boşanmanın olumsuz etkilerini arttırır.
IA, 14 yaş Kız:
— Bir çocuk daha doğurursan çok kızarım. Babamın yeni karısının çocukları, babamın yeni karısı ile evlendikten sonra olan çocuk, bir de senin yeni kocanın çocuğu bana yetiyor. Ben bunları bile arkadaşlarıma tanıştırırken zorlanıyorum. Bir de senle yeni kocanın çocuğu çıkmasın.

Doç.Dr.Sabiha Paktuna Keskin
Pediatrist, Pediatrik Nörolog
Uluslararası Tıp
Çocuk Beyin Hastalıkları


Perşembe, Kasım 13

PORNOGRAFİK YANILGI


Yalan 1- Kadınlar İnsanlardan Daha Aşağı Varlıklardır.
Playboy, Penthouse gibi pornografi endüstrisinin devleri kadınlardan "tavşan, civciv, fıstık, yavru" olarak bahsetmektedir. Kadınları birer evcil hayvan ya da oyuncak olarak göstermektedir. Bazı pornografi filmlerinde ya da dergilerinde, kadının sadece vücudu sergilenip yüzü gösterilmemektedir. Kadınların, duyguları ve zekaları olan insanlar oldukları gerçeği bu endüstride kabul görmemektedir.

Yalan 2 - Kadınlar Bir Tür Hobi ya da Spor Faaliyetidir.
Bazı futbol ya da spor dergilerinde ya da tv programlarında devamlı olarak bikinili kızlar boy göstermektedir. Bu erkeklerin bilinç altlarında spor ile seksi aynı kategoriye sokmak için gerçekleştirilen psikolojik bir uygulamadır. Porno, seksi bir oyun olarak görür ve bu oyunda da "gol atmak", "kazanmak", "fethetmek" asıl amaçtır. Bu konsepte kendisini kaptıran erkekler birbirlerine cinsel ilişkileri hakkında "skor kaç?", "gol attın mı?" gibi ifadelerle yaklaşırlar. Erkekliklerini attıkları "gol" sayısına bağlarlar. "Gol" atılan her kadın erkeklik mertebesinde bir seviye yükselmek anlamına gelir.

Yalan 3 - Kadınlar Bir Maldır.
Araba dergilerine baktığınızda yeni bir arabanın üstüne yatmış bir bikinili hatun görürsünüz. Yazılmamış slogan şudur: "Bu arabadan alırsan bu kızı da kaparsın." Çok açık porno dergilerine bu durum iyice abartılmıştır. Dergiler, bir tür alış veriş kataloğuna benzetilmiş, kadınlara ait filmlere kodlar verilmiş, bir pense ya da domates almak ile bir kadının pornosunu almak aynı dereceye indirgenmiştir; bu yüzden bir çok genç erkek eğer bir kızı akşam yemeğine çıkarırsa, onunla seks yapma hakkına doğal olarak sahip olduğunu rahatça düşünmektedir. Porno biz erkeklere kadınların satılık olduğunu öğretmektedir.

Yalan 4 - Bir Kadının Değerini Onun Vücudunun Çekiciliği Belirler.
Çok güzel olmayan kadınlar porno dergilerinde en saçma ve en iğrenç sayfalarda yer almaktadır. Bu kadınlara "köpek, köle, dana, vb.." gibi isimler takılmaktadır, çünkü bu kadınlar porno endüstrisinin "mükemmel" kadın imajına uymamaktadırlar. Porno, kadınların karakterine veya zekasına değil bedenine değer verir.

Yalan 5 - Kadınlar Tecavüz ve Tacizden Zevk Alır.
"Bir kadın hayır derse aslında evet demek istiyordur", "tecavüzden kaçma imkanın yoksa zevk almaya bak" klasik bir porno senaryosudur. Porno filmlerinde tecavüze uğrayan kadınla ilk önce bağırıp tekme atsalarda daha sonra zevk alırken görüntülenirler. Porno erkeklere zevk için tecavüz etmeyi, tacizde bulunmayı ve can yakmayı öğretmektedir.

Yalan 6 - Kadınlar Aşağılanmalıdırlar.
Pornolarda kadınlara hakaret edilir ve onlara nefret dolu sözler söylenir. Kadınlara yüzlerce iğrenç şekilde işkence yapılır, aşağılanılır ve kadınlara daha fazlası için yalvartırılır. Bu davranış ve senaryolar kadınlara saygı içermekte midir? Sevgi? Kadınlara karşı nefreti pornolar arttırmakta mıdır?

Yalan 7 - Küçük Çocuklar da Seks Yapmalıdır.
Pornografi endüstrisinin en çok rağbet gören alt kollarından birisi sübyancılık içeren yayınlardır. Kadınlara küçük kız kıyafetleri giydirilir, okul üniforması veya oyuncaklara sık sık rastlanır. Yetişkinlerin çocuklar ile seks yapması teşvik edilir. Bu durum porno takipçilerin çocuklara bakışını değiştirmektedir.

