bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: COCUK'LAR
COCUK'LAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
COCUK'LAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Haziran 11

Sen Ne Yaptın????


Çarşamba, Aralık 3

Öfke nöbetlerini, öfke pratiği ile aşın!!!


Prof. Dr. Alan Kazdin“The Kazdin Method for Parenting a Defiant Child”
(Meydan okuyan çocukla başa çıkma tekniği: Kazdin Metodu)

Olumlu davranışı destekleyin
Anne babalar genelde çocuklarının yapmalarını istemedikleri şeylere kafa yoruyor. Bunun yerine yapmalarını istedikleri şeyleri öne çıkartıp, çocukları buna teşvik etmek gerek. Mesela “Söyler söylemez, yatağına gittin. Bu çok güzel bir davranış.” Ya da “Bak, çocuk arkadaşının düşen oyuncağını kaldırmasına yardım etti. Ne güzel değil mi?” Olumsuz davranışı yok etmenin en iyi yolu, olumlu davranışı yeri geldikçe desteklemektir.

Öfke pratiği yapın
Çocuğunuzun korkunç öfke nöbetlerinden kurtulmak istiyorsanız, hafif öfke pratiği yapın. Ortada hiçbir gerginlik yokken ona şöyle deyin: “Şimdi bir oyun oynayacağız. Ben sana “Dışarı çıkmak yok” diyeceğim. Sen de sakince “Hayır, anne. Dışarı çıkmak istiyorum” diyeceksin. Ağlamak, bağırmak, bana vurmaya kalkmak yok.” Ona bunu 5 gün boyunca haftada 1 gün yapacağınızı söyleyin. Çocuk bu durumla gerçekten karşılaştığı zaman çılgına dönmek yerine, daha hafif bir reaksiyon gösterecektir. Kazdin Metodu denen yöntem de bu. Çocuğunuzla yaşadığınız en temel sorun neyse, sakinken onun pratiğini yapın.

Küçüklere karşı açık ve net olun
Yöntem 1.5 yaşından başlayarak 15-16 yaşındaki çocuklara kadar işe yarıyor. 1.5-2 yaşındakiler bu oyundan anlamayacağı için onun boyuna inin ve gözünün içine bakarak şöyle deyin: “Az önce sinirlendin. Ama etrafa bir şey fırlatmadın veya bir yere vurmadın. Aferin, tam büyük bir çocuk gibi davrandın.”

Öfke nöbetleri öğrenme anları değildir
En sık yapılan disiplin hatası mola süresini artırarak, bunu cezaya dönüştürmek. “Aynı şeyi bir daha mı yaptın, o zaman 5 dakika yerine 15 dakika odada kalacaksın” denmemeli. Böyle böyle, mola verme süresi 3-4 saate varıyor. Ve çocuk aynı şeyi, üstelik daha da kötü bir şekilde tekrar yapıyor. Olumlu davranışı desteklerseniz, ceza yöntemi nadiren işe yarar, yoksa yaramaz.

Mola süresi 1-2 dakika olmalıdır.
Ve 10 dakikayı geçmemelidir. Amaç ceza vermek değil, çocuğu olumsuz davranışı sergileten unsurlardan uzaklaştırmaktır. Bu zaman çocuğa “Git ve yaptıklarını düşün” demek için uygun değildir. Çocuk sakinleşerek ve kavga etmeden yanınıza geri dönüyorsa, bu davranışı mutlaka yüceltin.

Ya sana yapılsaydı, demeyin
Anne ve babaların en sık düştüğü tuzaklardan biri de çocuğa davranışının ne kadar kötü olduğu söylenirse, o kadar kolay vazgeçeceğini düşünmek. “Kardeşinin bebeğini kırmamalısın. Ya o senin en sevdiğin arabanı kırsa...” tarzında bir yaklaşım çocuğun davranışını değiştirmeyecektir. Önemli olan olumlu davranışı desteklemek ve bu tür örnekler vermektir. Biz büyükler bile transyağların ne kadar zararlı olduğunu biliyoruz ama patates cipsi yemekten vazgeçmiyoruz.

‘Lütfen’ deyin
Otoriter bir ses tonuyla “Yatağa git” demek yerine, sakin bir tonla “Yatağa gider misin, lütfen?” diye sorarak daha kolay sonuca ulaşırsınız. Bu tüm insanlar için geçerlidir. Çocuklar da kendileriyle emir kipinde konuşulmasından hoşlanmaz.

Seçenek sunun
Mesela sokağa çıkarken mont giymemekte ısrar eden çocuğunuza “Montunu giy” demek yerine pozitif bir ifadeyle “Yeşil montu mu, turuncuyu mu tercih edersin? Bence turuncu sana çok yakışıyor.” derseniz, büyük ihtimalle birini tercih edecektir. Tüm insanlar seçenek sunulduğunda, birini tercih etme yoluna gider.

Olumsuz davranışın tekrarı normaldir
Hareketlerinde düzelme gözüken çocuğunuzun arada sırada olumsuz davranışı tekrarlaması çok normaldir. Tıpkı tuvalet eğitimini tamamlayan çocuğun, ara sıra altına kaçırması gibi... İnsan davranışlarında tam öğrenme gerçekleşene kadar olumlu ve olumsuz değişiklikler olur. Öğrendikten sonra ise yavaş yavaş olumsuzlar kaybolur. Hayal kırıklığına uğramayın.

Vatan Gazetesi / Ayye Aydın

Cumartesi, Kasım 29

Çocuklarımıza Neler Yapıyoruz?...

Küçük çocuklara yapılan cinsel girişimler ‘pedofili’ olarak adlandırılar.
Pedofili ruh hastalığı kitaplarında ‘cinsel sapkınlıklar-parafililer’ bölümünde yer alır.
Nedenleri üzerinde durulur, neler yapılacağı tartışılır, önemli bir konudur.
Hüseyin Üzmez olayının yankıları doğal olarak sürüp gidiyor.
İslami kesimin bu olayı ‘bizdendir, harcatmayız’ mantığıyla savunmaları da ibret vericidir.
Üstelik, küçük yaştaki kız çocuklarının eş olarak alınabileceğine ilişkin savunmalar dinin nasıl kullanılabildiğine de örnek oluşturuyor.
‘Bizdendir, harcatmayız’ mantığıyla savunulan sapkın cinsel tutumlara eklenen yolsuzluklar da ülke yönetiminin içine düştüğü durumun aynalarıdır.

