bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: HAYAT'A DAİR
HAYAT'A DAİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAYAT'A DAİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Haziran 11

EŞLERİ TARAFINDAN BOŞANAN ERKEK SENDROMU

****Erkeklerin istek ve kararları dışında eşleri tarafından boşanmalarıdır.
Erkekler eşlerini kendi erk alanları içinde gördükleri ve sistemlerini değiştirmek istemedikleri için, istekleri hilafına eşleri tarafından boşanmalarını erk alanlarına bir tehdit olarak algılarlar. Bu algıları erkeklerin alanlarını koruma güdülerini devreye sokarak, erkekleri hemen her aracı kullanmaya iter. Önce eşlerinin bu söylemlerini ciddiye almazlar ve yaşamlarına hiç değişiklik yapmadan devam ederler. Eşler söylemlerinden vazgeçmeyince, psikolojik şiddet devreye girer. Tehdit sıklıkla rastladığımız bir durumdur. Bunu eşi ikna etme çabası izler. Bu dönemde erkeğin ailesi devreye girer ve evlilik birliğinin her ne olursa olsun bir arada tutulması ve çocukların babalarının kontrolünde büyümelerini sağlamak adına ciddi çaba – bazen bu çaba nahoş ve zarar verici olabilmektedir - gösterir. Tüm bu çabaların sonuç vermemesi neticesinde, zaman zaman fiziksel şiddete varan olumsuzluklar yaşanabilir. Erkek bu dönemde çocuklar üzerinden eşini ikna etmeye çabalar. İkna çabaları sonuç vermeyince, çocuklar üzerinden tehdit başlar. Çocuklar üzerinden ayrılığı engelleme çabalarının sonuç vermemesi, erkeğin mali gücünü kullanarak eşini ve çocuklarını mali açıdan kontrol etmek amacı ile para vermeyi kısıtlamasını ya da kesmesini getirir. Bu dönemde eşin evden ayrılması bir erkek için işlenmesi son derece zor bir durumdur.

Her şeyden önce kontrol edememiştir durumu. ‘Nikahı altında olan kadın’ onu terk etmiştir. Erk alanı değil sarsılmak, tamamen yıkılmıştır. O güne kadar hep güçlü, karar vermiş ve verdiği kararların sorgusuz sualsiz uygulanmasına alışmış olan erkek birden isteği hilafına tüm yaşamının değiştiğini görür.

Bu durum, erkeğin kuvvetli bir öfke ve başarısızlık duygusunun yanı sıra panik duygusunu da yaşamasına neden olur. Sistemi değişmiştir erkeğin. Halbuki erkekler sistemlerini mümkünse hiç değiştirmek istemezler. Dışarıda başka bir ilişkileri, başka bir hayatları olsa bile, evlerindeki düzeni bozmak istemezler.
Sistemi korumayı bu kadar istemelerine rağmen, istekleri hilafına sistemleri bozulmuştur, hem de ‘nikahları altında bulunan kadın’ tarafından. Kadının evden ayrıldığı ve erkeğin duygudurum karmaşalarını yaşadığı bu süreç, ayrılığın en zorlu dönemidir. Kadınlar sıklıkla bu dönemde ayrılmakta oldukları eşlerinden kaçıp saklanmak durumunda kalırlar. Erkek bu dönemde kadını evde yaşanan döngüyü tekrar yaşatarak travmatize eder. Kadının ailesinin çok güçlü ve kızlarına sahip çıkan bir aile olmamaları durumunda – ki maalesef ülkemizde sıklıkla aileleri kızlarına bir boşanma durumunda yeterince arka çıkmamakta ve kadınlar bu süreçlerde ciddi zorluk ve risklerle karşı karşıya kalmaktadırlar – bu travmatize etme dönemi terörize etme sürecine dönüşebilmektedir.

Bu süreç boşanma davasının açılması esnasında en yüksek noktaya ulaşır. Ülkemizde taraflardan birisinin istememesi, ancak hakim tarafından kusurlu bulunması durumunda boşanma davaları 1 ½ - 2 sene sürmektedir. Erkeğin boşanmakta olduğu eşine hayatı zorlaştırdığı dönem boşanma davasının boşanma ile sonuçlanacağının belli olmasına kadar azalarak devam eder. Boşanmanın gerçekleşeceğinin belli olması döneminde erkek artık yorulmuştur, kabul etme süreci başlar. Bu süreç de sancılı geçer. Bu süreçte erkek kendisine artık yeni bir hayat ve düzen kurmak zorunda olduğunun ayırtına varır. Bu farkındalık ile çevresindeki diğer kadınları görmeye başlar. Bu durum ailesi ve çevresi tarafından da desteklenen erkek mümkün olan en kısa zamanda kendisine yeni bir düzen kurma çabasına girer. Dikkati ve enerjisi yeni düzenine yönelen erkek bir süre sonra kendisini boşayan eşinin hayatından çıkar.

Tüm bu zorlu ve riskli süreci göze alan kadın sayısının çok yüksek olduğunu söylemek mümkün değil, elbette ki. Bir kadının bu süreci göze alabilmesi için, her şeyden önce ekonomik ve sosyal olarak kendi ayakları üzerinde durabiliyor olması şarttır. Mesleği, işi ve sosyal yaşamda birey olarak yeri olmayan bir kadının bu zorlu süreci göze alması pek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle de ülkemizde pek çok kadın, son derece mutsuz olmalarına, psikolojik ve fiziksel şiddet görmelerine rağmen, evliliklerini devam ettirmektedirler.

Sağlıklı bir evlilik birlikteliğinin kurulabilmesi için, her iki taraf da ekonomik ve sosyal olarak kendi ayakları üzerinde durabiliyor ve yaşamlarını eşleri olmadan da sürdürebiliyor olmalıdır. Bu durumdaki iki insanın evliliğe başlama nedenleri sevgi ve huzur olur. Bu iki saik ile başlayan evlilik ağız tadı, huzur, sevgi ve saygıyla devam ederek hayat arkadaşlığına dönüşebilir.

Rahat ve zengin bir hayat yaşamak, evden kurtulmak, evde düzeni kadının sağlaması ya da soyadının devamını sağlamak gibi sebeplerle başlayan evliliklerin sağlıklı devamı maalesef mümkün değildir.

Dr. Meltem Kavcar Sırmalı

Pazar, Nisan 26

90/10 Sırrını keşfedin

Bu hayatınızı değiştirecek. Bir örnek verelim.
Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, kahve fincanına çarpıyor ve bir fincan kahve gömleğinizin üzerine dökülüyor.Biraz önce olan olay üzerinde hiç bir kontrolünüz yok. Sonradan olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek. Lanet ediyorsunuz. Kahveyi üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde kızınızı azarlıyorsunuz.

Kızınız üzülüyor ve ağlamaya başlıyor. Kızınızı azarladıktan sonra eşinize dönüyor ve kahve fincanını masanın kenarına çok yakın koyduğu için eleştiriyorsunuz.Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor. Öfkeyle üst kata çıkıyor ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz.Aşağıya indiğinizde Kızınızı, ağlamaktan dolayı kahvaltısını bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz. Kızınız otobüsü kaçırıyor.

Eşinizin işe gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve Kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz. Geç kaldığınız için, saatte 40 km hız sınırlaması olmasına rağmen saatte 70 km hızla gidiyorsunuz. 15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini aştığınız için ödediğiniz 120.- TL trafik cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz. Kızınız size "Hoşçakal" demeden binaya koşuyor.Ofise 20 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu anlıyorsunuz.



Gününüz korkunç bir şekilde başladı!
Devam ettikçe, kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi dört gözle bekliyorsunuz. Eve ulaştığınızda eşiniz ve kızınızla olan ilişkilerinizde araya sıkıştığınızı sanıyorsunuz.
Neden? Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak! Neden kötü birgün
geçirdiniz?
A) Kahve sebep oldu
B) Kızınız sebep oldu
C) Polis sebep oldu
D) Siz sebep oldunuz
Cevap "D" şıkkı. Kahvenin dökülmesinde sizin bir kontrolünüz yoktu.Sizin gününüzün kötü geçmesine o 5 saniye içindeki davranışlarınız sebep oldu.

Olabilecek ve olması gereken ise şöyleydi.
Üzerinize kahve sıçradı. Kızınız ağlamak üzere. Siz nazikçe "Tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek" diyorsunuz. Havluyu kaptığınız gibi üst kata çıkıyorsunuz. Gömleğinizi değiştirip, evrak çantasını aldıktan sonra aşağıya iniyorsunuz ve aynı anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini görüyorsunuz. Kızınız geri dönüp el sallıyor. Siz ve eşiniz ise gitmek için birlikte çıkmadan önce öpüşüyorsunuz. 5 dakika önce işe geliyorsunuz ve çalışma arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz. Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında konuşuyor.


Farka bakın!
İki farklı senaryo. İkisi de aynı başladı. İkisi de farklı bitti.
Neden?
90/10 sırrı inanılmazdır! Çok azımız bunun farkındadır. Sonuç? Pek çok insan gereksiz yere stresten, dertlerden, problemlerden ve baş ağrısından acı çekmektedir.