Yalan 8 - Aykırı Seks Daha Zevklidir.
Pornolarda seksi daha ilginç kılmak için yasalara aykırı unsurlara sık sık rastlanır. (Tecavüz, cinayet, hırsızlık, zina, röntgencilik, eşcinsellik vb..) Seks eğer yasa dışı, ahlak dışı ve sıra dışı değil ise zevk vermez öğretisi yaygın bir şekilde verilmektedir.

Yalan 9 - Fahişelik Harika Bir Meslektir.
Pornolarda fahişelerin hayatı muhteşem gösterilmekte, genç kızlar bu mesleğe özendirilmektedirler. Gerçek yaşamda pornografi sektöründe yer alan kızların çoğunluğu evinden kaçmış ve uyuşturucu parası ya da başka ihtiyaçları için çalışan kızlardır. Yaşamları köle yaşamından farksızdır. Bir çoğu sürekli olarak cinsel tacize uğramaktadır. Bir çoğu cinsel yolla bulaşan hastalıklardan dolayı korkunç rahatsızlıklar geçirmekte veya erken yaşta ölmektedirler. Bu duruma katlanabilmek için çoğunluğu yoğun bir şekilde uyuşturucu kullanır.

urban5

Kaynak;Gene McConnell

Çarşamba, Kasım 5

MEMURA SEVK ZİNCİRİ YOK...


Yayınlanan tedavi yardımına ilişkin uygulama tebliğine göre, aile hekimliği uygulamasına başlanan illerde sevk zorunluluğu olmayacak. Başvurular öncelikle aile hekimine yapılacak. Hastalar aynı sevk kağıdı ile değişik bölümlerde muayene, tetkik, tahlil ve tedavi yaptırabilecek.
Maliye Bakanlığı, sağlık kurum ve kuruluşlarında yapılan tedavilere ait ücretleri ve işlemleri Tedavi Yardımına İlişkin Uygulama Tebliği (TUT) ile açıkladı. Resmi Gazete’nin 23 Ekim 2008 tarihli sayısında yayınlanan düzenlemeye göre, aile hekimliği uygulamasına geçilen illerde öncelikle aile hekimine başvurulacak ve aile hekimince lüzum görülmesi halinde ikinci veya üçüncü basamak sağlık kurumlarına aile hekimince sevkin yapılması teşvik edilecek. Aile hekimliği uygulamasına başlanan illerde sevk zorunluluğu olmayacak. Aile hekimliği uygulaması bulunmayan illerde memurlar varsa kurum tabibine gönderilecek, kurum tabibinin gerekli görmesi halinde ikinci veya üçüncü basamak sağlık kurumuna sevk edilecek. Kurum tabibi bulunmadığı takdirde memurlar belediye sınırları ve mücavir alan içinde bulunan birinci, ikinci veya üçüncü basamak sağlık kurum veya kuruluşuna doğrudan başvurabilecek. 

Sevk işlemleri nasıl olacak? 
Aynı sevk kağıdı ile bir sağlık kurumuna müracaat edenlerin ilk muayenesini müteakip yeni bir sevk kağıdına gerek kalmaksızın değişik bölümlerde aynı sevk kağıdı ile muayene, tetkik, tahlil ve tedavi olmaları mümkün olacak. Bunun için yeterli sayıda nüsha içeren hasta sevk kağıdının düzenlenmesi ve sağlık kurumlarınca tüm nüshaların ilk nüsha gibi değerlendirilerek işlem yapılması gerekiyor. Sonraki muayeneler konsültasyon olarak kabul ediliyor.

Sağlık kurumlarında yatırılarak tedavi altına alınan hastalar için üniversite veya eğitim hastanelerinden ilgili dal uzmanı çağırılmak suretiyle konsültasyon hizmeti alınması durumunda, ikinci bir sevk işlemine gerek kalmaksızın, konsültasyon ücreti konsültan hekimce düzenlenen epikrize dayalı olarak tahakkuk ettirilecek faturaya istinaden hastayı yatıran sağlık kurumu tarafından konsültan hizmeti veren sağlık kurumunun döner sermayesine aktarılacak. Sağlık kurumlarında yatırılarak tedavi altına alınan hastaların yapılamayan tetkik ve tahlilleri için diğer sağlık kurumlarına sevkinin gerektiği durumlarda, ikinci bir sevk işlemine gerek kalmaksızın yapılan tetkik bedeli, hastayı sevk eden sağlık kurumu tarafından tetkiki yapan kurumun döner sermayesine aktarılacak. 
Ayakta tedavi gören hastalara ait sevk evrakının hastalara verilen suretlerine (tek hekim tarafından verilen istirahat raporlarına ilişkin sevk evrakı hariç) muayene ve tedavi işlemlerinin tamamlanması sonrasında, kurum başhekiminin onayı ve mühür tasdik işlemi yapılmayacak. Şehir içi sevkler 3 (üç) iş günü, şehir dışı sevkler ise 5 (beş) iş günü geçerli kabul edildi.