Ama nelerin ortaya çıktığına da bakalım.
Küçük yaştaki kız çocuklarına cinsel saldırıların ardı arkası kesilmiyor.
Evden kaçan 13-14 yaşlarındaki iki kızın tanıştığı birisi kızları başkalarına da peşkeş çekiyor.
Bir ilköğretim okulunun kız öğrencilerine biraz daha büyük erkek öğrenciler tecavüz ediyorlar.
Haberin biri bitmeden öbürleri ortaya çıkıyor.
Daha kim bilir basına yansımayan, hatta kimselerin haberi olmadan ülkenin nerelerinde neler yaşanıyor?
Bu arada cep telefonlarının ne işlere yaradığı da ortaya çıkıyor.
Birisinin kandırdığı kız çocuğuna yaptığı tecavüz olayı cep telefonuyla
görüntüleniyor.
Bu görüntülerle küçük kız tehdit edilerek başkalarıyla ilişkiye zorlanıyor.
Arkadan bir sürü kepazelik sürüp gidiyor.
Zincir bir yerde kopup da iş ortaya çıkarsa ne âlâ.
Yoksa bu işler sürüp gidiyor.
‘Freud’a Ne yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu?’ diye bir kitap var.
Çocukların tutumlarının değişmesini konu olarak alıyordu.
Asıl bizim toplumumuza uyuyor bu söz: ‘Freud’da ne yaptık da küçük kızlara saldırır olduk?’.
Nedir bu durum?
Ne oluyoruz? Nereye gidiyoruz?
‘Küçük kızlar da evden kaçmasaydı, oh olsun, başkalarına ders olsun’ mu
denilmeli?
Küçük bir kızın yanlışını görüp elinden tutup evine götürecek vicdan sahibi insan kalmadı mı?
Yetmişini aşmış azmışlara küçük kızları ‘münasip görmek’ yerine, ‘efendi efendi, geç yerine de edebinle otur’ diyecek bir Müslüman kalmadı mı?
Bu memleketin çocuk doktorları ayağa kalkmıyor mu?
Bu memleketin eğitimcileri asıl bu konuda neden konuşmuyor?
Ülkemin çocuk ve ergen psikiyatrlarını göreve çağırıyorum.
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Derneği (ben de onur üyeleriyim) görüşlerini her yolla açıklamalı.
Bu memleketin yöneticileri nerede?
Susmak, oralı olmamak, aldırmamak suçun ortağı olmaktır.
Bu suça ortak olmayalım.
Bu gidişe sessiz kalmayalım.
Belçika’da yaşanan bir küçük kız tecavüzü olayında 300 bin kişi beyaz bayraklarla sokaklara döküldü.
Beyaz bayraklar masumiyet çağrısıydı.
Namus namus diye tepinmekle namus korunmaz.
Namus böyle olaylarda ortaya çıkar.
Dürüstlük böyle durumlarda gereklidir.
Din iman işte bu olaylarla ölçülür.
İnsanlarımız bu olaylara ‘hayır’ demelidir ve bunu kanıtlamalıdır.
Ülkemiz bu utançtan kurtarılmalıdır.
Hepimize düşen görev budur.

Erdal ATABEK
CUMHURİYET/24.11.2008

Cumartesi, Kasım 22

İnanma O'na İnanma…


Anne-babasının boşanması, her çocukta duygusal ve davranışsal sorunlara neden olur. Sorunlar, gizli ya da aşikâr olmak üzere mutlaka ortaya çıkar ve hiç değilse üç beş yıl kadar devam eder. Ancak, anne babası boşanmış çocukların üçte birinde boşanmanın olumsuz etkileri, hayat boyu sürebilir. Boşanmanın hayat boyu sürebilen etkileri genellikle; topluma uyum sağlayamamak, depresyon, öz-güven kaybıdır. Boşanmadan uzun süreli etkilenenler genellikle ebeveynleri gibi uzun süreli evlilik sürdüremezler.

- Bir daha babamın elini tutmayacaksın tamam mı tutmayacaksın. O senin elini tutarken, sana iyi davrandığını “ben görüyor muyum?” diye dikiz aynasından bana bakıyor. İnanma ona inanma…
Anne babasının yıllar süren kavga-dövüşünde bıkmıştı. Artık bu yapmacık sevgi sahnelerine inanmıyordu. Nasıl olsa biraz sonra yine bir kavga çıkacaktı. Nihayet boşandılar da bir nefes aldı.Öte yandan her çocuk boşanmadan eşit olarak etkilenmez. Burada çocuğun karakteri, cinsiyeti ve özellikle boşanma sırasındaki yaşı önemlidir. Örneğin erkek çocuklar, kızlardan daha fazla etkilenirler. Erkek çocuklarda ciddi boyutlarda hırçınlık görülebilir.Yaş faktörüne gelince; 3–6 yaş çocukları ne olup bittiğinin farkına varamazlar. Az çok anlayanlar ise, genellikle boşanmanın kendi hataları yüzünden olduğuna inanır. 7–12 yaş çocuklarının okul başarısı olumsuz yönde etkilenir.
- Oğlumun okul durumunu öğrenmeye gittiğimde zayıf olmayan tek bir dersi bile yoktu. Resim öğretmeninin yanına gittim. “Resim yapamayan bu herifi okuldan atın. Bunun vatana millete yararı olmaz” dedim. Hızımı alamadım aynı cümleyi müzik öğretmenine de tekrarladım. O da yetmedi çılgın gibi beden öğretmenine de aynı şeyleri söyledim. Giderek ses tonum yükselmiş ya da başka bir şekilde dikkat çekmişti. Nasıl olduğunu anlayamadan kendimi müdürün odasında buldum.Meğer oğlumun dersleri son altı aydır bozuktu. Bozulan sadece dersleri değildi. Aynı zamanda davranışları da berbattı. Öğretmenler bir yana, arkadaşları ve hatta arkadaşlarının velileri bile ondan şikâyetçiydiler.
İyi ki dersleri bozulmuştu. Yoksa boşanma işlemleri falan derken, benim de son zamanlarda, burnumun ucunu görecek halim kalmamıştı doğrusu.