Bu sır nedir?
Hayatın %10'u, sizin başınıza gelenlerden oluşur. Hayatın diğer %90'ına ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir. İnsanlar anlamsız şeyler söyler ve yaparlar. İnsanlar hasta olurlar. Arabalar bozulurlar. Uçaklar geç kalır ve bütün planlarımızı alt üst ederler. Trafikte bir sürücü canımızı sıkabilir v.s. Bu %10'luk kısım tamamen bizim kontrolümüz dışında gerçekleşir.
Diğer %90'lık kısım farklıdır. Diğer %90'lık kısmı siz belirlersiniz.
Nasıl? Olaylara yaklaşımınızla! Nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak.
Gerçekten olanların %10'unda hiç bir kontrolünüz yok. Diğer %90'ı ise sizin
tepkinizle belirlenir.

DÜNYAYA , DÜNYANIN GÜZELLİKLERİNE VE HİLELERİNE ALDANIŞIMIZ ;


SİNEĞİN ALDANIŞINA BENZER ........
SİNEK BAL KAVANOZUNA VE BALIN İÇİNE GİRDİKÇE FELAKETE GÖMÜLÜR AMA
O , BUNU ANLAYAMAZ........


ALINTI

Pazartesi, Nisan 13

Mutsuz bir kahramanlık öyküsü

Robin Lee Graham, Johannes Erdman'ın denizcilik kahramanıydı. Kaliforniyalı bir ailenin oğlu olan Robin Lee, Los Angeles'tan denize açıldığında teknesinde iki kedi yavrusu dışında can yoldaşı yoktu. Doğum gününde yani 5 Mart 1965'de "Sevgili ailem; ben Güney Pasifik adalarına gitmek istiyorum. Hem de tekneyle tek başıma" demişti.
(Öykümüz Türkiye'de geçiyor olsaydı; sevgili aileyi, ellerinde sopa, çocuğu evdeki yemek masasının etrafında kovalarken düşleyebilirdik. Yıl 1965'dir; Türkiye, buluğ çağı sorunları ile ilgilenen psikologların sayısı bakımından yetersizdir ve saçmalamakta ısrar eden çocuklar Robin Lee gibi 16 yaşına bassalar da dayak tabii ki cennetten çıkmadır. Ama burası Amerika.) Sevgili aile bu isteği kabul eder. Robin Lee zaten yıllardır ailesi ile yelken yapmaktadır. Babasının parası vardır, tekne alınabilir ama hepsinden önemlisi, babası da Robin Lee'nin denize açılmasını istemektedir. Kendisinin yapamadığını oğlu yapmalı ve tek başına yedi deniz aşan en genç insan olarak tarihe geçmelidir.

Aslında buna bir rekor denemesi değil cinayet girişimi demek daha doğru olabilirdi. Çünkü Robin Lee'nin 7,5 metrelik fiber teknesi Dove ancak kıyı seyrine uygundu. Gerçi biraz güçlendirilmişti ama yine de sert okyanus şartları için düşünülmüş bir tekne değildi. O günkü koşullarda teknelerde bulunması gereken seyir ve güvenlik aygıtları yerli yerindeydi çünkü National Geographic Dergisi projeyi destekliyordu. Ulusal ikon yapmaya çalıştıkları bir gencin ikon olmadan ölümü dergi için haliyle pek de şık olmazdı. Aradan 30 bin 600 mil ve 1739 gün geçti. Dove'in direği iki kez kırıldı, güverte karinadan ayrılma tehlikesi atlattı, Robin Lee iki kez denize düştü ama mucize eseri tekneye yeniden binebildi. Bir tayfun bir kasırga atlattı. Ama başardı. Tek başına yedi deniz aşan en genç insan oldu.

Hamile eşi Patty ile çocukken ayrıldığı Los Angeles'ta kucaklaştığında Robin Lee genç bir erkek olmuştu; denizden pek hoşlanmayan genç bir erkek! Birkaç kez bırakmak istediği dünya turuna babasının ve National Geographic'in baskıları nedeniyle devam ettiği, yolda karşılaşıp aşık olduğu Patty'den uzak kaldığı için öfkeli bir genç adam...
Çiçek çocuklarının hakim olduğu Stanford Üniversitesi'ne eşi ile birlikte öğrenci olarak girdiğinde umutluydu. Ama kendi deyişi ile "devrim isteyen Maocu profesörleri en çok alkışlayanların Mercedes ve Jaguar sahibi öğrenciler" olduğunu görünce okumaktan vazgeçti. Bu da yetmedi "açık denizden yaklaşıldığında beton ve asfalt kokan" Kaliforniya'dan eşiyle birlikte ayrıldı, yazdığı Dove adlı kitabın geliri ile Amerika'nın doğası en sert eyaletlerinden Montana'da arazi alıp, çocuğunu da mektupla eğitmeye karar verdi.

Yani denizlerin ortasında değil, Amerika kıtasının göbeğinde yaşamayı seçti. En yakın komşusu beş kilometre ötedeydi ve onun için mutluluk, "vurduğu geyik omzunda evine dönerken, karısı ve çocuğunun onu kapıda beklemesiydi."
Şimdi nerede olduğu belli değil. Yaşadığını söyleyenler de var, bir motosiklet kazasında öldüğünü de. Elvis gibi yani.
  • İşte bu da, iddiacı babayı mutlu, gerçekleştireni mutsuz etmiş bir kahramanlık öyküsü. Düşler alınır, tekneler satılır. Tekne ve denizcilik fuarlarına gidenler buralarda düşlerini yaşarlar. Kimi düşlediği ama satın alamayacağını bildiği tekneyi bir kez daha görür, okşar kendinden emin bir şekilde; kimi önümüzdeki yıl değiştireceği elektronik aygıtların yerine hangilerini alacağına ve yenilediği teknesi ile hangi sulara yelken açacağına karar verir.

Hürriyet/24 Aralık 2005

TEMUÇİN TÜZECAN

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI

sana bir yer arıyorum
raflardan, aynalardan, dudak boyasından
öteye düşüyorsun

en naif dizelerimi esirgiyorum
insanlığımı aldırdığım
günlerden bitkin
kaçak ayak izlerim
ve sende buluyorum
en yakışır yerini

endamının
cesetleri kanıyor
kıpkırmızı
ellerimde kız kaçıran
çığlığı boynumda borçlu
kalakalan

kaçak kan izleri
gözlerini çağırıyorum
aniden
kanı donduruyor
gözlerime bakıyorsun
uzun uzun
kızıl deniz eriyip
ikiye ayrılıyor
bildiklerimi yalanlıyorum
ve tüm tarih yazıcıları
şairleri ve ilim irfan elçilerini

dervişlere yaklaşıyorum
gözlerini bekliyorum
ezan uzak kuran tuzak
kutsal dairelerim
tapınaklarım ayaklarıma dar
göğe merdiven
yere yediveren

seke seke yalnızlığım
oyunuma uygun bir taş arıyorum
buluyorum
içimden içime
savurup o taşı
çizgilere basıyorum
gözetleme kulesi boş
oyunuma yandaş
bir çift yaramaz çizgili çorap
vaktimi aşıyorum
akşam ezanını kaçırmış
sabah vaktinde
aniden
duymuşum evin özlemini
babamı unutmuşum
sokak sokak koşmuşum
seke seke telaşım
çok hızlı koşmuşum
düşmüş dizim
cebimden dökülen taşlardan
aşırıp
gölgemi bulmuşum
düştüğü yerden
dizimdeki yaranın
kabuğunu sıyırıp
ayağa kalkmışım
ve gölgem gözlerinmiş
bakmışız yan sokağa
iki çift çizgili çorap
dizlerinden akan
kana rağmen
koşmuşlar yan sokağa
sek sek oynamaya
yol boyu taş topla
yere yediveren başım
cebimde hiç kalmadı

gözlerin

sek sek taşı

gök merdivenimin

SİNEM KOYUN

Cuma, Ocak 2

2009 AKLINDA OLSUN,,, e'mi.


* Kırmızı ışıkta geçenin, ikide bir korna çalanın, yolun ortasında yolcu indirenin ehliyeti sürekli olarak alınsın...

* Televizyonlarda hava durumu sunanlar, kar geleceği ya da aşırı sıcak olacağını söylerken sevindiklerini belli etmesin...

* Bütün televizyonlarda pazar gecesine yığılan futbol geyiklerini RTÜK haftanın her gecesine eşit olarak dağıtsın...

* Futbol geyiklerinde “hakem” kelimesinin kullanılması yasaklansın...

* Evlendirme programları için iki özel kanal ayrılsın ve bunlar 24 saat kesintisiz yayın yapsın, üstelik bu yayınlar canlı olsun...

* “Haydi Gel Bizimle Ol” programında Aysun Kayacı’ya iyi davranılsın, her ağzını açışında bir suç işleyecekmiş gibi gibi bakılmasın...

* Sigara (ve pipo) içenlere uygulanan mahalle baskısı sona erdirilsin...

* Siyasilerin ayaküstü konuşmalarına ceza getirilsin, örneğin belli bir puanlama olsun ve cezalar buna göre maaşlarından kesilsin...

* Ankara’nın en tepesindekilerin eşlerini giydiren modacılar hemen değiştirilsin...