Antidepresan ilaçlar
SNRI, SSRE, RIMA, NASSA grubu antidepresanlar, psikiyatri (erişkin ve çocuk), nöroloji (erişkin ve çocuk) uzman hekimlerinden biri tarafından veya bu hekimlerden biri tarafından düzenlenen uzman hekim raporuna dayanılarak tüm hekimlerce reçete edildiğinde bedeli ödenecek. Normal çocuk beslenmesinde kullanılanlar hariç olmak üzere ayaktan tedavide, malnütrisyonu olanlar, malabsorpsiyonlu olanlar veya oral beslenemeyen ancak enteral beslenmesi gereken hastalar ile doğuştan metabolik hastalığı olanlar ve/veya kistik fibrozisi olanlara uzman hekim raporuna dayanılarak uzman hekimlerce reçete edilmesi halinde bedeli karşılanacak. Raporda, beslenme ürününün adı, günlük kalori ihtiyacı ve buna göre belirlenen günlük kullanım miktarı açıkça belirtilerek reçeteye en fazla 30 günlük dozda yazılacak. Eritropoietin ve darbepoietin preparatları sadece kronik böbrek yetmezliği ile ilişkili anemi endikasyonunda bazı koşullarda karşılanacak olup, diğer endikasyonlarda karşılanmayacak.
Kanserde en fazla 3 aylık dozda ilaç
Ayaktan kemoterapi yapılacak kanserli hastalara tedavi protokolünü gösterir uzman hekim raporuna dayanılarak kür tanımına uyacak tedavi uygulanıyor ise bir kürlük, kür tanımına uymayan tedavi uygulanıyor ise en fazla 3 aylık dozda ilaç verilebilecek. Kanser tedavisinde kullanılacak hormonlar ve hormon antagonistleri ile maligniteye bağlı metastatik olgularda kullanılan yardımcı ilaçlar, tedavi protokolünü gösterir uzman hekim raporuna dayanılarak 3 aylık dozlarda uygulanabilecek. Sağlık Bakanlığı tarafından, endikasyon dışı kemoterapi kullanımında, tedavi protokolünü ve daha önce uygulanan kemoterapi dahil diğer tedavileri de gösteren tıbbi onkoloji veya çocuk onkolojisi (hematolojik maligniteler için tıbbi onkoloji, çocuk onkolojisi, hematoloji veya çocuk hematolojisi) uzman hekimlerinden birinin bulunduğu sağlık kurulu raporu aranacak.
Fizik tedavi uygulamaları
Uygulamaların fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzman hekimi veya fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzman hekiminin gözetiminde hekim dışı sağlık personeli tarafından uygulanmış olması gerekiyor. Hastalar, en az 5 metrekarelik hasta kabininde tedaviye alınacak. Uygulayıcı personelin her bir üyesi en fazla 2 kabinden sorumlu olacak. Bir fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzman hekimi gözetiminde aynı anda en fazla 10 hastaya fizik tedavi işlemi uygulanabilecek. Bedeli ödenecek günlük fizik tedavi seans sayısının hesabında, merkezde tam zamanlı görevli fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzman hekim sayısı ve çalışma saatleri, merkezin çalışma saatleri, iş kanununa göre çalıştıracağı hekim dışı sağlık personeli sayısı, kabin sayısı ve seans süresi dikkate alınacak. Fizik tedavi seansları en az 60 dakika olarak kabul edilecek. Özel sağlık kurumlarında rehabilitasyon uygulamalarındaysa, ayaktan hastalar için sadece ortopedik, nörolojik, pediatrik ve el rehabilitasyon işlemleri, yatan hastalar için bunlara ilave olarak kardiak ve pulmoner rehabilitasyon işlemleri fatura edilebilecek. Fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanın gözetiminde aynı anda en fazla 2 hastaya rehabilitasyon işlemi uygulanabilecek. Bir hasta için en fazla 30 seanslık bir rehabilitasyon uygulaması yapılabilecek. 30 seanstan sonra uygulamaya devam edilmesi gerektiğinde, üçüncü basamak sağlık kurumları tarafından en az bir fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzman hekiminin yer aldığı sağlık kurulu raporu düzenlenecek. Bedeli ödenecek günlük rehabilitasyon seans sayısının hesabında, merkezde tam zamanlı görevli fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzman hekim sayısı ve çalışma saatleri, merkezin çalışma saatleri, iş kanununa göre çalıştıracağı fizyoterapist sayısı ve seans süresi dikkate alınacak. Rehabilitasyon seansları en az 60 dakika olarak kabul edilecek.