Boşanmaya engel olamadı iseniz, 
Çocukların boşanmadan etkilenmesine engel olun…
Daha büyük çocuklar, boşanmaya engel olabileceklerini düşünürler. Bir taraftan boşanmaya engel olmaya çabalarken öte yandan derin bir üzüntü içinde ebeveynlerine kızgın, öfkeli ve eleştirel davranırlar. Bir kısmı her iki ebeveynden de uzaklaşır.Bazı çocuklar anne babalarının yeniden birleşeceği ümidimi hiç yitirmezler. Bu nedenle, her ikisi için de ikinci bir eşe asla tahammül edemezler.Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkisini azaltmak için ebeveyn; aralarındaki anlaşmazlığı çocuklara yansıtmaktan vazgeçmelidir. Boşanmadan sorumlu kişinin diğer ebeveyn olduğuna çocuğu inandırmak çabası ile ebeveynlerin birbirilerini çocuğa şikâyet etmeleri son derce sakıncalıdır. Boşanmanın önüne geçmek amacı ile çocukların kullanılması da doğru değildir. Üstelik işe de yaramaz. Yarıyormuş gibi görünse de bu uzun ömürlü olmaz.Boşanma, ebeveyn için de zorlayıcı bir durumdur. Arada ki çocuk bu işi daha da zorlaştırır. Ebeveyn işleri zorlaştıran maddi manevi yük olan çocuğuna tahammülsüzlük gösterebilir. Bu durum geçicidir. Ancak bunu süreğen gibi hisseden ve çocuğu dışlayan onu yok varsayan taraf çocuğu kaybeder. Geçici olan bu sıkıntılı günlere, çocuğa fark ettirmeden göğüs geren, her türlü zorlayıcı davranışa rağmen çocuğu kabul edip ona tutarlı davranan ebeveyn ise çocuğu kazanan taraf olur. Aileye yeni bir anne ya da babanın katılması da çocuk açısından kabulü zor bir durumdur. Burada yeni ebeveynin tutumu çok önemlidir. Aileye yeni katılan ebeveyn, varsa eski evliliğinden olan çocuklarına, ya da bu yeni yuvanın ürünü olan çocuklarına ilgisini biraz daha aşırı vermekten kendini alıkoyamayacaktır. Bu ilgi verilen çocuğa da fayda etmez. Sadece kıskançlık yaratarak üvey kardeşler arasında sıcak duyguların oluşmasına engel olur. Bu gibi durumlar boşanmanın olumsuz etkilerini arttırır.
IA, 14 yaş Kız:
— Bir çocuk daha doğurursan çok kızarım. Babamın yeni karısının çocukları, babamın yeni karısı ile evlendikten sonra olan çocuk, bir de senin yeni kocanın çocuğu bana yetiyor. Ben bunları bile arkadaşlarıma tanıştırırken zorlanıyorum. Bir de senle yeni kocanın çocuğu çıkmasın.

Doç.Dr.Sabiha Paktuna Keskin
Pediatrist, Pediatrik Nörolog
Uluslararası Tıp
Çocuk Beyin Hastalıkları


Perşembe, Mart 27

Anneler ve "Projeler"i


  • Bazı kızlar bazı annelerin hayatı yenme girişimidir. Anneler nereden yara aldılarsa kızlarının zırhının tam o noktasına çifte su vermek isterler.
    "Madonna küçük kızı için, şarkıcılık hayatı boyunca giydiği sahne kostümlerinin aynılarından diktirdi."
    Bu haberin yayımlandığı gündü, gazetelerde Hülya Avşar ile ilgili bir haber daha vardı. Akşamları Yasin okuduğunu anlatan Avşar şöyle diyordu:
    "Zehra beni taklit ediyor. Başına bir örtü alıp bir kitabı okuyor gibi yapıyor."
    Herhalde kendinden çok emin olan insanlar, kendilerini bütünüyle onaylayanlar, çocuk yapmak konusunda daha cesaretli olabilirler.

"Mütereddit ruhlar" herhalde daha zor cesaret edeceklerdir kendilerinden bir tane daha yaratmaya (!). Hatta onlara çocuk yapmak "cüret" edilecek dev bir kalkışma gibi gelecektir. Onların hayatta giydikleri "sahne kostümleri" hep bir yerlerinden sarktığı, üstlerine hiç tam oturmadığı için, kızlarına aynılarını diktirmeye o kadar da hevesli olmayacaklardır. Kızlarını "projeleri" olarak üretmek, büyütmek büyük bir küstahlık gibi gelecektir onlara. Bir insanı bir proje olarak üretmeye cüret etmek şöyle dursun, kendilerindeki arızaları kızlarına aktarmak korkusuyla irkileceklerdir.
Bu irkilme yüzünden anneler, hayatta kendileri nerelerinden kırıldılarsa, kızları için tasarladıkları çelik zırhların tam o noktasına çifte su vermek isteyeceklerdir.

Kızlar, annelerin, hayatı "bari bu kez" yenme hamlesidir çünkü. Hiçbir zırh "hayat geçirmez" değildir halbuki. Bu yüzden işte bu "proje" hep hedefi ıskalayacaktır.
Kızlar, tam da annelerinin en beğenmedikleri yumuşak karınlarına sahip olduklarını vakti gelince görecekler; her kız vakti gelince annesinin bir benzeri olduğunun farkına varacaktır.
Zırhın yumuşak karnı anneden kıza geçecek veya zırhın başka bir yerinde unutulmuş bir zaaf kalacaktır. Bu gedik yüzünden yabancılar tarafından hırpalansa bile kız çocuğu, anneyle, ayaklar alta alınıp divan üzerinde yapılan konuşmalar o delikler, o gedikler sayesinde daha "insanca" bir tat içerecektir.

Bir göz kararma anıdır herhalde bebek yapmak; yani yoksa nasıl?
Düşünmeye başlayınca çok korkunçlaşan bir şey değil mi aslında?
Ya seni sevmezse?
Ya her şeyi berbat edersen?
Ya sendeki bu kırık dökük arazlar, bu berbat ruh halleri, hoşlanmadığın bütün o şeyler ona da genetik olarak geçiverirse?
Ya da bütün bu arazlar geçmez de seni anlamayacak, senin de anlayamayacağın bir kız çocuğuyla burun buruna gelirsen?
Ya para biterse?
Ya uykusunda yüzünü yastığa gömer ve sen de bunu fark etmezsen?
Konuşamadığı dönemde onu hiç anlayamaz ve kendini derin bir çaresizlik içinde hissedersen?
Ya da acaba bebek doğunca beynin bütün bu acayip işleyişi hormonlar yüzünden değişiyor da insan genişliyor mu acaba?
Bütün bu çocuklar nasıl yapılırdı yoksa?
Dağda bayırda doğanlar, hastane köşelerinde kendi kendine çıkanlar... Var muhakkak orada bir abra kadabra.

Kendi "kostümlerinin" aynısını kızına diktirmekten çekinen anneler, herhalde hayat kostümlerinden tastamam emin olmayanlar, kendini kör bir biçimde onaylayıp durmayanlardır. Yaşama ve daha iyi bir insan olma telaşı içinde hep bir yerleri yırtılan, eteğinin sarktığını hep sonradan fark eden, payetleri kırık kostümler, kostümlüler...
Onların kızları, elbette zırhlarında deliklerle, sıyrılmaya açık etleriyle dolaşacaklardır yaşamak adlı meydanda.
Bu yüzden işte dinlemeye değer cümleleri onlar kuracaklardır.
Çelikler içinde dolaşanların hiçbir zaman söyleyecek iyi bir cümlesi olmayacaktır.
"Başarılı projeler", başarısız kalpler yaratacaktır...


Ece Temelkuran

Cumartesi, Mart 15

Şu 3 Çocuk Mevzuu

Çocuğun nasıl yapılacağını biliyorsunuz. Bunun için ayrıca okullarda okutmaya, kitaplar üstünde kafa patlatmaya, doktora tezleri hazırlamaya gerek yok.
Babanızla ananız sizi nasıl yapmışsa, onların babalarıyla anaları onları nasıl yapmışsa, siz de aynen öyle yapacaksınız.

40 bin yıl önce çocuk nasıl yapılıyorsa, bugün de aynı usulle yapılmaktadır. Arada hiçbir değişme olmamıştır. Amerika ile Asya'da, Afrika ile Avrupa'da, Avustralya ile kutuplarda çocuklar aynı ortak teknikle imal edilmektedirler.