* Bütün TV kanallarının haber sunucularının okudukları habere göre yüz ifadesi takınmaları, bazen üzülür bazen sevinir gibi yapmaları yasaklansın...

* Bağımsız bir kurul kurulsun, bu kurul TV’lerdeki ağır tartışma programlarına katılacakları sınava alsın ve (fikri olanlara) “fikri vardır” belgesi versin...

* Başbakan’ın her sözüne cevap yetiştiren köşe yazarları ile konuşulsun, onlara belli bir yıllık kontenjan tanınsın, bunun dışına çıkamasınlar...

* Herhangi bir konuda fikir değiştiren köşe yazarlarına, önce fikir değiştirdiğini açıkça beyan etme zorunluluğu getirilsin...

* Biber gazını bol kepçe kullanan her polisin yüzüne kullandığı kadar biber gazı sıkılsın, onlar da hayatın bu yönünü tatsın...

Okay Gönensin/Gazetevatan

Cuma, Aralık 26

BAĞIŞLAMANIN DÖRT EVRESİ

BAĞIŞLAMANIN DÖRT EVRESİ

1- vazgeçmek – tek başına bırakmak
2- kaçınmak – cezalandırmaktan sakınmak
3- unutmak – bellekten çıkarmak, yerleşmesine izin vermemek
4- bağışlamak – borcu silmek

VAZGEÇMEK* :Bağışlamaya başlamak için bir süreliğine vazgeçmek yararlıdır. Bu, o kişiyi yada olayı düşünmeyi bırakıp bir süreliğine mola almak anlamna gelir. bir şeyi tamamlamadan bırakmaktan çok ondan uzaklaşıp tatile çkmak gibidir. Bu bizi tükenmekten alıkoyar, başka yollarla güçlenmemizi, hayatımızda başka mutluluklara sahip olmamızı sağlar.
Daha sonra bağışlamayla birlikte gelen son rahatlama için iyi bir alıştırmadır. Durumu, anıyı, sorunu, ihtiyacınız olduğu sıklkta terk edin. Buradaki fikir görmezden gelmek değil, sorundan koparak zinde ve güçlü hale gelmektir. Vazgeçmek; örgüyle, yazıyla meşgul olmak, hep görmek istediğiniz o okyanusa gitmek, sizi güçlendiren bir öğrenim ve sevgi görmek, sorunun bir zaman gündemden düşmesine izin vermek demektir. Bu doğru, uygun ve iyileştiricidir. Eğer bir kadın yaralı psişeye güvence verir ve “şu anda şifalı merhemler süreceğim, kimin ne gibi yaralara neden olduğuyla ilgili bütün bu sorunla daha sonra ilgileneceğim,” derse, geçmiş yaranın yol açtığı sorunlar onu çok daha az üzecektir.
*:forego, Oxford English Dictionary’den; O.E for gan yada forgaen’den (geçip gitmek, uzaklaşmak) türemiştir.

KAÇINMAK. ** : İkinci evre, özellikle de cezalandırmaktan sakınma, ne bu konuyu –az yada çok- düşünme, ne de buna göre davranma anlamında, kaçınmaktr. Bu tür bir denetimin alıştrmasını yapmak son derece yararlıdır, çünkü bu, sorunun ortalığa taşmasına izin vermez, onu bir yere bağlar. Daha sonra atlacak admların zmanlamasına odaklaşmay sağlar. Bu, körleşmek yada ölmek, kendini koruma amaçlı bir uyanklık halinin gevşemesine yol açmak anlamına gelmez. Olaylara bir parça mühlet tanımak ve bunun ne gibi faydaları olacağını görmek anlamına gelir.
Kaçınmak; sabırlı olmak, dayanmak, duygular belli bir mecraya akıtmak demektir. Bunlar kuvvetli ilaçlardır. Bulabileceğiniz kadar çok alın. Bu bir temizlik rejimidir. Hepsini uygulamanıza gerek yok; sabır gibi bir tanesinş seçerek üzerinde pratik yapabilirsiniz. Cezalandırıcı sözlerden, söylenmelerden, gücenik ve düşmanca davranmaktan kaçınabilirsiniz. Gereksiz cezalandırmalardan kaçınmak, eylemin ve ruhun bütünlüğünü güçlendirir. Kaçınmak, yüce gönüllülük alıştırması yapmaktır, böylece daha önce küçük sinirliliklerden öfkeye kadar değişen bütün duygulara neden olan konulara büyük merhametli doğanın da katılması sağlanır.
** :forebear; Oxford English Dictionary’den: MHG verberrn’den (sabırla tahammül etmek, sabırlı olmak) türemiştir.

UNUTMAK *** : Unutmak, bellekten çıkarmak, yerleşmesini reddetmek –başka bir deyişle, özellikle bellekten çıkıp gitmesine izin vermek, kulpunu bırakmak – demektir. Unutmak, beyin-ölümü yaşamanız anlamına gelmez. Bilinçli unutma olayn kendi başına süregitmesine izin vermek, ön planda kalmasında ısrar etmemek, tersine, sahneden göndermek, arkaplana gönderilmesini sağlamak demektir.

Kızgın malzemeyi çağırmayı reddederek bilinçli unutma alıştırması yaparız, hatırlamayı reddederiz Unutmak edilgin değil; etkin bir edimdir. Baz malzemeleri güç bela çekerek taşımamak; takrar tekrar onlara dönmemek; yineleyici düşünceler, resimler yada duygularla kendini yiyip bitirmemek demektir. Bilinçli unutma, saplanıp kalma pratiğini bilerek bırakmak, ondan bilerek uzaklaşmak, onu görüş alanının dışın çıkarmak, geriye bakmamak ve böylece yeni bir manzarada yaşamak, eskiler yerine, üzerinde düşünülecek yeni hayatlar ve deneyimler yaratmak demektir. Bu türden bir unutma belleği silmez, belleği hantallığa itercesine kuşatan duyguları imha eder.
*** :forget. Oxford English Dictionary’den: E. Tötonik getan’dan (tutmak yada kavramak/ for önekiyle tutmamak yada kavramamak anlamına gelir) türemiştir.

BAĞIŞLAMAK **** :Bir suçtan ötürü, bir kişiyi, bir toplumu, bir ulusu bağışlamanın briçok yolu ve oranı vardır. Önemli olan “nihai” bağışlaycılığın teslimiyet olmadığını unutmamaktır. Gücenmeyi içinde taşımayı bırakmak bilinçli bir karardır; bir borcu bağışlamayı ve misilleme yapma kararından vazgeçmeyi içerir. Ne zaman bağışlanacağına ve olayın üstüne çentik atmak için hangi ritüellerin kullanılacağına siz karar vereceksiniz. Hangi borçların ödenmesine ihtiyaç olmadığına da yine siz karar verirsiniz.

Bazıları örtülü affı seçer; bir kişiyi şu anda yada sonsuza kadar bir zararı ödemekten kurtarırlar. Bazıları da süreç içinde kusurları düzeltmeyi bırakır, borçtan vazgeçer, ne olmuşsa geride kaldı diye düşünür; bu kadar ödeşme yeterlidir. Başka bir af türü de herhangi bir duygusal yada başka türden birtazminat ödettirmeden kişiyi serbest bırakmaktır.

Bazıları için bağışlamanın tamamlanması, diğerine müsamahayla bakmaktan ibarettir ve görece iyi huylu kabahatler söz konusu olduğunda en kolay da budur. Bağışlamanın en esaslı biçimlerinden biri, suçlanan kişiye şu yada bu şekilde merhamet göstererek destek olmaktır.(?) Bu kafanızı yılanlarla dolu bir sepete sokmanız gerektiği anlamına gelmez; tersine, bir acıma, güven duyma ve hazırlıklı olma mesafesinden tepki vermek demektir. (??)

Bağışlamak, bütün vazgeçme, kaçınma ve unutmaların toplamıdır. İnsanın korunmaktan değil soğukluktan vazgeçmesi demektir. Bağışlamanın derin bir biçimi de, ötekini dışlamayı bırakmaktır., böylece burnu büyük olmaktan, görmezden gelmekten yada soğuk bir şekilde davranmaktan vazgeçip, ne himayecilikte ne de yapmacıklıkta ısrarcı oluruz. Ruhsal-psişenin, zoraki katlandığımız insanlarla birlikteyken zamanı ve hazır cevaplığ sıkıca denetlemesi, duygusuz bir manken gibi davranmanızdan evladır.

Bağışlama bir yaratma eylemidir. Bunu yapmak için zamanla değerini kanıtlamış bir çok yoldan birini seçebilirsiniz. Şimdilik bağışlayabilirsiniz, o zamana kadar bağışlayabilirsniz, gelecek sefere kadar bağışlayabilirsiniz, bağışlayıp başka şans vermeyebilirsniz – eğer bir ikinci vaka yaşanırsa, bu tümüyle yeni bir oyundur. Bir şans daha verebilirsniz, birçok şans verebilirsiniz, koşullu şans verebilirsiniz. Bir kabahatin bir kısmını, tamamını yada yarısını bağışlayabilirsiniz. Örtülü bir af tasarlayabilirsiniz. Karar sizin. (???)