Perşembe, Ekim 16

Zekâ ise etik hiçbir anlam taşımaz, nötrdür!


Kavramlarla kelimeleri doğru birleştirmek çetrefil bir iştir. İfade etmek istediğimiz kavram için seçtiğimiz kelime, esasında bambaşka bir kavramın ifade şekli olabilir. Hele ki söz konusu soyut kavramlarsa. Çünkü bunları parmağımızla işaret ederek, elimizin içine alarak “İşte tam da bundan bahsediyorum” diyemeyiz…

Bazen de farklı şeyler olduğunu düşündüğümüz şeyleri tanımlamamızı veya farklarını söylememizi istediklerinde düşünür düşünür işin içinden çıkamayız. Birinin tanımı için kullandığımız cümleleri diğeri için de söylerken bulabiliriz kendimizi…

Ben de aynı bu duruma düştüm; “Zekâ ile Akıl arasındaki fark nedir?” diye sorduğunda arkadaşım. Bir insan akıllı olmayıp da zeki olabilir mi? Zeki olmayıp da akıllı olabilir mi? Ve hangisinin karşıtı aptallık ve ahmaklıktır?

Madem dolaysız bir şekilde tanımını vermekte zorlanıyoruz, kıyas yoluyla gidebiliriz…

Akıl somut olarak ölçülemez. Aksine zekâ, bilindiği gibi IQ testiyle ölçülebilir. Zekâ akıl gibi değildir, insanlar arasında yeterince eşit bölüştürülmemiştir. Fakat aklın eşit olarak bölüştürülmüş olması, istisnasız herkesin ‘akıllı’ sıfatını haketmesini garantiye almaz. Tıpkı istisnasız hepimizde kaslar [görevi hareket sağlamak] olmasına rağmen, felç hastalarının hareket edememesi gibi…
“Sağduyu (aklıselimlik), yeryüzünde adalete en uygun şekilde dağıtılmıştır, diye yazıyor Descartes Metot Üzerine Konuşma’sında. Öyle ki herkes aklıselimlik açısından kendisinin en iyi şekilde donatılmış olduğunu düşünür. Hatta sahip oldukları hiçbir şeyle yetinemeyen insanlar bile, daha fazla akıl istemezler. […] Asıl olan, daha yüksek bir akla sahip olmak değildir. Onu iyi kullanabilmektir. (İyi kullanılamadığında) En yüce diye bildiğimiz insanlar, doğru davranışlar sergiledikleri gibi çok büyük yanlışlar da yapabilirler. Ve çok yavaş yürümesine rağmen doğru istikamette giden kişiler, çok hızlı olmasına rağmen ters yöne gidenlerden daha çok ilerler.”

O halde ister etik, ister pragmatik açıdan olsun, akıllı kişi doğruyu seçen, yapan kişidir
Akıl, iyi ve doğru olana hizmet etmekte olan zekâdır diyebiliriz. Ya da zekâyı dizginleyen güçtür akıl. Zekâ ise etik hiçbir anlam taşımaz, nötrdür. Örneğin sadece zeki bir insan kâinattaki en güçlü nükleer bombayı icat edebilir. İleride sevdiği her şeyin ölümüne sebep olacağını akıl edemeyebilir. Ama akıllı insan; icat edebilecek zekâsı olsun olmasın, buna girişmez. Bu durumda, savaş teknolojisine hizmet verenlere dâhi ahmaklar diyebilir miyiz?
Zekâ kısaca beynin algılama hızıdır. Ama belirli bir metotla bütünleşmeden, yalın olarak, doğru ve iyi bir sonuca ulaşamaz.
Melda GÜNGÜL
İndigo Dergisi

Pazar, Ekim 12

Bir kere tuttu mu insan hayatın elinden


Bir kere tuttu mu insan hayatın elinden

Bir daha bırakmamalı

Zira, onun ne zaman elini gevşeteceği

ya da bırakacağı hiç bilinmez.


Bir kere tuttumu hayat insanın elini,

İlk nefesi, ilk çığlığı hediye ettiğinde

Her şeyin başlangıcı ve bitişi birbirine o kadar yakınken

Tırnakları iyice geçirmeli tutunmak için…

Zira onun ne zaman şapkayı alıp kapıdan çıkacağı belli olmaz



Kocaman bir saçmalıkken hayat başlı başına

Alınan her nefes arasında bir saçmalık da kendi katmamalı insan

Minnacık kalbini taşıyabileceğinden fazla yükle doldurmamalı

Bir deniz kıyısında oh çekerken

Bir dağ yamacında derin bir nefes almalı.


Yaşam katili insanların yüzüne

En alaycısından bir bakış atıp

Ağzını yayık ayran kıvamında bükebilmeli insan.