Toplumların geri kalmışlığı, yahut gelişmişliği, bu konuda hiçbir ayrıcalık göstermemekte; sadece korunma metodlarıyla kürtaj, babalık ve çocuğun bakım sorunu, uygarlıklara göre bazı özellikler içermektedir.

Biz şimdi burada çocuğun yapımından çok, eğitimi üstünde durmak istiyoruz.
Çocuğu yaptınız. Çocuk oldu ve doğdu.
Çocuğu nasıl eğiteceksiniz?

  • Önce çocuğa büyükleri saymayı öğretmek şarttır. Sonra manevi değerler gelir. Çocuk daha doğduğu gün, kendinden büyük olanları saymaya başlamalıdır. Onların yanında ağlamamalı, gaz çıkarmamalı, meme emmemeli, uyumamalı, ayakta, el pençe divan, boynu bükük beklemelidir.
  • Manevi değerler de, iyi öğretilmelidir çocuğa. Örneğin Sırpsındığı, Mohaç, Mercidabık, Çaldıran, Viyana, Şıpka, Sakarya ve de Kıbrıs manevi değerler içindedir.
  • Dedenin kırık gözlüğü, büyükannenin eski terliği, halanın seccadesi, teyzenin tespihi, amcanın sigara ağızlığı, eniştenin lazımlığı, sedir kilimi, kavun dilimi, yengenin tokası, babanın hokkası, ağabeyin kalemi, duvardaki yelkenli gemi birer manevi değerdir.
    Çocuk, bunlara el sürmemeli, kazara eli değerse, hemen öpüp başına koymalıdır.
    Anası, bunları unutan çocuğun gözlerini tırnak makasıyla oymalıdır.
  • Çocuk, kundağı açılınca amcanın yanında gaz çıkardı...
    Saygısızlığın bundan beteri düşünülemez. Hemen bütün aile bireyleri teker teker, kızdırılmış maşayla, yüzüne gözüne on-on beş kez iyice patlatarak, çocuğu eğitmelidir.
  • Çocuk ölürse, katiyen esef edilmemeli, o gece yenisi yapılmalıdır.
  • Yeni doğan çocuk, halanın seccadesine işedi. Maşa bir güzel kızdırılır, aile bireyleri teker teker, on-on beş kez kafasına gözüne indirir yeni doğan çocuğun. Çocuk anlar bunu. Bir daha seccadeye işemez. Yahut saygısızlığı daha da öteye götürür, bağırır.
    Bağırdıkça vurursun, bağırdıkça vurursun... Ta ki terbiyeyi öğrensin.
  • Öğrenmedi de öldü. Eseflenme yok. O gece hemen bir yenisini yapıverirsin...
    Sırpsındığı, Mohaç, Mercidabık, Çaldıran, Viyana için de böyle...
  • Manevi değerler doğar doğmaz çocuğa belletilmeli.
  • Aynı zamanda günde en az 17 saat davul ve zurna dinletilmeli.
    Davul, zurna dinleye dinleye; Kosova'yı, Prut'u öğrene; büyükleri görünce el pençe divan durup boyun büke, ölmeden yetişirse; ilerici olmak için, 14'ünde Marks'ın "Das Kapital"ini, Engels'in "Doğanın Diyalektiği"ni okumak isteyecektir.
  • Ez, toz et keratayı.
    "Tarihi Cevdet" ile "Tarihi Taberi" nesine yetmez?
  • Erkek için mezar nasıl kazılır, kadın için nasıl kazılır? Hepsini öğrenmeli.
  • İkinde namazı asrı evvelde mi kılınacak, asrı sanide mi;
    keçiden adak olur mu;
  • erkek çocuğunu hamama götüren baba, peştemalı göbeğinin altından mı bağlamalı, üstünden mi...
  • Bunları da teker teker iyice hıfzetmeli,,,ayrıca Labriola, JaurÈs, Lenin ve Althusser'e katiyen ihtiyaç yoktur. Hoca Dehhani ile Gazali yeter de artar ona.
  • Bunları kıvıramazsa, kafasına kafasına vurursun; sonra yemek vermezsin; sonra evden kovarsın!
  • Bütün bunlara rağmen devam etti yaşamaya...
    Nasıl olsa polis copla öldürür onu; polis öldürmezse, komando iki kurşunda temizler;
    o da olmazsa, yeri gelince asılır...
  • Böyle olur eğitim.
    Önce saygı.
    Sonra manevi değerler...
    Bunları beceremedi, öldü.

Hemen o gece bir yenisini yaparsın.
Çocuk eğitimi kolay değildir.
Ayrı bir özen ister.
Sille, tokat, cop, kurşun, sık sık öldürmek ister.
Öldükçe de, o gece yenisini, o gece yenisini...
Alt tarafı yeni bitme veletlerle değil;
her sorunun hemen üstesinden gelen,
erkekliğimizle kurtaracağız bu vatan gemisini...

Çetin Altan
Zurna'da Peşrev Olmaz 'dan
Güncel değil,,,arşiv'den
_____________________________________________




http://www.penguen.com/kapak.asp?gun=20080311

Pazartesi, Mart 10

Küçük Prens

Tilki ortaya çıktı.
- "Günaydın," dedi Küçük Prens'e.
- "Günaydın," dedi Küçük Prens nazikçe ama kimseyi görememişti.
- "Buradayım," dedi tilki. "Elma ağacının altında."
- "Kimsiniz" dedi Küçük Prens. Sonra da, "çok güzel görünüyorsunuz" diye ekledi.
- "Tilkiyim ben," dedi tilki.
- "Benimle oynar mısın?" dedi Küçük Prens. "Çok mutsuzum."
- "Hayır," dedi tilki. "Oynayamam; evcil değilim ben."
- "Öyle mi? Bağışla beni," dedi Küçük Prens.
Ama bir süre düşündükten sonra, "Evcil ne demek?" diye sordu.
- "Sen buralı değilsin," dedi tilki. "Ne arıyorsun buralarda?"
- "İnsanları arıyorum," dedi Küçük Prens. "Evcil ne demek?"
- "İnsanları mı arıyorsun? Silahları var ve avlıyorlar. Çok can sıkıcı. Ayrıca tavuk yetiştiriyorlar. Tek konuları bunlar. Tavuk mu arıyorsun?"
- "Hayır," dedi Küçük Prens. "Arkadaş arıyorum. Evcil ne demek?"
- "Genellikle ihmal edilen bir iş," dedi tilki. "Bağlar kurmak anlamına geliyor."
- "Bağlar kurmak mı?"
Tilki :
- "Yani," dedi. "Örneğin sen benim icin hala yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin. Senin için de aynı şey. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz, benzersiz olurum..." Küçük Prens,
- "Anlıyorum galiba," dedi. "Bir çiçek var...Galiba o beni evcillestirdi..."
- "Olabilir," dedi tilki. "Dünyada böyle şeyler hep olur."
- "Ama hayır, O Dünya'da değil," dedi küçük prens.
Tilki şaşırmıştı. Merakla,
- "Başka bir gezegende mi?" diye sordu.
- "Evet."
- "Orada avcılar var mı?"
- "Yok."
- "Aman ne hoş! Peki tavuklar?"
- "Hayır, tavuklar da yok."
- "Hiçbir şey mükemmel olamıyor," diyerek içini çekti tilki.
Birden aklına bir fikir geldi.
- "Benim yaşamım çok tekdüze," diye anlatmaya başladı.
"Ben tavukları avlıyorum; insanlar da beni. Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da... Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duydugum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim.Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni çağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak, şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim için. Bu da çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğini bir düşün! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgarın sesini de seveceğim..."
Tilki uzun süre küçük prense baktı. Sonra da,
- "Lütfen.. Evcilleştir beni!" dedi.
- "Çok isterim," dedi küçük prens. "Ama burada çok kalmayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var."
- "İnsan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkanlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan dükkan olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir."
- "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens.
- "Çok sabırlı olmalısın," dedi tilki. "önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin.
Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır.
Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..."