İnsan, bağışlayıp bağışlamadığını nasıl bilir? Olay karşısında öfke duymak yerine kederlenmek, o kişiye kızmak yerine onun için üzülmek eğiliminde olursunuz. Tüm bunlara ilşkin herhangi bir şey anımsamama eğiliminde olursunuz. İşin başında bu kırgınlığa yol açan ıstırabı anlarsınız. Ortamın dışında kalmayı yeğlersiniz. Bir şey beklemezsiniz. Bir şey istemezsiniz. Bileğinize dolanıp sizi oradan oraya sürükleyen bir kement yoktur. Gitmekte özgürsünüzdür. “Bundan böyle hep mutlu yaşadılar” ile sonlanmasa da , bu günden itibaren sizi illaki bekleyen taptaze “bir varmış bir yokmuş”duygusuna kaplırsınız.
**** :forgive; Oxford English Dictionary’den: Eski İngilizcedeki forziefan’dan (vermek yada bağışlamak, vazgeçmek, gücenikliği taşımayı brakmak) türemiştir.

(?) :Bu tür bağışlaycılığın biraz farklı bir tanımı, Oxford English Dictionary’de bulunur: 1865 J.Grote, Moral Ideas, viii (1876), 114 “Etkin bağışlayıcılık – kötüye karşı iyinin geri dönüşü” Bu bence barışıklığn nihai formudur.
(??) İnsanlar başkalarını bağışlamakta farklı hızlara sahip olmakla kalmazlar, saldırı da bağışlamak için gereken zaman miktarını etkiler. Bir yanlış anlamayı bağışlamak, cinayeti, ensesti, istismarı, haksız muamaleyi, ihaneti, ve hırsızlığı bağışlamaktan farklıdır. Ne olduğuna bağlı olarak, bir kerelik bir istismar bazen tekrarlayan istismarlardan daha kolay bağışlanabilir.
(???) Bedenin de belleği olduğundan, bedene de dikkat edilmelidir. Ama. Öfkesini aşmak değil, onu tüketmek, dağıtmak ve böylece serbest kalan libidoyu öncekinden tümüyle farklı tarzda yeniden şekillendirmektir. Bu fiziksel serbestliğe psişik anlayış da eşlik etmelidir.

Clarissa P. Estess Kurtlarla Koşan Kadınlar
Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler. Ayrıntı Yayınları

XII.Özel Araziyi Belirlemek: Öfkenin ve Bağışlamanın Sınırları adlı bölümün son kısmıdır.

Salı, Aralık 2

ve kadın ve erkek ve fark


  • Saldırganlık: Erkekler kadınlardan daha saldırgan olup bedensel güç kullanımına daha eğilimlidirler. Bunun açıklaması da testosterona bağlanmaktadır. Buna karşılık kadınlar kelimelerle saldırır ve savaşırlar.
  • Kan: Erkeklerde 4.5, kadınlarda 3.6 litre kan vardır. Erkek kanı daha koyu kıvamlıdır, bir damlasında 1 milyon kan hücresi vardır.
  • Yaş dönümü: Kadınlar menopoz döneminde ateş basması, uykusuzluk, şişmanlama, gece terlemeleri ve vajina kuruluğu gibi belirtiler yaşarlar. Erkekler andropoz denen yaş döneminde hemen hemen hiçbir bedensel belirti yaşamazlar.
  • Vücut ısısı: Erkeklerin vücut ısısı kadınlardan daha yüksektir. Su: Erkek vücudunun yüzde 60-70'i sudan ibarettir. Kadın vücudundaki su oranı ise yüzde 50-60 arasındadır.
  • İskelet: Erkeklerin omuzları daha geniş , kolları ve bacakları daha uzun, kemikleri daha ağır, eklemleri de daha büyüktür. Buna karşılık kadınların kalça kemikleri daha geniş, eklemleri daha esnektir.
  • Duyu organları: Kadınların işitme ve koklama duyuları daha güçlüdür. Buna karşılık erkekler ışığa karşı daha hassastır.
  • Enerji harcaması: Erkekler hareketsizken vücudun metrekaresi başına 39,5 kalori yakarlar. Kadınlar ise 37 kalori. Erkeğin günlük kalori ihtiyacı 2700 kalori, kadınınki 2000 kaloridir.
  • Yağ: Erkeklerde kadınlarınkinin yarısı kadar yağ dokusu vardır. Kadınlarda yağ dokusu vücudun yüzde 27'sini oluştururken, bu değer erkeklerde yüzde 15'tir.
  • Ağlamak: Kadınlar erkeklerden 5 kat fazla ağlarlar. Genellikle de saat 19.00-22.00 arası.
  • Beyin: Erkek beyni yüzde 14 daha ağırdır. Buna karşılık kadınlarda iki yarım küre arasındaki iletişim daha iyidir.
  • Kalp atışı: Erkeklerin kalbi daha büyüktür ve daha yavaş çarpar: Dakikada ortalama 72. Bu değer kadınlarda 80'dir.
  • Sıcaklık duyarlılığı: Kadınlar kalın yağ dokuları nedeniyle soğuğa daha dayanıklıdırlar.
  • Yaşlanmak: Erkekler kadınlardan daha hızlı yaşlanırlar. 35 yaşındaki bir erkeğin damar sistemi 50 yaşındaki bir kadınınkine eşdeğerdir.
  • Kaslar: Erkekler kadınlardan yüzde 50 oranında fazla kas gücüne sahiptir. Buluğ çağında erkeklerde kas hücrelerinin sayısı 20 misli, kadınlarda 10 misli artar. Erkekler kadınlardan üçte bir oranında daha güçlüdürler.
  • Buluğ: Erkekler buluğ çağını 10-15, kadınlar 9-14 yaşları arasında yaşarlar.
  • Yaşam Süresi: Erkeklerin ortalama omrü 71,5 yıl, kadınların 78 yıldır.
  • Bacaklar: Erkeklerin bacakları daha uzun ve kaslıdır. Bu yüzden kadınlardan daha hızlı koşar, daha uzağa zıplarlar.
  • Vücut ölçüleri: Erkek ortalama 175 cm boyunda ve 73,5 kg ağırlığındadır. Göğüs çevresi 98,5cm , beli 80,4cm'dir. Kadın ortalama 160 cm boyunda olup 61,2 kg'dir. Göğüs çevresi 90,1; kalça genişliği 96,5 cm; beli 74,3 cm'dir.
  • Adem elması: Gırtlaktaki adem elması adlı çıkıntı sadece erkeklere hastır.
  • Akciğerler: Erkeklerin akciğerleri kadınlarınkinden yüzde 50 daha geniş hacme sahiptir.
  • Yemek: Aynı kilodaki kişilerden, erkekler kadınlardan daha çok yemek ihtiyacı duyarlar; çünkü metabolizmaları daha hızlıdır.
  • Solunum: Erkekler dakikada 16 kez, kadınlar ise dakikada 20-22 kez soluk alıp verir. Her iki cinsin günde soludukları miktar ise aynıdır.
  • Hastalıklar: Erkekler hayatları boyunca kadınlardan ortalama 40 gün daha az hastalanırlar.
  • Dirsek: Kadınlar erkeklere kıyasla kollarını dirsekten 6 derece daha fazla açabilirler.
  • Kromozomlar: Erkek ve dişilerde toplam 46 kromozom vardır. Bunların yarısı babadan, yarısı anneden gelir. Bu 46 kromozomun içinden iki tane cinsiyet hormonu vardır ki; bu erkekte XY, kadında XX olarak bulunur.
  • Saçlar: Kadınların saçları daha sık ve daha dirençlidir. Saç kökleri iki milim daha derinde olduğu için erkeğinki kadar çabuk dökülmez.
  • Deri: Erkeklerin toplam 1,8 metrekare, kadınların 1,6 metrekare derileri vardır. Kadını derisi daha ince ve kuru,bu yüzden de daha hassastır. Erkekte ter bezleri ve deri altı yağ bezleri daha fazla olduğundan derisi yağlıdır ve daha çok terler.
  • Ergenlik Sivilcesi: Erkeklerin sivilce sorunu daha fazladır. Bu da daha çok testosteron hormonundan kaynaklanmaktadır. Bu hormon yağ bezlerini uyarır ve derideki gözeneklerin tıkanmasına, dolayısıyla da sivilceye neden olur.
Internet Haber

Cumartesi, Kasım 29

Çocuklarımıza Neler Yapıyoruz?...

Küçük çocuklara yapılan cinsel girişimler ‘pedofili’ olarak adlandırılar.
Pedofili ruh hastalığı kitaplarında ‘cinsel sapkınlıklar-parafililer’ bölümünde yer alır.
Nedenleri üzerinde durulur, neler yapılacağı tartışılır, önemli bir konudur.
Hüseyin Üzmez olayının yankıları doğal olarak sürüp gidiyor.
İslami kesimin bu olayı ‘bizdendir, harcatmayız’ mantığıyla savunmaları da ibret vericidir.
Üstelik, küçük yaştaki kız çocuklarının eş olarak alınabileceğine ilişkin savunmalar dinin nasıl kullanılabildiğine de örnek oluşturuyor.
‘Bizdendir, harcatmayız’ mantığıyla savunulan sapkın cinsel tutumlara eklenen yolsuzluklar da ülke yönetiminin içine düştüğü durumun aynalarıdır.