Minik kalbinin üzerine yapışan kırgınlık lekelerini

Ön yıkamalı programda

Uzun uzun çitilemeli


Yaşamaya yatmalı insan

‘Bugün var yarın yok’ olan zamanın içinde

Tasa hamallığı yapmak yerine

Neşe tüccarlığından geçinmeli


Tepesi attığında insan

Haydaaa! deyip bir harmandalı oynamalı

Dizleri yere vura vura

Sıkıntının ağırlığını

toprağa bırakmalı


Sabah uyanıp, görünce suretini aynada

‘ne güzelsin bugün’ deyip deyip

Öpebilmeli kendini insan.

Her şeyin geçip gittiğini,

Gidiyor olduğunu

Ve hep gideceğini

Bile bile

Söyleye söyleye…


Bir kere tuttu mu insan hayatın elinden

Bir kere tuttu mu hayat insanın elini,

Tüm saçmalığın içinde ‘değmez be’ deyip deyip

‘Sen yoksan dünya da yok’u terennüm ederek

El el yürüyüp gitmeli işte…


GÖZDE BEDELOĞLU

Çarşamba, Ağustos 27

KREDİ KARTINA 3 TAKSİT MUTLULUK


  • İnsanlar, uzun zamandan beri mutluluğu, sahip olduklarıyla ölçmeye çalışıyor. Bazen bir ütü, bir spor ayakkabısı mutluluğumuzun derecesini belirleyebiliyor. Televizyonumuzu, çalıştığı halde atıp, yenisini alamıyorsak, mutluluk katsayımız düşebiliyor. Bilgisayarımızı, yeni modeliyle değiştiremediğimizde hayatımızın olumsuz etkileneceğini düşünebiliyoruz. On bıçaklı jiletleri alıyoruz; çünkü almazsak tıraş keyfimizin kaçacağına inandırılıyoruz.
    Daha fazla mutluluk için etrafımız, satın alınmayı bekleyen vaatlerle dolu;
    Aşk, bir parfüm şişesinin içinde bizi bekliyor. Öz güven, bir kol saatiyle elde edilebiliyor. Cesareti, bir otomobilin beygir gücüyle kazanabiliyoruz. Saygınlığı, bir gömleğin çarpıcılığıyla elde edebileceğimize inandırılıyoruz.

KAMER GÜNDÜZ


  • Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü. İhtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için sevmediğimiz işlerde çalışıyoruz. Bizler tarihin üvey evlatlarıyız. Hayatta ne bir hedefimiz var, ne de bir yerimiz. Televizyonla büyütüldük ve bir gün milyoner, film yıldızı ya da rock star olacağımıza inandırıldık.

CHUCK PALAHNİUK-DÖVÜŞ KULUBÜ




  • Tüketim anlayışımız, ihtiyaçlarımızı karşılamaktan ziyade, kendimize oyuncaklar alabilmeye dönüşüyor. Gereksiz tüketim düşkünlüğümüz arttıkça, üretim becerilerimiz giderek zayıflıyor. Yaşadığımız problemlere üretmeye çalıştığımız çözümler bile çoğu zaman tüketim odaklı. Sıkıntımızı geçirebilecek, bizi yatıştırabilecek her türlü oyuncağa hazırız; Antidepresanlar, çikolatalar, kıyafetler, ayakkabılar, fotoğraf makineleri, makyaj malzemeleri… Her gün ihtiyacımız olduğuna inandırıldığımız onlarca yeni ürünle karşılaşıyoruz. Bazılarımız buna gerçekten inanabiliyor ve o ürün olmadan yaşayamayacağını düşünüyor. Mutluluğumuzu, sahip olmak istediğimiz ürünlerin eline verebiliyor ve mucizeler bekliyoruz. Kendi kendimizi mutlu edebildiğimiz günler geçmişte kalmaya başladı. Canımız sıkkın olduğunda artık birbirimize “Hadi alış-verişe çıkalım, iyi gelir” terapileri uyguluyoruz. Alış-veriş sepetimizle birlikte bir raftan diğer rafa koşturuyoruz. Rengarenk ambalajlar, pırıltılı ışıklar, indirimli ürünler başımızı döndürebiliyor. Peki, kaçımız o rafların arasında dolaşırken “Bu ürünü almaya gerçekten ihtiyacım var mı?” diye sorabiliyor. Kaçımız ihtiyacı olmadığı halde “Nasıl olsa sonra ödersin” diyen kampanyalara direnebiliyor? Kaçımız henüz taksiti bitmemiş ürünleri kullanıyor? Kaçımız bu taksitleri ödeyebilmek için daha çok çalışıyor?

KAMER GÜNDÜZ



  • Sahip olmak istediklerin gün gelir sana sahip olur...