Ertesi gün küçük prens yine geldi.
- "Aynı saatte gelmen daha iyi olur," dedi tilki. "örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin icin çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı..."
- "Alışkanlıkları mı?"
- "Evet. Bunlar çoğunlukla ihmal edilir," dedi tilki."Alışkanlıklar bir günü öteki günlerden, bir saati öteki saatlerden farklı kılan şeylerdir. Örneğin benim avcımın bir alışkanlığı vardır. Her perşembe köyün kızlarıyla dansa giderler. Bu nedenle perşembe günleri benim için güzel günlerdir. Üzüm bağlarına kadar sokulabilirim o günler. Ama avcılar herhangi bir günün herhangi bir saatinde gidiyor olsalardı hiç tatilim olmazdı."
Böylece Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi.
Ayrılma zamanı geldiğinde tilki, "Ağlayacağım" dedi.
- "Benim bunda bir suçum yok," dedi küçük prens. "Seni üzmek istememiştim ama evcilleştirilmeyi sen istedin..."
- "Evet orası öyle," dedi tilki
- "Ama ağlayacağını söylüyorsun."
- "Evet, öyle," dedi tilki.
- "O halde evcilleştirilmek senin için pek iyi olmadı!"
- "Çok iyi oldu!" dedi tilki.
"Buğdayların rengini düşün."
Sonra da,
"Gidip güllere bak şimdi," diye ekledi.
"Kendi gülünün eşi benzeri olmadığını göreceksin.Sonra da gel vedalaşalım. Sana armağan olarak bir sır vereceğim."
Küçük Prens gidip güllere baktı.
- "Siz benim gülüme hiç benzemiyorsunuz," dedi. "Hatta hiçbir şeysiniz şu anda. Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi.Ilk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim icin eşi benzeri yok."
Güller çok utanmışlardı.
- "Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için," diye sürdürdü sözlerini küçük prens.
"İnsan sizin için ölemez. Doğru, gelip geçici biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir farkı yok. Ama o benim icin yüzlercenizden daha önemli; çünkü suladığım, cam bir fanusun altına koyduğum, önüne siperlik yerleştirdiğim çiçek o. Çünkü tırtılları ben onun için öldürdüm.
(Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek oldular.) Çünkü, yakındığı ya da övündüğü, ya da hiçbir şey söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim. Çünkü o BENİM çiçeğim." Tilkinin yanına döndü sonra:
- "Hoşça kal," dedi.
- "Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit birşey;İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez".
- "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi Küçük Prens; unutmamalıydı bunu.
- "Gülünü senin için önemli kılan, onun icin harcamış olduğun zamandır."
- "Onun icin harcamış olduğum..." diye yineledi Kücük Prens. Unutmamalıydı bunu.
- "İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeylerden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
- "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi Küçük Prens.
Bunu da unutmamalıydı...

Antoine De Saint Exupery

Cuma, Mart 7

Bir Baba'ya nasıl karar verilir??


Bir doğu toplumuna köşe yazan doğu toplumunun bir ferdi olarak hayli iddialı ve de münasebetsiz bir soru sorduğumun farkındayım.
Doğu toplumlarının kadınları böyle bir soru soramaz çünkü. Onlar adamlar tarafından alınırlar, çocuklar da seve seve veya sevmeye sevmeye o adamdan yapılır. Nokta. Babalar kim olsun diye karar vermez
Ve lakin bizim gibi kadınlar da var. Gençken hasbelkader evlenip habara gübere yapmadıysan, 30 küsur yaşındaysan soruyorsun.
Mesele evlilik değil.
İyi bir evlilik, hadi daha modern olalım, iyi bir ilişki, iyi bir “baba” da yaratacak diye bir şey yok.
Senin adamda bayıldığın şeylere bakalım velet bayılacak mı?
Gece gündüz çalışan meşhur bir iş adamı senin başını döndürebilir ama buna hangi çocuğun ihtiyacı vardır ki?

Şöyle gerzo bir düşünce hakim.
Zengin adamdan, şöhretli adamdan, kültürlü adamdan, yakışıklı adamdan olsun da SÜPER bir bebeğimiz olsun!
Minicik bir spermden ne büyük beklentiler ya Rabbim..
O mikrop kadar şeyin içinde kütüphaneler var sanki.
“Proje çocuk” üreticilerine kötü bir haberim var;
Böyle bir şey yok.
Ne zeki adamlardan ne şapşal çocuklar doğuyor!
Ve ne güzellerden ne çirkinler..
Karakter de keza..
“Senin de karizman var benim de karizmam var hadi karizmatik bir bebek yapalım” derken “keriz”matiğin önde gideni bir Kütükcan’ın oluverir.
Veya nefis bir Embesgül’ün.
Velev ki tutturdun, bu “proje çocuk” senden mavi göz, ondan sıkı popo aldı diye mutlu olacak mı bakalım?
Mesele iyi bir fabrika ürünü mü çıkartmak?
Para gider gelir..
Şöhret gelir gider.
Kültür dediğin beş yılda bayatlayabilen bir şey.
Kendini en entelektüel sayanların düştüğü halleri de görüyoruz interneti kullanamadığı için.
Geriye ne kalıyor?
Anne babamızdan alıp alacağımız nedir?
Ya da artık tersinden bakmam lazım??
Verip verebileceğimiz nedir?

Ben baba sevgisi görmemiş biriyim. Doğruya doğru. Bilmiyorum. Babasının prenses kızı değildim. Babasının prenses kızını geçtim babasının herhangi bir şeyi bile değildim.
Ne varsa anneden.
Hayır!
Alışılmıyor buna.
Hayat boyu bir yara.
Kapandığını sandığın anda bakıyorsun şakır şakır kanıyor.
Dikiş tutmuyor.
Sokaklarda, filmlerde babasıyla kucaklaşan, oynayan, gülüşüp, şakalaşan çocukları görünce gözlerim HÂLÂ yaşarır.
Elimde değil.
Böyle acayip, iskelesiz, dubalar üzerinde bir hayat hissi verip duran, sevimsiz bir şey..
Okuduğum iyi okullar, yaptığım iyi işler, sevdiklerim, sevenlerim ne kadar telafi etti?
Şüpheli.
Duruyor işte..

