bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: TURKİYE
TURKİYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TURKİYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Nisan 25

KATILIM PAY'I SOYGUNU TESCİLLENDİ

Sağlık ocağı yerine ayakta tedavi için doğrudan özel hastaneye veya diş doktoruna giden hastalardan alınan 10 lira 'katılım payı'na Danıştay ’dur’ dedi.

Danıştay 10. Dairesi, 2008 yılı Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliği’nin (SUT) ayakta tedavide hekim ve diş hekimi muayenesi için özel sağlık kurumlarına başvuran hastalardan ’katılım payı’ alınmasına ilişkin kısmının yürütmesini oybirliğiyle durdurdu. Artık özel hastaneye giden hastalardan 10 TL "katılım payı" alınmayacak.
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kararı temyiz etmeye hazırlanıyor. Danıştay, tebliği esastan da iptal ederse, 10 TL alınması uygulaması iptal edilmiş olacak. SGK’da Danıştay kararı ışığında yeni bir düzenleme yapacak.Geçen yıl başlamıştı. 1 Ekim 2008’de yürürlüğe giren SSK ve Genel Sağlık Sigortası Yasası ve 2008 yılı Sağlık Uygulama tebliği (SUT) ile muayene ücreti de vatandaşlardan alınmaya başlamıştı. İlk aşamada, eczanede vatandaşın aldığı ilaçlarla birlikte muayene ücreti ve ilaç katılım payı da tahsil ediliyordu. Eczanelerin "Vatandaşlarla karşı karşıya kalıyoruz" itirazı üzerine geçtiğimiz Şubat ayından itibaren muayene için ödenen Katılım Payı’nın eczane yerine özel hastanelerce tahsiline başlanmıştı. Tahsil edilen "Katılım payları" ise SGK’nın kasasına giriyor. Türkiye Sağlık İşletmeleri Derneği, 2008 SUT’un, 6.1. maddesinin 1. fıkrasındaki ’katılım payı’ alınmasına ilişkin kısmının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay’da dava açtı. Danıştay 10. Dairesi, tebliğin ayakta tedavide hekim ve diş hekimi muayenesi için özel sağlık kurumlarına başvuran hastalardan 10 TL katılım payı alınmasına ilişkin kısmının yürütmesini durdurdu. Danıştay davayı önümüzdeki günlerde esastan görüşerek, karara bağlayacak
25 kasım 2009

Salı, Ocak 6

Doktor, hatasının bedelini ödeyecek.

Yargıtay, doktor hatası nedeniyle idarenin hastalara ödediği tazminat cezalarının doktordan tahsil edilmesine karar verdi. Ercan Ö. Bursa Devlet Hastanesi’nde Dr.Nedim T. ve Ali Muhsin S. tarafından ameliyat edildi. Ağrıları geçmeyen hasta, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ilk ameliyatın özensiz yapılması nedeniyle sinir basılarının giderilmesi için ikinci kez, karın bölgesinde kalan alet parçasının çıkarılması için üçüncü kez ameliyat oldu. Ercan Ö, Sağlık Bakanlığı aleyhine İdare Mahkemesi’nde tazminat davası açtı. Mahkeme, bakanlığın Ercan Ö’ye tazminat ödemesine hükmetti. Hazine de ödenen tazminatın, ameliyatı gerçekleştiren doktorlardan tahsili için Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde rücuen tazminat istemiyle dava açtı ancak mahkeme reddetti. 

Yargıtay karar verdi
Hazine avukatının kararı temyiz etmesi üzerine dosyayı görüşen Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını bozdu. Daire, yerel mahkemece davalı doktorların sorumlu oldukları gözetilerek, karar verilmesine hükmetti. Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin ilk kararında direnmesi halinde dava dosyası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nda görüşülecek.

Bursa’da ameliyat olan Ercan Ö. Sağlık Bakanlığı aleyhine dava açarak tazminat kazandı. Hazinenin ödenen tazminatın davalı doktorlardan tahsil edilmesi için açtığı dava yerel mahmede reddedildi. Hazine avukatının kararı temyiz etmesiyle dosyayı görüşen Yargıtay yerel mahkemenin kararını bozdu.

Cuma, Ocak 2

2009 AKLINDA OLSUN,,, e'mi.


* Kırmızı ışıkta geçenin, ikide bir korna çalanın, yolun ortasında yolcu indirenin ehliyeti sürekli olarak alınsın...

* Televizyonlarda hava durumu sunanlar, kar geleceği ya da aşırı sıcak olacağını söylerken sevindiklerini belli etmesin...

* Bütün televizyonlarda pazar gecesine yığılan futbol geyiklerini RTÜK haftanın her gecesine eşit olarak dağıtsın...

* Futbol geyiklerinde “hakem” kelimesinin kullanılması yasaklansın...

* Evlendirme programları için iki özel kanal ayrılsın ve bunlar 24 saat kesintisiz yayın yapsın, üstelik bu yayınlar canlı olsun...

* “Haydi Gel Bizimle Ol” programında Aysun Kayacı’ya iyi davranılsın, her ağzını açışında bir suç işleyecekmiş gibi gibi bakılmasın...