CHUCK PALAHNİUK-DÖVÜŞ KULUBÜ



  • Geleceğimizin ipotek altına alınmasına aldırmadan, hayatlarımızı taksitlere böldürebiliyoruz. Sonrasında da bütün emeğimizi o taksitleri ödemeye harcıyoruz. Anlık bir mutluluğun bedelini, bir sene ödemeye razı olabiliyoruz. Bir süre sonra kendimiz değil, sahip olduklarımız için yaşamaya başlıyoruz. Çoğumuz kredi kartlarımızla, her şeyi alacağımıza inanabiliyoruz. Ne kadar alırsak, hayattan o kadar puan kazanacağımızı düşünüyoruz. Bununla birlikte çoğumuzun kredi kartı limiti, durmadan artıyor. Kazancımızda değişiklik olmasa bile limitlerimiz artmaya devam ediyor. Freni olmayan bir arabanın içinde son sürat gider gibiyiz. Bize “dur” diyebilecek olan tek şey ise kendi irademiz.


KAMER GÜNDÜZ


Hayatta önemli olan ne kadar çok şeye sahip olduğun değil, ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğundur.


EFLATUN

Pazartesi, Ağustos 25

ÖNGÖRÜ * SONGÖRÜ



Öngörü,’önceden görebilme’।
Gelişkin kültürler,akılcılık,uygarlık; ‘öngörü sahibi olmak’la açıklanabilir. Öngörü,’önceden görebilme’,şunları yapma gücünü kazandırır:

• Bir şeyin nasıl olabileceğini düşünme.
• ‘Ne?’yi,’nasıl?’ı,’neden?’i merak etme ve araştırma. ‘Ne?’ ile bilimi,’nasıl?’ ile tekniği,’neden?’ ile felsefeyi bulma.
• Olasılıkları araştırma.
• Seçenek oluşturma.
• Deney yapmayı,kanıtla açıklamayı bularak bilimsel düşünceye ulaşma.
• Plan ve program yaparak geleceği denetleme gücü kazanma.
• Zamanı kullanabilme
• Önlem alma,önlemleri ölçme-değerlendirme.
• Yaşadıklarından öğrenerek yaşayacaklarını anlayabilme. İşte,’öngörü yetisi’nin kazandırdıkları bunlardır. İnsanlığın rönesansı budur,aydınlanması budur,akılcılığı budur,uygarlığı budur. Buraya ulaşabilmek için bütün ortaçağın geride bırakılması gerekmiştir. Songörü,’sonradan görebilme’,şu tutum ve davranışlara yol açar:
• Olanlara şaşıp kalma.
• Başkalarını suçlama,suçlu arama
• Olanlara ağlayıp sızlanma,olayı geçiştirmeye çalışma.
• ‘Ne?’ ile uğraşır görünme,oraya takılıp kalma,’nasıl?’ ve ‘neden?i merak etmeme,araştırmama,oralı olmama.
• Kendi sorumluluğunu kabul etmeme,inkar etme,görmeme.
• Kendi dışında günah keçisi ya da günah keçileri bulma.
• Olayları doğa dışı güçlere bağlama.
• Doğa dışı güçlere sığınma,onlardan medet umma.
• Yaşadıklarından öğrenememe,yaşayacaklarını kader sayma. İşte,’songörü’ tutumunun yol açtığı sonuçlar da bunlar olacaktır. Akılcı,uygar aşamaya ulaşamamış kültür toplumlarının ve insanlarının tutumları,davranışları da böyle olacaktır.
Hep başına geldikten sonra yanıp yakılma,ama olayların yinelenmesine akıl erdirme yerine alışıp duyarsızlaşma, sonra da gerçeklerden kaçarak yaşamaya çalışma. İnsanlık tarihi boyunca bilim ile dogmanın çatışması hep böyle olmuştur. Kendine, insana, topluma, insanlara, olaylara, geçmişe, geleceğe böyle bakabilmek, böyle görebilmek, böyle düşünebilmek.
Bilimi, tekniği, felsefeyi kavrayabilmek.
Ya da hiç birini kavramadan gelişi güzel yaşamak.
Öngörmek ya da songörmek.