Gözümün önünde bir sahne gelip duruyor;
Babası kızını bisikletinin arkasına, çocuk koltuğuna oturtuyor, tam hareket edecekken yarım dönüp kızına bakıyor, tatlı tatlı gülümsüyor ve kızı, babasına yeniden ve yeniden ve yeniden aşık oluyor..
Kendimin de tav olduğu o gülümseme kızımı da dondurma gibi eritiyor..
Günde sekiz yüz kırk altı kere falan kafamda bu sahneyi oynatıyorum.
Bir kadın, çocuğuna, aşık olacağı, ölüp biteceği bir babadan daha güzel başka ne verebilir?
Gerisi zırvalık.

Tuğçe Baran
Gazetevatan

Çarşamba, Mart 5

Anneler ve Bebekleri

Annelerinin kucağında miniminicik bebeklerle, onların miniminicik elleri, ayakları ve henüz yeni geldikleri dünyaya hiçbir şeyi algılayamadan bakışları...
Pusetlerinde yan yatmış uyuyan bebekler, yeni yeni yürümeye başlamış bebekler...

Genç annelerle konuştuğumda; doğal olarak hepsi, çocuklarının mutlu ve başarılı bir hayat sürmesini istiyor.
Bazılarına takılıyorum:
- "Mutluluk"la "başarı" 2 soyut kavram. Ancak tanımlamaları yazılı olarak yapıldığında somutlaşmaya başlarlar. Sizce "mutluluk" nedir, "başarı" nedir?

Anneler hiç düşünmedikleri bir konuda, hiç duymadıkları bir sorunun acayipliğini; anlamsız bir ukalalık kategorisinin çöplüğüne süpürmek ister gibi:
- Mutluluk mutluluktur işte, başarı da başarı...
Demeye getiriyorlar.

"Mutluluk", zamanı sevdiğinle süresiz unutabilmektir.
Birinin eli ötekinin belinde, ötekinin eli berikinin omzunda sarmaş dolaş yürüyerek sahil boyunda giden genç kızlarla delikanlıların, umurunda mıdır Ankara'da olup bitenlerle, Kağızman'daki sel felaketinde yıkılan evler ve insanların perişanlığı?

"Başarı" ise, kendi uğraş alanında artık yalan söylemeye hiçbir ihtiyacı kalmamış bir düzeye ulaşmış olmak...
Örneğin Picasso'nun, yahut Einstein'ın ihtiyacı mı kalmıştı birilerine karşı yalan söylemeye?
* * *
Bebekler ve onları bekleyen hayat serüvenleri...
Rotalar, öncelikle annelerin; meslekleri ve kazançlarını merak etmeleriyle başlar çizilmeye.
Bir transatlantiğin mutfak şefi ne kazanır, bir bahçe ve park düzenleyicisi ne kazanır, bir veteriner ne kazanır?

Bir de çocukların kendi eğilimleri ve kendilerine, farkına varmadan aldıkları modeller vardır.
Ayrıca unutmamak gerekir ki, yaptığın işten aldığın zevk; o işten kazandığın parayı harcarken alacağın zevkten daha büyükse; geçinmek için cehennem azapları çekmeden yaşamış olursun.

Türkiye'de ise ölçüler çok daha başka...
Behice Boran, "bekleyenler ve bekletenler" diye 2'ye ayırırdı toplum yapısını...
Bebeklere bakarken içimden hep o ayrım geçer:
- Bekleyenlerden mi olacak, yoksa bekletenlerden mi?

Bekleyenlerden olursa yandı...
Resmi daire kapılarında bekleyenler, hastane salonlarında bekleyenler, mahkeme koridorlarında bekleyenler, otobüs duraklarında bekleyenler, çalışma saatinin bitmesini bekleyenler, terfi etmeyi bekleyenler, verdikleri randevuya gecikenleri bekleyenler, önemli kişilerin özel kalemlerinde bekleyenler vs...
Bekle Allah bekle dur...

Bir de bekletenler vardır...
Türkiye'de hiç incelenmemiş bir konudur bekleyenlerin kimler, bekletenlerin kimler olduğu...
Anneler, bebeklerinin mutlu ve başarılı bir yaşam sürmesini dilerlerken; acaba hiç düşünüyorlar mı bekleyenlerle, bekletenlerin kimler olduğunu?

Bir başka soru da şu:
- Aranan biri mi olacaksın, arayan biri mi?
Başarılı bir avukatla, başarılı bir doktor; sık sık aranan birileridir...
Ya aranmayanlar ve bir gün aranacak biri olmayı umut edenler?

Çetin Altan

İronik bir kutsi'yet olarak Annelik



Gerek kadının erkeğe verdiği değerlerden, gerekse çocuğun somut üstünlüklerinden ötürü, kadınların çoğu erkek çocuğu yeğler.

"Harika şeydir erkek doğurmak" derler; kadın hep bir 'kahraman' doğurmak ister, kahramanlarsa hiç kuşkusuz erkeklerden çıkar.
Kadının oğlu insanları yöneten bir şef, bir asker, bir yaratıcı olacaktır;
yeryüzüne kendi istencinin damgasını vuracak,
anası da onunla birlikte ölümsüzlüğe erecektir,
kurmadığı evleri,
gidip gezmediği ülkeleri,
okumadığı kitapları anasına "O" verecektir.
Kadın, onun aracılığıyla sahip olacaktır dünyaya; tabiî, önce oğluna sahip olabilirse.
Tutumundaki çelişki de işte burdan gelmektedir.