* Sigara (ve pipo) içenlere uygulanan mahalle baskısı sona erdirilsin...

* Siyasilerin ayaküstü konuşmalarına ceza getirilsin, örneğin belli bir puanlama olsun ve cezalar buna göre maaşlarından kesilsin...

* Ankara’nın en tepesindekilerin eşlerini giydiren modacılar hemen değiştirilsin...

* Bütün TV kanallarının haber sunucularının okudukları habere göre yüz ifadesi takınmaları, bazen üzülür bazen sevinir gibi yapmaları yasaklansın...

* Bağımsız bir kurul kurulsun, bu kurul TV’lerdeki ağır tartışma programlarına katılacakları sınava alsın ve (fikri olanlara) “fikri vardır” belgesi versin...

* Başbakan’ın her sözüne cevap yetiştiren köşe yazarları ile konuşulsun, onlara belli bir yıllık kontenjan tanınsın, bunun dışına çıkamasınlar...

* Herhangi bir konuda fikir değiştiren köşe yazarlarına, önce fikir değiştirdiğini açıkça beyan etme zorunluluğu getirilsin...

* Biber gazını bol kepçe kullanan her polisin yüzüne kullandığı kadar biber gazı sıkılsın, onlar da hayatın bu yönünü tatsın...

Okay Gönensin/Gazetevatan

Çarşamba, Ağustos 27

KREDİ KARTINA 3 TAKSİT MUTLULUK


  • İnsanlar, uzun zamandan beri mutluluğu, sahip olduklarıyla ölçmeye çalışıyor. Bazen bir ütü, bir spor ayakkabısı mutluluğumuzun derecesini belirleyebiliyor. Televizyonumuzu, çalıştığı halde atıp, yenisini alamıyorsak, mutluluk katsayımız düşebiliyor. Bilgisayarımızı, yeni modeliyle değiştiremediğimizde hayatımızın olumsuz etkileneceğini düşünebiliyoruz. On bıçaklı jiletleri alıyoruz; çünkü almazsak tıraş keyfimizin kaçacağına inandırılıyoruz.
    Daha fazla mutluluk için etrafımız, satın alınmayı bekleyen vaatlerle dolu;
    Aşk, bir parfüm şişesinin içinde bizi bekliyor. Öz güven, bir kol saatiyle elde edilebiliyor. Cesareti, bir otomobilin beygir gücüyle kazanabiliyoruz. Saygınlığı, bir gömleğin çarpıcılığıyla elde edebileceğimize inandırılıyoruz.

KAMER GÜNDÜZ


  • Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü. İhtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için sevmediğimiz işlerde çalışıyoruz. Bizler tarihin üvey evlatlarıyız. Hayatta ne bir hedefimiz var, ne de bir yerimiz. Televizyonla büyütüldük ve bir gün milyoner, film yıldızı ya da rock star olacağımıza inandırıldık.

CHUCK PALAHNİUK-DÖVÜŞ KULUBÜ




  • Tüketim anlayışımız, ihtiyaçlarımızı karşılamaktan ziyade, kendimize oyuncaklar alabilmeye dönüşüyor. Gereksiz tüketim düşkünlüğümüz arttıkça, üretim becerilerimiz giderek zayıflıyor. Yaşadığımız problemlere üretmeye çalıştığımız çözümler bile çoğu zaman tüketim odaklı. Sıkıntımızı geçirebilecek, bizi yatıştırabilecek her türlü oyuncağa hazırız; Antidepresanlar, çikolatalar, kıyafetler, ayakkabılar, fotoğraf makineleri, makyaj malzemeleri… Her gün ihtiyacımız olduğuna inandırıldığımız onlarca yeni ürünle karşılaşıyoruz. Bazılarımız buna gerçekten inanabiliyor ve o ürün olmadan yaşayamayacağını düşünüyor. Mutluluğumuzu, sahip olmak istediğimiz ürünlerin eline verebiliyor ve mucizeler bekliyoruz. Kendi kendimizi mutlu edebildiğimiz günler geçmişte kalmaya başladı. Canımız sıkkın olduğunda artık birbirimize “Hadi alış-verişe çıkalım, iyi gelir” terapileri uyguluyoruz. Alış-veriş sepetimizle birlikte bir raftan diğer rafa koşturuyoruz. Rengarenk ambalajlar, pırıltılı ışıklar, indirimli ürünler başımızı döndürebiliyor. Peki, kaçımız o rafların arasında dolaşırken “Bu ürünü almaya gerçekten ihtiyacım var mı?” diye sorabiliyor. Kaçımız ihtiyacı olmadığı halde “Nasıl olsa sonra ödersin” diyen kampanyalara direnebiliyor? Kaçımız henüz taksiti bitmemiş ürünleri kullanıyor? Kaçımız bu taksitleri ödeyebilmek için daha çok çalışıyor?

KAMER GÜNDÜZ



  • Sahip olmak istediklerin gün gelir sana sahip olur...