Erdal ATABEK

Çarşamba, Haziran 25

Rafflesiaceae

Rafflesia dünyanın en büyük çiçeğidir. 1818 yılında Dr. Joseph Arnold tarafından Endonezya Yağmur Ormanlarında bulunmuştur. Ömrü yalnızca 2 haftadır. Dünyada sadece Endonezya’nın Sumatra ve Borneo Adaları ve Güney Tayland’daki Khao Sok Milli Parkı’nda görülen Rafflesia, bir hafta içinde çiçek açıp ikinci haftada da ölüyor. Genişliği 1 metreye kadar büyüyebilen Rafflesia’nın ağırlığı ise 11 kilograma kadar ulaşabiliyor.http://tr.wikipedia.org/wiki/Rafflesia



Güneydoğu Asya’da bulunan 1 metre genişliğinde ve 7 kilogram ağırlığındaki kırmızı Rafflesiaceae bitkisi dünyanın en büyük çiçeklerinden biri kabul ediliyor. Çiçek yaklaşık 200 yıl önce keşfedilmesinden bu yana, farklı özellikleriyle bilim insanları için bir muammaydı. Rafflesiaceae çiçeğinin kökü, yaprağı ve dalı yok.
Güneydoğu Asya’nın yağmur ormanlarında bulunan Rafflesiaceae çiçeğinin DNA’sını çıkaran botanik bilimciler, çiçeğin 50 üyeli bir familyanın parçası olduğunu ortaya çıkardı. 
Araştırmaya göre, Rafflesiaceae çiçeği Euphorbiaceae familyasına ait. Bu familyaya ait bitkilerin tümü küçük çiçeklere sahip.Araştırmayı yürüten Harvard Üniversitesi uzmanı Charles Davis, Rafflesiaceae çiçeğini ‘Dünya dışından’ sözleriyle tanımlıyor. David’e göre, “Rafflesiaceae çiçeğinin üyesi olduğu familyadaki diğer bitkilerin küçük çiçek açması büyük bir sürpriz”.
Botanik uzmanları, Rafflesiaceae ilk kez 46 milyon yıl önce çiçek açmaya başladı ve çiçek evrim geçirerek hızla büyüdü. Rafflesiaceae ilk açtığında çiçeği sadece 2mm uzunluğundaydı. Milyonlarca yıl için Rafflesiaceae çiçeği büyüdü ve bundan sonra da büyümeye devam edecek.Rafflesiaceae çiçeği, tropik yağmur ormanlarında kuytu bölgelerde yaşıyor, geniş yapraklarını açarak kokusunu salıyor ve sineklerin gelip polenlerini taşımasını sağlıyor. Rafflesiaceae çiçeğinin kokusu insanlara hoş gelen bir koku salgılamıyor, diğer çiçekler gibi sinekler yoluyla polenlerini dağıtıyor.

Salı, Haziran 10

Tezgahtar 'şeytan'dır.

"Sizin en büyük sorununuz da bu.
Bir rakı sofrasında dost olup, ertesi sabah birbirinizi bıçaklayabiliyorsunuz.
İlk tanışmada yakınlaşıp, birbirinizi tanıdıkça uzaklaşıyorsunuz.
Bizse tersini yapıyoruz, uzaktan başlayıp, ağır ağır yaklaşıyoruz.
Dost olmamız uzun sürüyor ama dostluklarımız kalıcı oluyor.
Doğu ile batı arasındaki fark hilal ile haç arasındaki fark kadar.
Hilal bombeli.
Haçtaysa dik açılar var.
Hilal altında yaşayanlar da bombeli hayatlara sahip.
Genişler, kurallarla ilgilenmiyorlar, zamanla ilgileri yok, çöl kumu gibi uçuşuyorlar.
Haçın gölgesindekilerse set ve köşeli hayatlar yaşıyorlar.
Yasaları, kuralları olan, dik açılı hayatlar.
Hilalin altındaki; insana, haçın gölgesindeki düzeneğe inanıyor.
Dolayısıyla hilal'le yaşayanların her biri ayrı bir düzenek geliştiriyor.
Küçük çeteler.
Küçük düzenekler.
Haç, insana tek bir düzenek emrediyor.

Doğu ile Batı arasındaki fark bu...."



"Burası ananın bileziklerini bozdurduğu semt kuyumcusu değil.
Burası Topaz. Burada sarraflık gerekmez. Burada işletme diploması gerekmez.
Ne kadar bildiğin değil, ne kadar sattığın önemlidir.
Bu bir meslek değil, bir para kazanma yöntemidir.
Kim olduğun, nereden geldiğin, nasıl sattığın beni ilgilendirmez.
Ben vitrine malı koyar, müşteriyi önüne getiririm.
Sen de satarsın...
Satarsan, istediğin her şeyi satın alırsın. Bu kadar basit."


"Turizmde sürekli mülkiyet hakkı yoktur.
Saygı dahil her şey el değiştirir.
Saygı dahil her şey kiralanır."