Freud, ana-oğul ilişkisinin iki yönlülüğe en az yer bırakan ilişki olduğu görüşündedir,
oysa kadının analıkta erkek evladına takındığı tavır, sevgi ya da evliliktekinin aynıdır;
eğer sevgisinde ya da evliliğinde erkeklere düşman olmuşsa, çocuk biçimine girmiş erkeği boyunduruğu altına almaktan büyük bir zevk duyacaktır;
saldırgan özlemler besleyen erkeklik organıyla hiç çekinmeden alay edecek; kimi zaman da, uslu durmazsa kökünden kesileceğini söyleyerek korkutacaktır çocuğu.
Hattâ çok daha alçakgönüllü, çok daha barışçıl bir kadın olsa ve O'nu iyiden iyiye kendine mal edebilmek üzere, geleceğin kahramanı diye selâmlasa bile, yine de oğlunu kendi içkin gerçekliğine indirgemeye çalışır...
Kocasına çocuk, oğluna da bebek gibi davranır. Ananın oğlunu iğdiş etmek istediğini söylemek ve buna inanmak gereğinden fazla akılsal, gereğinden fazla basit bir kanıdır;
ananın düşü çok daha çelişiktir..., kadın oğlunun hem sınırsız olmasını, hem de avucunda durmasını, dünyaya diz çöktürürken, kendi önünde diz çökmesini ister.
Yumuşak başlı, boğazına düşkün, eliaçık, utangaç olmasını, belli bir yere yerleşmesini salık verir, spordan, arkadaşlıktan alıkoyar, kendine güvenmesini engeller, çünkü yalnız kendisinin olmasını arzulamaktadır;
ama oğlu, övünebileceği bir serüven adamı, bir şampiyon, üstün yetenekli bir insan olmadığı zaman da hayal kırıklığına uğrar.
Neyse ki, çoğu erkek çocuk bu boyunduruktan çabucak kurtulur; töreler ve toplum bu konuda kendisine yardımcıdır. Beri yandan, ana da buna sessizce boyuneğer; erkeğe kafa tutamayacağını bilmektedir. Acılı ana rolünü benimseyerek ya da kendisini yenenlerden birini doğurmuş olmanın övüncüyle avunur.

Küçük bir kız'sa tam anlamıyla anasının eline bırakılmıştır;
bu da, ananın kız üstünde daha çok hakkı olduğunu sanmasına yol açmaktadır. Ana-kız ilişkileri daha bir dramsaldır.
Ana, kızını seçkin sınıfın üyesi olarak görüp saymaz: kendi imgesini arar onda. Kendi kendisiyle ilintisinin bütün iki anlamlılığını kızına yansıtır;
ve bu başka ben'in başkalığı ortaya çıkınca, ihanete uğramış hisseder kendini. Ana-çocuk çatışması kızla anası arasında son kertesini bulur.

Kimi kadınlar, kızlarında vücut bulduklarını görmeye dayanacak ya da hiç değilse, onu hayal kırıklığına uğramadan karşılayacak kadar doymuşlardır; çocuklarına kendi elde ettikleri olanakların yanında, elde edemediklerini de vermek isterler,,, böylece, mutlu bir gençlik yaşatırlar kızlarına.

Ama bir kız için en büyük tehlike, analığın eziyet düşkünlüğüne yakın biçimidir. Kimi kadınlar, kadınlıklarını mutlak bir ilenç gibi görürler,,, başka bir kurbanda kendilerini bulmak üzere, acı bir zevkle ister ya da karşılarlar kızlarını;
aynı zamanda da, onu dünyaya getirdikleri için kendilerini suçlu hissederler; kızları aracılığıyla kendilerine duydukları acıma ile pişmanlıkları, sonu gelmez kaygılar biçiminde dışa vurur; çocuğun ardından ayrılmazlar; küçük kıza yahut büyüttükleri genç kadına bu tedirgin tutkunun ateşinde hükmederler.
Kadınların çoğu, kadın olmayı hem ister, hem de bundan nefret eder; kadınlıklarını hep hınçla yaşarlar.
Kendi cinslerine duydukları tiksinti, kızlarını erkek gibi yetiştirmelerine yol açabilir,,, çünkü, pek ender olarak yeterince eli açıktırlar.
Ana, bir kadın doğurmuş olmanın sinirliliği içinde, şu iki anlamlı "Sen de kadın olacaksın" ilenciyle karşılar onu. Benzeri saydığı kızını yüce bir yaratık haline getirerek kendi aşağılığını ödünlemek ister; bunun yanında, kendi eksikliğinin cezasını ona çektirme eğilimi de duyabilir.

Kimi zaman, kızına da kendi yazgısını yaşatmaya çalışır; "Benim için iyi olan, senin için de iyidir; ne yapalım, beni böyle yetiştirdiler, sen de aynı yazgıyı paylaşacaksın" der.
Kimi zaman da tam tersine, kendisine benzemesini kesinlikle yasaklar; kendi yaşantısının kızına ders olmasını ister, bu da onun öç alma biçimidir. Hafifmeşrep kadınlar kızlarını manastıra verir, bilgisizler de okuturlar.
Anası tarafından en çok itilip kakılan, çoğunlukla babasının gözdesi olan büyük kızdır. Ana en nankör işleri ona verir, yaşının üstünde bir ciddilik bekler ondan, kendisiyle yanşa kalktığına göre, elbette büyük gibi davranacaktır ona; "yaşamın romana benzemediğini, dünyanın toz pembe olmadığını, insanın her içinden geleni yapamadığını, eğlenmek için dünyaya gelmediğini" öğrenecektir. Ana, çoğu kez, sırf "Hanya'yı Konya'yı öğrensin" diye, yerli yersiz tokatlar kızını; birçok şeyle birlikte, hâlâ evin hanımı olduğunu göstermek ister...
Kızının, aile baskısından kurtulmak üzere yardıma çağırdığı, "aklını çelen" arkadaşlarından açıkça nefret eder, onları eleştirir, pek sık görüşmemesini ister, hattâ "kötü etkileri"ni bahane ederek arkadaşlıklarını kesinlikle yasaklar.
Kendisinden gelmeyen her etki kötüdür çünkü; kızının sevgiyle yanaştığı kendi yaşındaki kadınlara —öğretmen ya da arkadaş annelerine— özellikle düşmandır,,, bu türlü sevgiyi saçma ya da zararlı bulur. Kimi zaman, çocuğun neşesi, bilinçsiz davranması, oyun ya da kahkahaları onu çileden çıkarmaya yeter;
bu gibi şeyleri oğlunda daha kolay bağışlar; erkek çocuklar kendi cinslerine özgü ayrıcalıkları kullanmaktadırlar, çok doğaldır böyle olması, ana kazanamayacağı bir yarıştan çoktan çekilmiştir. Ama neden şu dişi, kendisinden esirgenen ayrıcalıklardan yararlanacakmış?
Ciddiliğin kurduğu tuzaklara düştüğünden, kızını evin sıkıcılığından kurtaran bütün iş ve eğlenceleri kıskanır; bu kaçış, uğrunda ömrünü verdiği bütün değerlerin yadsınmasıdır çünkü. Çocuk büyüdükçe, ananın yüreğini kemiren hınç da artar; geçen her yıl, anayı kaçınılmaz sona yaklaştırmakta; o körpe bedense yıldan yıla gelişip serpilmektedir; kızını bekleyen gelecek ondan çalınmaktadır sanki; kimi anaların, kızlarının ilk aybaşı rahatsızlığında sinirlenmesi bundandır: kadın niteliğini kazanmış olmalarına kızarlar. Kısmetine aynı şeyleri sonu gelmemecesine tekrarlamak düşen yaşlı dişinin tersine, yeni dişinin önünde belirlenmemiş birtakım olanaklar vardır: ana işte bu olanakları kıskanır, onlardan nefret eder; bunları kendine mal edemediği için, çoğu kez azaltmaya, yoketmeye uğraşır: kızını evden dışarı çıkarmaz, göz altında tutar, ezer, bile bile zevksiz giydirir, aylak oturmasına izin vermez, kız süslenir, "gezmeye gider"se küplere biner; yaşama duyduğu kızgınlığın hıncını, yepyeni bir geleceğe doğru koşan bu körpe yaşamdan alır; genç kızı küçük düşürür, girişimleriyle alay eder, horlar. Çoğu kez, açık seçik bir savaş vardır aralarında; genellikle genç olan kazanır elbet bu savaşı, çünkü zaman kendisinden yanadır;.ama bu yengide buruk bir kusur tadı vardır: anasının davranışı genç kızda hem başkaldırı, hem de pişmanlık yaratır; gözünün önünde bulunması kendisini suçlu kılmaya yeter...,yetişkin haline gelen bu kızların yaşlı annelerine herşeye rağmen bakma/yaşatma ve onu yüceltme mücadeleleri de bu suçluluk duygusunun uzantısıdır. Yine de, ana ömür boyu hayal kırıldığına uğramış, birtakım şeylerden yoksun bırakılmış olarak kalır; kızsa, çoğu kez lanetlenmiş hisseder kendini.