Ama nelerin ortaya çıktığına da bakalım.
Küçük yaştaki kız çocuklarına cinsel saldırıların ardı arkası kesilmiyor.
Evden kaçan 13-14 yaşlarındaki iki kızın tanıştığı birisi kızları başkalarına da peşkeş çekiyor.
Bir ilköğretim okulunun kız öğrencilerine biraz daha büyük erkek öğrenciler tecavüz ediyorlar.
Haberin biri bitmeden öbürleri ortaya çıkıyor.
Daha kim bilir basına yansımayan, hatta kimselerin haberi olmadan ülkenin nerelerinde neler yaşanıyor?
Bu arada cep telefonlarının ne işlere yaradığı da ortaya çıkıyor.
Birisinin kandırdığı kız çocuğuna yaptığı tecavüz olayı cep telefonuyla
görüntüleniyor.
Bu görüntülerle küçük kız tehdit edilerek başkalarıyla ilişkiye zorlanıyor.
Arkadan bir sürü kepazelik sürüp gidiyor.
Zincir bir yerde kopup da iş ortaya çıkarsa ne âlâ.
Yoksa bu işler sürüp gidiyor.
‘Freud’a Ne yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu?’ diye bir kitap var.
Çocukların tutumlarının değişmesini konu olarak alıyordu.
Asıl bizim toplumumuza uyuyor bu söz: ‘Freud’da ne yaptık da küçük kızlara saldırır olduk?’.
Nedir bu durum?
Ne oluyoruz? Nereye gidiyoruz?
‘Küçük kızlar da evden kaçmasaydı, oh olsun, başkalarına ders olsun’ mu
denilmeli?
Küçük bir kızın yanlışını görüp elinden tutup evine götürecek vicdan sahibi insan kalmadı mı?
Yetmişini aşmış azmışlara küçük kızları ‘münasip görmek’ yerine, ‘efendi efendi, geç yerine de edebinle otur’ diyecek bir Müslüman kalmadı mı?
Bu memleketin çocuk doktorları ayağa kalkmıyor mu?
Bu memleketin eğitimcileri asıl bu konuda neden konuşmuyor?
Ülkemin çocuk ve ergen psikiyatrlarını göreve çağırıyorum.
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Derneği (ben de onur üyeleriyim) görüşlerini her yolla açıklamalı.
Bu memleketin yöneticileri nerede?
Susmak, oralı olmamak, aldırmamak suçun ortağı olmaktır.
Bu suça ortak olmayalım.
Bu gidişe sessiz kalmayalım.
Belçika’da yaşanan bir küçük kız tecavüzü olayında 300 bin kişi beyaz bayraklarla sokaklara döküldü.
Beyaz bayraklar masumiyet çağrısıydı.
Namus namus diye tepinmekle namus korunmaz.
Namus böyle olaylarda ortaya çıkar.
Dürüstlük böyle durumlarda gereklidir.
Din iman işte bu olaylarla ölçülür.
İnsanlarımız bu olaylara ‘hayır’ demelidir ve bunu kanıtlamalıdır.
Ülkemiz bu utançtan kurtarılmalıdır.
Hepimize düşen görev budur.

Erdal ATABEK
CUMHURİYET/24.11.2008

Cumartesi, Kasım 22

İnanma O'na İnanma…


Anne-babasının boşanması, her çocukta duygusal ve davranışsal sorunlara neden olur. Sorunlar, gizli ya da aşikâr olmak üzere mutlaka ortaya çıkar ve hiç değilse üç beş yıl kadar devam eder. Ancak, anne babası boşanmış çocukların üçte birinde boşanmanın olumsuz etkileri, hayat boyu sürebilir. Boşanmanın hayat boyu sürebilen etkileri genellikle; topluma uyum sağlayamamak, depresyon, öz-güven kaybıdır. Boşanmadan uzun süreli etkilenenler genellikle ebeveynleri gibi uzun süreli evlilik sürdüremezler.

- Bir daha babamın elini tutmayacaksın tamam mı tutmayacaksın. O senin elini tutarken, sana iyi davrandığını “ben görüyor muyum?” diye dikiz aynasından bana bakıyor. İnanma ona inanma…
Anne babasının yıllar süren kavga-dövüşünde bıkmıştı. Artık bu yapmacık sevgi sahnelerine inanmıyordu. Nasıl olsa biraz sonra yine bir kavga çıkacaktı. Nihayet boşandılar da bir nefes aldı.Öte yandan her çocuk boşanmadan eşit olarak etkilenmez. Burada çocuğun karakteri, cinsiyeti ve özellikle boşanma sırasındaki yaşı önemlidir. Örneğin erkek çocuklar, kızlardan daha fazla etkilenirler. Erkek çocuklarda ciddi boyutlarda hırçınlık görülebilir.Yaş faktörüne gelince; 3–6 yaş çocukları ne olup bittiğinin farkına varamazlar. Az çok anlayanlar ise, genellikle boşanmanın kendi hataları yüzünden olduğuna inanır. 7–12 yaş çocuklarının okul başarısı olumsuz yönde etkilenir.
- Oğlumun okul durumunu öğrenmeye gittiğimde zayıf olmayan tek bir dersi bile yoktu. Resim öğretmeninin yanına gittim. “Resim yapamayan bu herifi okuldan atın. Bunun vatana millete yararı olmaz” dedim. Hızımı alamadım aynı cümleyi müzik öğretmenine de tekrarladım. O da yetmedi çılgın gibi beden öğretmenine de aynı şeyleri söyledim. Giderek ses tonum yükselmiş ya da başka bir şekilde dikkat çekmişti. Nasıl olduğunu anlayamadan kendimi müdürün odasında buldum.Meğer oğlumun dersleri son altı aydır bozuktu. Bozulan sadece dersleri değildi. Aynı zamanda davranışları da berbattı. Öğretmenler bir yana, arkadaşları ve hatta arkadaşlarının velileri bile ondan şikâyetçiydiler.
İyi ki dersleri bozulmuştu. Yoksa boşanma işlemleri falan derken, benim de son zamanlarda, burnumun ucunu görecek halim kalmamıştı doğrusu.


Boşanmaya engel olamadı iseniz, 
Çocukların boşanmadan etkilenmesine engel olun…
Daha büyük çocuklar, boşanmaya engel olabileceklerini düşünürler. Bir taraftan boşanmaya engel olmaya çabalarken öte yandan derin bir üzüntü içinde ebeveynlerine kızgın, öfkeli ve eleştirel davranırlar. Bir kısmı her iki ebeveynden de uzaklaşır.Bazı çocuklar anne babalarının yeniden birleşeceği ümidimi hiç yitirmezler. Bu nedenle, her ikisi için de ikinci bir eşe asla tahammül edemezler.Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkisini azaltmak için ebeveyn; aralarındaki anlaşmazlığı çocuklara yansıtmaktan vazgeçmelidir. Boşanmadan sorumlu kişinin diğer ebeveyn olduğuna çocuğu inandırmak çabası ile ebeveynlerin birbirilerini çocuğa şikâyet etmeleri son derce sakıncalıdır. Boşanmanın önüne geçmek amacı ile çocukların kullanılması da doğru değildir. Üstelik işe de yaramaz. Yarıyormuş gibi görünse de bu uzun ömürlü olmaz.Boşanma, ebeveyn için de zorlayıcı bir durumdur. Arada ki çocuk bu işi daha da zorlaştırır. Ebeveyn işleri zorlaştıran maddi manevi yük olan çocuğuna tahammülsüzlük gösterebilir. Bu durum geçicidir. Ancak bunu süreğen gibi hisseden ve çocuğu dışlayan onu yok varsayan taraf çocuğu kaybeder. Geçici olan bu sıkıntılı günlere, çocuğa fark ettirmeden göğüs geren, her türlü zorlayıcı davranışa rağmen çocuğu kabul edip ona tutarlı davranan ebeveyn ise çocuğu kazanan taraf olur. Aileye yeni bir anne ya da babanın katılması da çocuk açısından kabulü zor bir durumdur. Burada yeni ebeveynin tutumu çok önemlidir. Aileye yeni katılan ebeveyn, varsa eski evliliğinden olan çocuklarına, ya da bu yeni yuvanın ürünü olan çocuklarına ilgisini biraz daha aşırı vermekten kendini alıkoyamayacaktır. Bu ilgi verilen çocuğa da fayda etmez. Sadece kıskançlık yaratarak üvey kardeşler arasında sıcak duyguların oluşmasına engel olur. Bu gibi durumlar boşanmanın olumsuz etkilerini arttırır.
IA, 14 yaş Kız:
— Bir çocuk daha doğurursan çok kızarım. Babamın yeni karısının çocukları, babamın yeni karısı ile evlendikten sonra olan çocuk, bir de senin yeni kocanın çocuğu bana yetiyor. Ben bunları bile arkadaşlarıma tanıştırırken zorlanıyorum. Bir de senle yeni kocanın çocuğu çıkmasın.