"Tezgahtarların, ölene kadar sürdürdükleri ölümsüz rekabetleri sonucunda gelişmiş bir davranışları vardır.
Diğer bir tezgahtarın, ceviz olduğu için bıraktığı müşteriye girip satmaya çalışırlar.
Böylece bir sonraki gün, sabah toplantısında, müdür, hiçbir müşterinin bırakılmaması gerektiğine, turistin ne zaman tram (para) harcayacağının belli olmayacağına, imanın ve tramın kimde olduğunun asla anlaşılmayacağına dair gündelik nutkunu atarken onları örnek gösterir.
Bu yüzden, en ceviz müşteri bile dış kapıya kadar uğurlanmalı, başka bir tezgahtarın turisti yakalayıp satış yapmasına olanak verilmemelidir.
Başka bir tezgahtardan müşteri çalmak, satılamayana satmak bir ünvandır.
Bıraktığı müşteriye mal satılmış olan bir tezgahtar, gerçek bir mart(erkek) gibi meterleyemediği (seks yapamadığı) için ahçiği(kadını) tarafından aldatılmış bir koca gibi hisseder.

Turizm, bütün dünya gibi, martlar tarafından yaratılmıştır.
Turist İsveçli bir vücut şampiyonu mart olsa bile tezgahtarın meteri(partner/metres) sayılır."

"Tezgahtar mart, turist ahçiktir.
Satmak, meterlemektir.
Pezevenkse, rehberdir.
Bütün bunlara ev sahipliği yapan binaya da center denir.
Turizm pornografidir."


"(...)defalarca düşüp defalarca kalkmaktan dizleri kan çanağına dönmüş tezgâhtarlar, bolluk ve boşluk içinde yaşar.
Hayatlarındaki bütün farklar tek harfliktir. Satmak her şeyi herkese ve saçmak her şeyi her yere.
O ve U harfleri Türk alfabesinde canlı olarak bilinir ve sesleri yakından geldiği için yazıldıkları gibi okunur. Diri diri gömüldükleri takdirde, üzerlerine atılan toprağı simgeleyen iki nokta vardır. yerin altındaki O ve U harfleri Ö ve Ü diye okunur. Çünkü sesleri toprağın altından geldiği için incelmiştir.
Buna göre; insan turist olur. İnsan, tezgâhtar ölür.
Tezgâhın hangi tarafında olduğunun da, hangi tarafında öldüğünün de bir önemi yoktur.
Müşteri de orospu kadar öröspüdür...,"


ÖĞÜT; Evladım herşey hayırla başlar. Müşteri "hayır!" der, ben "hayırdır?" derim...


''Topaz Jewellery Center evrenin en büyük kuyumcusudur.
Temeli Kapalıçarşı'da, çatısı Antalya'dadır. Çatının altında dört kat yatar. Her biri yedi yüz metrekaredir. Topaz'ın penceresi yoktur. Havalandırma sistemi eşsizdir.
Bina, var olmayan bir ülkenin büyükelçiliğine benzer, içine adım atıldığında Türkiye'den çıkılır. Dışarıdan Kabe'ye, içeriden ana rahmine benzer.
Topaz, üç delikli bir kasadır.
Her deliğin şifresi farklıdır.
Birinci delik ana giriştir.
Ön cephenin balina grisi rengindeki duvarı, hayat geçirmez camdan üretilmiş kapılar taşır. Girerken yüksek, çıkarken alçak görünmesinler diye doğu cephesinde ikizleri vardır.
Topaz'ın ikinci deliği doğu cephesindeki siyah camdan kapılardır. Binanın bağırsağına denk düşen arka cephedeyse duvarla aynı renkte tokmak taşıyan balina grisi demir bir kapı vardır. Topaz'a giren birinci deliği, çıkan ikincisini kullanır. Çünkü Topaz'a girmiş olan turistle, girecek olan turist karşılaşmamalıdır. Topaz'da çalışansa girip çıkmak için, duvara gömülmüş, görünmez delikten geçer.

Topaz Jewellery Center, evrenin en büyük kuyusudur."Arka Kapak Yazısı



"Antalya , dünya üzerinde kendine ait güneşi olan tek kenttir.
Bu güneş ısıtmaz ama ıslatır.
Kanser yapmaz ama kan kusturur.
Irkçı bir orospu çocuğudur.
Turisti bronzlaştırırken, çalışanı buharlaştırır."


''Dünya bir tezgahtır.
Tezgahın hangi tarafında hayat olduğuysa ancak ölünce anlaşılır..,"

"Tezgahtar, diğer insanlara ancak bir astronot kadar yaklaşabilen, duygu ve düşünce örnekleri toplayıp kendine dönen kişidir. kimlik koleksiyoncusudur.
Sermayesi, sattığı mal değil, müşterisidir.
Karşısındakine bir önceki müşterisini satar.
Turistin tezgahtan kalkmak için değil, tezgaha oturmadan önce biraz düşünmesi gerekir.

İnsanın ilk öğrendiği ve unuttuğu bilgi düşünmektir.
Dolayısıyla ilk insan da, son insan da turisttir.
Tezgahtarsa şeytandır.

Bu yüzden şeytan kelimesinin ingilizcesi 'satan' diye yazılır.

Alıntı; Malafa/Hakan Günbay