CHUCK PALAHNİUK-DÖVÜŞ KULUBÜ



  • Geleceğimizin ipotek altına alınmasına aldırmadan, hayatlarımızı taksitlere böldürebiliyoruz. Sonrasında da bütün emeğimizi o taksitleri ödemeye harcıyoruz. Anlık bir mutluluğun bedelini, bir sene ödemeye razı olabiliyoruz. Bir süre sonra kendimiz değil, sahip olduklarımız için yaşamaya başlıyoruz. Çoğumuz kredi kartlarımızla, her şeyi alacağımıza inanabiliyoruz. Ne kadar alırsak, hayattan o kadar puan kazanacağımızı düşünüyoruz. Bununla birlikte çoğumuzun kredi kartı limiti, durmadan artıyor. Kazancımızda değişiklik olmasa bile limitlerimiz artmaya devam ediyor. Freni olmayan bir arabanın içinde son sürat gider gibiyiz. Bize “dur” diyebilecek olan tek şey ise kendi irademiz.


KAMER GÜNDÜZ


Hayatta önemli olan ne kadar çok şeye sahip olduğun değil, ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğundur.


EFLATUN

Çarşamba, Haziran 11

Kültür! Sadece Kültür!!


Dünyada yaşayan altı milyar insanın DNA'sı aynı.
Maymun DNA'sıyla insan DNA'sı arasında bile kayda değer bir fark yok.

Dünyadaki bütün hayvanlar, insanlar gibi yemek yiyor, su içiyor, uyuyor, cinsel ilişkide bulunuyor, kavga ediyor, hasta oluyor ve ölüyor.
Memeli hayvanların "tropikal memeli" cinsinden olan insanoğlu da aynen onlar gibi kendi biyolojik kurallarına uygun olarak yaşıyor.
Peki o zaman hayvanla insanı ve giderek insanla insanı ayıran fark nedir?
Kültür, sadece kültür!

Bangladeşlilerin Kanadalılardan biyolojik olarak hiçbir farkı yok.
Ugandalılarla İsveçlilerin de öyle.
Öyleyse bu ülkelerden birini uygar diğerini ilkel, birini yoksul diğerini zengin yapan öğe nedir?Neden dolayı bazı ülkeler yoksullukla, yoksulluğun yol açtığı problemlerle ömür tüketir ve yaşamı cehenneme çevirirken, ötekiler dünya nimetlerinden alabildiğine yararlanan bir cennet yaratmayı başarırlar?
Bir kader midir bu?
Irk özelliği midir?
Hiçbiri değil.
Çünkü eğer öyle olsaydı ülkelerin tarihinde iniş çıkışlar olmaz, her şey aynı kalırdı.
Oysa biz kendimizden biliyoruz ki bir zamanlar cihan imparatorluğu olan bir ülke, daha sonra azgelişmişlik kategorisine sürüklenebiliyor. İnsanları ve ülkeleri birbirinden kültürleri ayırır. Eğer kültürü dar anlamıyla alırsanız, sadece sanat çalışmaları akla gelir.
Ama kültür, bir toplumun bütün ilişkilerini içine alan ve her şeyin üzerinde yükseldiği bir heykel tabanı gibidir.
Bir ülkenin siyaseti, siyaset kültürüne bağlıdır;
ticareti, ticaret kültürüne.
Bugün eğer Türkiye her alanda ilmik ilmik dökülüyorsa,
metastaz yapmış kanser gibi her yeri yolsuzluk virüsü sarmışsa;
insanlar birbirini sevmiyor ve birbirine güvenmiyorsa,
bunun nedenlerini kültürde aramak gerekir.
Hepimizin gözü önünde toplumun dokusu bozuluyor, insanları bir arada yaşatan değerler sistemi yok oluyor, kısacası çürüyoruz.

Hangi alanlarda çürüme olduğunu sorarsanız cevabım şu olur:
Hangi alanda çürüme yok? Belki çürümeyen kurumları saymak daha kolay olur.
"Siyaset mi çürümeyen kurum; ticaret mi, bürokrasi mi, sanat mı, hukuk mu, medya mı, yerel yönetimler mi?"

Biz ne yazık ki Osmanlı'nın şan şeref dolu günlerini değil, çürüme yüzyıllarını hatırlıyoruz.Toplumsal bilinçaltımız rüşvetle, adam kayırmayla, iftira atıp vezir öldürtmelerle, kapı kulluğuyla, iktidara yakın durarak mansıb (makam, rütbe) ve para kazanma arzularıyla dolu.
Kısacası Osmanlı'yı yüzyıllar içinde "hasta adam" haline getiren hangi unsur varsa bizde mevcut.Bu yüzden kültürümüz çürüyor, yabancılaşıyor, köklerinden kopuyor.
Ama ne yazık ki bugünkü siyasetçilerin çoğu Türkiye'nin sorunlarının altında kültür çürümesinin yattığını göremiyor.
Siyaset kurnazlıklarıyla ülkenin sorunlarının çözülebileceğini sanıyorlar.

18 EYLÜL 2005/Zülfü LİVANELİ