Doç.Dr.Sabiha Paktuna Keskin
Pediatrist, Pediatrik Nörolog
Uluslararası Tıp
Çocuk Beyin Hastalıkları


Pazar, Ekim 12

Bir kere tuttu mu insan hayatın elinden


Bir kere tuttu mu insan hayatın elinden

Bir daha bırakmamalı

Zira, onun ne zaman elini gevşeteceği

ya da bırakacağı hiç bilinmez.


Bir kere tuttumu hayat insanın elini,

İlk nefesi, ilk çığlığı hediye ettiğinde

Her şeyin başlangıcı ve bitişi birbirine o kadar yakınken

Tırnakları iyice geçirmeli tutunmak için…

Zira onun ne zaman şapkayı alıp kapıdan çıkacağı belli olmaz



Kocaman bir saçmalıkken hayat başlı başına

Alınan her nefes arasında bir saçmalık da kendi katmamalı insan

Minnacık kalbini taşıyabileceğinden fazla yükle doldurmamalı

Bir deniz kıyısında oh çekerken

Bir dağ yamacında derin bir nefes almalı.


Yaşam katili insanların yüzüne

En alaycısından bir bakış atıp

Ağzını yayık ayran kıvamında bükebilmeli insan.

Minik kalbinin üzerine yapışan kırgınlık lekelerini

Ön yıkamalı programda

Uzun uzun çitilemeli


Yaşamaya yatmalı insan

‘Bugün var yarın yok’ olan zamanın içinde

Tasa hamallığı yapmak yerine

Neşe tüccarlığından geçinmeli


Tepesi attığında insan

Haydaaa! deyip bir harmandalı oynamalı

Dizleri yere vura vura

Sıkıntının ağırlığını

toprağa bırakmalı


Sabah uyanıp, görünce suretini aynada

‘ne güzelsin bugün’ deyip deyip

Öpebilmeli kendini insan.

Her şeyin geçip gittiğini,

Gidiyor olduğunu

Ve hep gideceğini

Bile bile

Söyleye söyleye…


Bir kere tuttu mu insan hayatın elinden

Bir kere tuttu mu hayat insanın elini,

Tüm saçmalığın içinde ‘değmez be’ deyip deyip

‘Sen yoksan dünya da yok’u terennüm ederek

El el yürüyüp gitmeli işte…


GÖZDE BEDELOĞLU

Cumartesi, Eylül 13

Sanal AŞK

            İnternet hayatımıza girdiğinden bu yana konuşuyoruz, sanal âlem aşklarını. Neden bu kadar cazip, nasıl bu kadar yoğun olabiliyor, diye şaşarak sürekli takibe alıyoruz. Hatta üzerine araştırmalar bile yapılıyor artık. "Aslında günlük hayatımızda ne oluyorsa, internette olan da aynı şey" demek mümkün ama durum o kadar basit değil. Çünkü, internet başlıbaşına bir fenomen. 
          Mesela istemediğiniz bir tek harfi bile yazmazsınız, kimse de yazdıramaz. Mimiklerinizin karşıdaki tarafından görülmesi mümkün değildir, gözlerinizi kaçırmanıza da gerek yoktur orada. Siz ve klavyenin üzerinde dolaşan parmaklarınız yönetir her şeyi. Ve karşınızdakinden sıkıldığınızda kolayı var; tek tıkla atarsınız o anda hayatınızdan ve "Bağlantım koptu" diyebilirsiniz. Buraya kadar hoş ama internet aşklarını yeniden gündeme taşıyan olaylar, hikâyenin geri kalanında birçok soruna işaret ediyor...
            Psikolog ve psikiyatrlara göre, internet de diğer tüm bağımlılıklar gibi ele alınması gereken önemli bir sorun ve ne yazık ki, hayatını sadece klavyenin başında geçiren insan sayısı giderek artıyor. İşte uzmanların görüşleri....,
  • "Bunun başlı başına bir kişilik sorunu olduğunu unutmadan tarif etmek gerekirse; durum, kişi veya herhangi bir nesneye karşı yoğun ihtiyaç ve istek duymak ve onsuz olamayacağını düşünmek olarak tarif edilebilir"
  • "Kişi bu duygu karşısında sürekli yenik düşeceği için kendisini durduramaz, frenleyemez. Yetersizlik ve çaresizlik duyguları çok yoğun yaşanabilir. Evlilik yaşantısında da bu veya buna benzer davranışlar gösteren tarafların her zaman sorun yaşama riskleri vardır. Ancak internet bağımlılığında farklı bir durum daha yaşanır. Eğer sorunlu bir evlilik yürütülüyorsa, sevgi erozyonu yaşanmışsa kişiler zaten ilişkiden soğur ve arayışlar başlar. Bu durumda, eşler arasında sağlıklı olması ve gelişmesi gereken duygusal aktarım artık başka bir kanala kaymıştır. En kolay ve yakın yol seçilir. Ve aldatma hali, internet yoluyla çok kolay ve evin içinde yaşanabilen bir durum yaratır. Kişi bir başkasıyla ilişkisini kolayca saklayabilir çünkü internetten bir saniyede uzaklaşabilir."
  • "Başka biri gibi olma ya da farklı özelliklere sahipmiş gibi görünme oyunlarının oynandığı sanal dünyanın içinde kaybolmak çok kolaydır. Bu kaybolmalar, evlilikte sorun yaşayan bir kişiye çok iyi de gelebilir. Ve bu iyi hissediş evlilikleri bitiş noktasına sürükleyebilir."
  • "İnsanların kendilerine, kişisel gelişimlerine zaman ayıramadığı bir durumda ilişkilerine ve evliliklerine de zaman ayırmaları beklenemez. Bu durum taraflardan birinin zorlaması ile belki bir süre idare edilebilir, ancak uzun sürmez. İlişkilere zaman ayırmak; değişen kimlik ya da durum içinde yeni tanıyışlar ya da kendini anlatışlara bırakmayı gerektirir. Bu imkânın olmadığı evliliklerdeki paylaşım azlığını artık herkes kabul etmeye başladı. Bu paylaşım azlığı sürdüğü müddetçe, sanal ilişkilerde hızlı artışlar olmaya devam edecektir." (Uzman Psikolog Neşe ÖZKARSLI/NPİ)AKTUELDERGİ

Sanal Aşk

Sanal sevgiler, sanal sevişmeler 
Sanal duygular, sanal buluşmalar 
Gerçek aşklar ve duyguların 
Cenazesi kalkıyor bugün

Bir anlık hüzünlü yansımalar 
Bir veda havası derinden 
İki nokta üst üste, yanına parantez 
Sığdırmışız koskoca gülümsemelerimizi

Son sürat girdik milenyuma 
Duygular ayaklar altında 
Sanal sevişmeler zengin 
Yüzyüze buluşmalar fakir

Seviyormusun beni 
Evet çok seviyorum seni 
Ne kadar kolay yazılır olmuş 
Hiç görmeselerde birbirlerini

Tekin Karaçoba

Salı, Eylül 9

SEVGİYE YER KALMADI!!!



Uzakdoğu'da bir Budist tapınağında geçmiş bir olayı anımsadım.Bu tapınak bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu ve burada geçerli olan incelik,anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki "bilgelik arayıcısı" kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı.
Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. İçerdeki bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı.


Bu "Yeni bir aracıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz" demekti.
Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerdeki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.
Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır.
Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu.

Nicedir hayatımızda sevgiye yer bulamadığımızı düşündüm. Bize sevgiyi anlatan bir olayı haber yapamıyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir kişiyi dinlemiyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir duyguyu görmüyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir yazı yazmıyoruz, böyle bir yazıyı okumuyoruz.
Bir Polanya filminde Nazi dönemi anlatılıyordu.Nazi komutanı güzel bir evi komutanlık merkezi yapmıştı.Evin güzel sahibesi üst kata çıkmıştı ve az görünüyordu.Komutan bu kadına âşık olduğunu anladı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Madam, aşkımız beni zayıf düşürüyor.
- Hayır komutan, sevginiz sizi insan yapıyor.
İnsan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. İçinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır.
Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız.
Nefret etmeden birini öldüremezsiniz.
Nefreti içinde barındırmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır.
İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir.
Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar.

Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür.

Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır.

Bağımlılık sevgi değildir, gereksinmenin karşılanmasıdır.

Sevgi, değer vermesini bilmektir.

Sevgi,yaşama hakkını kabul etmektir.

Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.

Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır.

Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.

Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır.
Sevgi, bilinçtir.
Sevgi, insan olmaktır.
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine parayı koyduk.
Para için yaşıyoruz, para için eğitim görüyoruz, para için meslek ediniyoruz, para için çalışıyoruz, para için birbirimizi çiğniyoruz, para için birbirimizi aldatıyoruz, para için savaşıyoruz.

Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine üstün olmayı koyduk.
Üstün olmak için yaşıyoruz, üstün olmak için yarışıyoruz, üstün olmak için kendimizden başkasının aşağı olmasına çalışıyoruz.
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve nefreti içimize çağırdık.
Birbirimizden nefret ediyoruz nefretle yaşıyoruz, nefretle çalışıyoruz, nefretle dövüşüyoruz, nefretle öldürüyoruz.
Para, üstün olmak ve nefret etmek hayatımızı dolduruyor.
Hayatımız da savaşlarla, dünyayı yağmalamakla, birbirimizi boğazlamakla geçiyor.
Sevginiz olmadıktan sonra daha çok paranız olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur?

Sevginiz yok ve hiç bir şeyiniz yok.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken budur.
Erdal ATABEK

Çarşamba, Ağustos 27

KREDİ KARTINA 3 TAKSİT MUTLULUK


  • İnsanlar, uzun zamandan beri mutluluğu, sahip olduklarıyla ölçmeye çalışıyor. Bazen bir ütü, bir spor ayakkabısı mutluluğumuzun derecesini belirleyebiliyor. Televizyonumuzu, çalıştığı halde atıp, yenisini alamıyorsak, mutluluk katsayımız düşebiliyor. Bilgisayarımızı, yeni modeliyle değiştiremediğimizde hayatımızın olumsuz etkileneceğini düşünebiliyoruz. On bıçaklı jiletleri alıyoruz; çünkü almazsak tıraş keyfimizin kaçacağına inandırılıyoruz.
    Daha fazla mutluluk için etrafımız, satın alınmayı bekleyen vaatlerle dolu;
    Aşk, bir parfüm şişesinin içinde bizi bekliyor. Öz güven, bir kol saatiyle elde edilebiliyor. Cesareti, bir otomobilin beygir gücüyle kazanabiliyoruz. Saygınlığı, bir gömleğin çarpıcılığıyla elde edebileceğimize inandırılıyoruz.

KAMER GÜNDÜZ


  • Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü. İhtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için sevmediğimiz işlerde çalışıyoruz. Bizler tarihin üvey evlatlarıyız. Hayatta ne bir hedefimiz var, ne de bir yerimiz. Televizyonla büyütüldük ve bir gün milyoner, film yıldızı ya da rock star olacağımıza inandırıldık.

CHUCK PALAHNİUK-DÖVÜŞ KULUBÜ




  • Tüketim anlayışımız, ihtiyaçlarımızı karşılamaktan ziyade, kendimize oyuncaklar alabilmeye dönüşüyor. Gereksiz tüketim düşkünlüğümüz arttıkça, üretim becerilerimiz giderek zayıflıyor. Yaşadığımız problemlere üretmeye çalıştığımız çözümler bile çoğu zaman tüketim odaklı. Sıkıntımızı geçirebilecek, bizi yatıştırabilecek her türlü oyuncağa hazırız; Antidepresanlar, çikolatalar, kıyafetler, ayakkabılar, fotoğraf makineleri, makyaj malzemeleri… Her gün ihtiyacımız olduğuna inandırıldığımız onlarca yeni ürünle karşılaşıyoruz. Bazılarımız buna gerçekten inanabiliyor ve o ürün olmadan yaşayamayacağını düşünüyor. Mutluluğumuzu, sahip olmak istediğimiz ürünlerin eline verebiliyor ve mucizeler bekliyoruz. Kendi kendimizi mutlu edebildiğimiz günler geçmişte kalmaya başladı. Canımız sıkkın olduğunda artık birbirimize “Hadi alış-verişe çıkalım, iyi gelir” terapileri uyguluyoruz. Alış-veriş sepetimizle birlikte bir raftan diğer rafa koşturuyoruz. Rengarenk ambalajlar, pırıltılı ışıklar, indirimli ürünler başımızı döndürebiliyor. Peki, kaçımız o rafların arasında dolaşırken “Bu ürünü almaya gerçekten ihtiyacım var mı?” diye sorabiliyor. Kaçımız ihtiyacı olmadığı halde “Nasıl olsa sonra ödersin” diyen kampanyalara direnebiliyor? Kaçımız henüz taksiti bitmemiş ürünleri kullanıyor? Kaçımız bu taksitleri ödeyebilmek için daha çok çalışıyor?

KAMER GÜNDÜZ



  • Sahip olmak istediklerin gün gelir sana sahip olur...

CHUCK PALAHNİUK-DÖVÜŞ KULUBÜ



  • Geleceğimizin ipotek altına alınmasına aldırmadan, hayatlarımızı taksitlere böldürebiliyoruz. Sonrasında da bütün emeğimizi o taksitleri ödemeye harcıyoruz. Anlık bir mutluluğun bedelini, bir sene ödemeye razı olabiliyoruz. Bir süre sonra kendimiz değil, sahip olduklarımız için yaşamaya başlıyoruz. Çoğumuz kredi kartlarımızla, her şeyi alacağımıza inanabiliyoruz. Ne kadar alırsak, hayattan o kadar puan kazanacağımızı düşünüyoruz. Bununla birlikte çoğumuzun kredi kartı limiti, durmadan artıyor. Kazancımızda değişiklik olmasa bile limitlerimiz artmaya devam ediyor. Freni olmayan bir arabanın içinde son sürat gider gibiyiz. Bize “dur” diyebilecek olan tek şey ise kendi irademiz.


KAMER GÜNDÜZ


Hayatta önemli olan ne kadar çok şeye sahip olduğun değil, ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğundur.


EFLATUN

Pazartesi, Ağustos 25

ÖNGÖRÜ * SONGÖRÜ



Öngörü,’önceden görebilme’।
Gelişkin kültürler,akılcılık,uygarlık; ‘öngörü sahibi olmak’la açıklanabilir. Öngörü,’önceden görebilme’,şunları yapma gücünü kazandırır:

• Bir şeyin nasıl olabileceğini düşünme.
• ‘Ne?’yi,’nasıl?’ı,’neden?’i merak etme ve araştırma. ‘Ne?’ ile bilimi,’nasıl?’ ile tekniği,’neden?’ ile felsefeyi bulma.
• Olasılıkları araştırma.
• Seçenek oluşturma.
• Deney yapmayı,kanıtla açıklamayı bularak bilimsel düşünceye ulaşma.
• Plan ve program yaparak geleceği denetleme gücü kazanma.
• Zamanı kullanabilme
• Önlem alma,önlemleri ölçme-değerlendirme.
• Yaşadıklarından öğrenerek yaşayacaklarını anlayabilme. İşte,’öngörü yetisi’nin kazandırdıkları bunlardır. İnsanlığın rönesansı budur,aydınlanması budur,akılcılığı budur,uygarlığı budur. Buraya ulaşabilmek için bütün ortaçağın geride bırakılması gerekmiştir. Songörü,’sonradan görebilme’,şu tutum ve davranışlara yol açar:
• Olanlara şaşıp kalma.
• Başkalarını suçlama,suçlu arama
• Olanlara ağlayıp sızlanma,olayı geçiştirmeye çalışma.
• ‘Ne?’ ile uğraşır görünme,oraya takılıp kalma,’nasıl?’ ve ‘neden?i merak etmeme,araştırmama,oralı olmama.
• Kendi sorumluluğunu kabul etmeme,inkar etme,görmeme.
• Kendi dışında günah keçisi ya da günah keçileri bulma.
• Olayları doğa dışı güçlere bağlama.
• Doğa dışı güçlere sığınma,onlardan medet umma.
• Yaşadıklarından öğrenememe,yaşayacaklarını kader sayma. İşte,’songörü’ tutumunun yol açtığı sonuçlar da bunlar olacaktır. Akılcı,uygar aşamaya ulaşamamış kültür toplumlarının ve insanlarının tutumları,davranışları da böyle olacaktır.
Hep başına geldikten sonra yanıp yakılma,ama olayların yinelenmesine akıl erdirme yerine alışıp duyarsızlaşma, sonra da gerçeklerden kaçarak yaşamaya çalışma. İnsanlık tarihi boyunca bilim ile dogmanın çatışması hep böyle olmuştur. Kendine, insana, topluma, insanlara, olaylara, geçmişe, geleceğe böyle bakabilmek, böyle görebilmek, böyle düşünebilmek.
Bilimi, tekniği, felsefeyi kavrayabilmek.
Ya da hiç birini kavramadan gelişi güzel yaşamak.
Öngörmek ya da songörmek.

Erdal ATABEK

Pazar, Ağustos 17

DEKERASYON YÖNTEMLERİ

Bir yeri dekore etmenin çeşit çeşit yolu vardır. Bazen küçük bir kilim, bazen renkli ışıklar, bazen de bir el bombası yeterlidir bu iş için. Önemli olan dekore edilecek yerin özelliklerine uygun malzemeyi bulabilmek.
Yerine göre, salonun ortasında yatan bir ceset bile dekorasyon malzemesi olarak kullanılabilir.

Burada dekorasyon, bir mekanı güzelleştirmek için kullanılan yöntemdir. Mekan gerekli midir, ya da ne kadar gereklidir sorusu, görüldüğü gibi havada kalıyor. Doğadan uzaklaşan insanın kendisi için oluşturduğu bir tür yapay doğadır mekan. 

İnsanın bir yere kapanmasıyla, içine kapanması aynı sürecin iki ayrı parçasıdır.

Konuya bu açıdan bakınca "kaçmak" tek başına anlamsız bir kavramdır. Daha doğrusu, eksik bir kavram. Örneğin evden kaçmak doğru mudur? Bilinmez. Nereden kaçtığın kadar nereye kaçtığın da önemlidir. Evden, başka bir eve doğru kaçılıyorsa ne anlamı var kaçmanın. Ama evden sokağa doğru (sokağa; yani hayatın, aşkın, şiirin ana vatanına) kaçılıyorsa elbette taktir edilecek bir davranıştır bu.

Cinayet hiçbir zaman vücudu dekore etmenin yöntemi değildir. Cinayet denilince silahı alıp birini vurmak geliyor aklımıza. Bu, cinayetin en sıradan ama en göze batan şeklidir. Eğer bir canlıyı öldürmek söz konusuysa, bunu hücre ya da doku düzeyinde ele almamak için hiçbir neden yok. Sinirlenip duvara yumruğu atan birinin elindeki yüzlerce hücre bir anda ölmüyor mu? Hücreleri darbeyle öldürmenin yanı sıra, kesici alet kullanarak parçalamak, yakarak yok etmek de mümkün.

Daha birçok yöntem kullanılıyor insanlar tarafından. Alkolün ve sigaranın beyne verdiği zarar biliniyor. Bir kadeh rakı içerek kaç tane beyin hücresini öldürdüğünü kimse hesaplamıyor. Hem de kansız biçimde.
Hücreleri oksijensiz bırakıp boğmak da insanların en sık kullandığı yöntemlerden biri.

Vücudumuz, kendi kendimize işlediğimiz indirgenmiş cinayetlerle sürekli şekil değiştiriyor, gözle göremediğimiz farklılıklar oluşuyor. Başkalarının bizim vücudumuzda işlediği indirgenmiş cinayetleri de buna ekleyebiliriz elbette.

Bireyler tek tek indirgenmiş cinayet işlerken yönetici konumundakiler bu eylemi toplu olarak yapabiliyor. Örneğin nükleer santral yapılması için bir yasa çıkartıveriyorlar. O bölgede yaşayanların hücreleri, derken dokuları yamulup yumuluyor, sonra da ölüyor.

İnsanların doğadan kopup kibrit kutusu gibi üst üste dizilmiş apartmanlara tıkılmalarıyla birlikte psikolojik bozuklukların yanı sıra fizyolojik bozukluklar da aldı başını yürüdü. Özellikle son yıllarda insan vücudu dört bir yandan gelen radyasyonun kuşatması altında. Kredi kartından otobüslerde kullanılan akıllı biletlere kadar her şey insanın bir manyetik alan çemberinde yaşamasına neden oluyor.

Bunların hangi hücrelerimizi ne şekle soktuğunu yakın bir gelecekte göreceğiz. Nasıl olsa insanın gen haritası bile çıkarıldı. Doları bastıran yamulan hücrelerini cımbızla ayıklatır artık. 
Evet, bir yeri dekore etmenin çeşit çeşit yolu vardır. Dünyayı dekore etmek de çok zor değil aslında. Önemli olan uygun malzemeyi bulabilmek. Neyse, gerçekten canınız cehenneme!

Pazartesi, Temmuz 21

DİDİŞME!! DEĞİŞ!!


Türümüzün en çelişkili, git gelli ilişkilerinden biri evlilik.
Ortada kimse yokken, yaşımız bile tutmazken, evliliğin turşusunu kurar, hayalimizdeki eşimizi her türlü vesileyle yaşatırız. Bir de onu bulduğumuzu mu sandık? Akan sular durur. Evlenebilmek için deveye hendek atlattırır, atlatamazsak intihar bile eder, katil bile oluruz.
Evlendikten sonta?
Polonyalıların kurtuluşlarini kutladıkları 11 Kasım'da Varşova şehir meydanında birikmiş kalabalığın içindeyim. Bürokratlar, politikacılar, askerler birbiri ardına nutuk atıyor. Oltasına balık bekleyen biri gibi gözlem peşindeyken birdenbire yakaladım ilk ikizlerimi. Ne kadar da çok 'ikizlesen çift' varmış. Birinin elinde poşet varsa öbürü de öyle. Paltolu kocalar paltolu karılarıyla, parkalı kocalar parkalı karılarıyla. Biri şapkasız sa öbürü de öyle. Koyu renkli koyu renkliyle, açik renkli açık. Birinin sırtında sırt çantası varsa yanındakininde de.
Karı kocanın zaman icinde ses tonlarindan kiyafetlerine kadar ne kadar birbirlerine benzedikleri dehşet verici değil mi?
Evlenmeden önce, evliliklerin 50. yıl kutlamalarında yapılan konuşmaları dinlemenizi tavsiye ederim. Kutlanan coşku değil sabırdır. Kutlanan 50 yıl birbirlerini idare etmiş olmak, 50 yıl sonra nihayet birbirlerini anlamış olmaktır.
İki kişi arasındaki evlilik türünün ne kadar sorunlu olduğunu hepimiz biliriz. Türümüzün işlediği cinayetlerin çoğu karı koca arasında.
Arkadaşlarımızla ne kadar iyi geçiniriz yoksa.
Kendimden de biliyorum.
Bence iki yüzlüyüz.
Kendimizi iyi huylu, sabırlı, seven, sevilen kişiler olarak biliriz. Kanıtı arkadaşlarımızla ilişkilerimiz. Bin yıllık dostlarımız.
Ya eşimiz?
Odur her tartışmayı, tatsızlığı başlatan. Eşimizdir dinlemesini bilmeyen. İnatçı olan. Sözümüzü kesen. Bizim ne kadar fedakar, anlayışlı birisi olduğumuzu takdir etmeyen.
Arkadaşlarımızla her buluştuğumuzda bin yıl görüşmemiş gibi kucaklaşır, öpüşür, en güler yüzümüz, sevecen bakışlarımızla beslerimiz dostluğumuzu. Tartışmalarımızda birbirimizi dinleriz. Uyumluyuzdur.
İki yüzlüyüz çünkü arkadaşlarımızı kullanırız bizi iyi bilsinler diye.
İki yüzlüyüz çünkü arkadaşımızın tarafını tutarız eşiyle olan geçimsizliğinde.
İki yüzlüyüz çünkü arkadaşlarımızı bile aldatırız onların eşleriyle.
Azıcık daha kendimiz gibi olsak. Birisiyle geçinmeyi, öbürüyle geçinmemeyi otomatiğe bağlamasak. Arkadaşlarımızla bu denli uyumlu olmasak. Bakarsınız eşimizle çok daha iyi anlaşırız.
Çok sevdiğim bir çift var. Bir gün biri eşinden sözederken, "Bunca yıl beraberiz, hep beni şaşırtıyor" demişti.
İlşkilerimizi besleyen aynı olmak değil, Nazım Hikmet'in sözleriyle, "Çocuk gibi bakarcasına şaşarak yaşamak".

Gündüz Vassaf

Pazar, Temmuz 20

EĞER


Eğer göz bebeklerin yaralanırsa,
bir daha aynı gözle bakamazsın dünyaya.
Baktığın her şeyin kötü yanını görmeye başlarsın.
Saklı kalmış pislikler bile kaçmaz gözünden.

Elif Şafak
Mahrem

Cuma, Temmuz 18

SİGARA İÇEMEZSİN!!!

2003 senesiydi
2003 senesiydi
Viski içti adamın biri
Sonra bir martini,
ya da üç,
belki de dört hatta
Bindi arabasına
Bastı gaza,satte seksendi ibre
Nalları dikti o gece
Üç kişiyi ezip geçti önce
Temizlediler kaza mahallini
Ama yasaklamadılar otomobilleri
Yasaklamadılar ne viskiyi ne cini

Yap aklına eseni
Ya da yap sana söyleneni
Burası hür insanlar ülkesi,
ama abartmayalım fazla
Yapabilirsin ne eserse aklına
Çarpabilirsin otomobilini, icabında
Ama 2003 te bir sigara içemezsin bir barda

2003 senesiydi
Hamburger yedi adamın biri
Sonra bir-iki tane daha yedi, her günkü gibi
Nihayetinde devrilip gitti
Kaldıramadı kimse o ağır bedeni
Milyonlarcası var onun gibi
Milyonlarcası ödüyor o bedeli
Uyarılar tekrarlandı
Ama yemek yasaklanmadı
Ne patates yasaklandı ne de iç yağı

Yap aklına eseni
Ya da yap sana söyleneni
Burası hür insanlar ülkesi,ama abartmayalım fazla
Yapabilirsin aklına eseni
Beselenebilirsin donmuş yağla
Ama 2003 te sigara içemezsin bir barda

2003 SENESİYDİ
Orduya katıldı adamın biri
Sonra savaşsın diye Irak a gönderildi
Çapraz ateşe yakalandı ne yazıkki
Sağ kolunu kaybetti
Ama yasaklamadılar kurşunları
Ve füzeli saldırıları

Evinin yolunu tuttu şimdi
Ona kim söylemek ister ki
Birayla birlikte sigara içmek yasak edildi

Yap aklına eseni
Ya da yap sana söyleneni
Burası hür insanlar ülkesi,
ama abartmayalım fazla
Yapabilirsin ne eserse aklına
Gidebilirsin savaşmaya hatta
Ama 2003 te sigara içemezsin bir barda

in 2003
söz müzik;joe jackson