Hemen hemen herkesçe kabul edilen iki önyargı tamamen asılsızdır...
Birinci önyargı, analığın bir kadını mutlu kılmaya, bütün arzularını doyurmaya yettiği inancıdır: oysa yoktur böyle bir şey. Anaların çoğu mutsuz, doyumsuz, kezzap gibi insanlardır.
Ananın çocuklarıyla ilintisi, yaşam dediğimiz şeyin bütünü içinde belirlenir; kocasıyla ilişkisine, geçmişine, uğraştığı işlere, kendisine bağlıdır;
çocuğu her derde deva bir ilâç saymak hem saçma, hem zararlıdır...Kadının, analığın yükünü kaldıracak ruhsal, tinsel ve özdeksel bir durumda bulunması zorunludur; yoksa çok kötü sonuçlar doğabilir.
Evliliğin en büyük talihsizliğinin, bireylerin evlilikte, güçlülükleri için değil, tam tersine zayıflıkları için biraraya gelmeleri, birbirlerinin hoşuna gitmeye uğraşacak yerde habire bir şeyler verilmesini beklemeleri olduğunu söylemiştim. Kendi başımıza yaratamadığımız bir bütünlüğü, bir sıcaklığı, bir değeri çocuk aracılığıyla elde edeceğimizi sanmaksa çok daha düşkünce bir aldanmadır;
Çocuk, ancak tam bir çıkar gözetmeyişle başkasının mutluluğunu isteyebilen, karşısındaki varlık aracılığıyla yine kendine dönmeyip kendini aşabilen kadına sevinç getirebilir.
Çocuk insanın kendini adayabileceği değerli bir girişimdir elbet; ama bütün girişimler gibi, tek başına insanı doğrulayamaz;
üstelik yalnız kendisi için istenmelidir, yoksa birtakım varsayımsal çıkarlar için değil..!

Stekel çok haklı olarak şöyle der;
Çocuklar, aşkın yerini tutan birer oyuncak değildirler;
gerçekleştirilemeyen bir ereğin yerini de doldurmazlar;
yaşamımızın bokluğunu örtecek birer malzeme de değildirler;
onlar ağır bir yük, bir sorumlulukturlar;
özgür sevginin en eli açık çiçecikleridirler.


Ana-babanın ne oyuncağı,
ne yaşama gereksinimlerinin giderilmesi,
ne de doyurulmamış özenişlerinin yerini tutan şeyler olabilirler.
Çocuk demek, mutlu varlıklar yaratma zorunluluğu demektir.

İkinci önyargı, çocuğun ana kucağında kesin bir mutluluk bulduğudur.
Ana sevgisinin doğallıkla ilgisi bulunmadığına göre, "doğaya aykırı düşmüş" ana da yoktur;
ama bundan ötürü kötü analar vardır. Ve ruhçözümlemesinin ortaya çıkardığı büyük doğrulardan biri, "sıradan" ana babaların çocuklar için yarattığı tehlikedir.
Yetişkin insanların aşağılık duygularının, saplantılarının, sinir hastalıklarının kökeni ailesel geçmişlerindedir; kendi çatışmalarını, kavgalarını, dramlarını çözememiş analar, babalar, çocuklar için yaşam arkadaşlarının en kötüsüdürler.
Baba ocağındaki yaşamın derin izlerini taşıdıklarından, çocuklarına kendi aşağılık duyguları ve yoksunluklarıyla yanaşırlar ve bu yoksunluk zinciri sonu gelmemecesine uzayıp gider.
Hele ananın kendine ve başkalarına eziyet etme eğilimi, kız çocukta bir suçluluk duygusu yaratacak, buysa onun, kendi çocuklarına aynı eziyet etme ve ettirme eğilimiyle davranmasına yol açacaktır. Kadınlara yöneltilen küçümseme ile analara gösterilen saygının bağdaştırılması ikiyüzlülüğün ta kendisidir.
Çocuk, mutlu ya da hiç değilse dengeli bir yaşam içersinde bir zenginlik gibi gözükse de, anasının ufkunu belirleyemez, îçkinliğinden kurtarmaz onu;
ana çocuğun bedenine bakar, karnını doyurur, yıkar temizler..., bütün yapabileceği somut bir durum yaratmaktır,
bu durumu aşmaksa yalnız çocuğun özgürlüğünün harcıdır;
ama çocuğun geleceğine yatırım yaparsa, zaman ve evren içersinde kendini yine başkasından aldığı vekillik belgesiyle aşıyor, yani başka birine bağlanıyor demektir.
Kadın bugün, insanlığın giriştiği hiç durmadan kendini aşarak varlığını doğrulama hareketine katılmak istemektedir;
başka bir varlığa can vermeye ancak yaşam kendisi için bir anlam taşıdığı zaman razı olabilir; ekonomik, siyasal toplumsal yaşamda rol oynamayı deneyemediği sürece ana olamaz.
Hiçbir işe yaramayan et yığınları, köleler, kurbanlar ya da özgür insanlar doğurmak aynı şey değildir.
Gereği gibi düzenlenmiş çocuğun yükünün büyük kısmını topluluğun aldığı, ananın topluluktan bakım ve yardım gördüğü bir toplumda kadının çalışmasıyla analık bağdaşmaz olmaktan çıkacaktır.
Genel kanının tersine —ister köylü, ister kimyacı, ister yazar olsun— çalışan kadının gebeliği çok daha kolay geçmektedir, çünkü kendi imgesine bakıp büyülenmemektedir;
kişisel yaşamı zengin olan kadın çocuğa bir sürü şey verir, karşılığında pek az şey ister, en iyi eğitici, gerçek insanî değerleri uğraşıp didinerek, ter dökerek öğrenen kadınlardan çıkar.
Bugün için, kadının kendisini saatlerce yuvanın dışında tutan ve bütün gücünü tüketen uğraşıyla çocuklarının çıkarını bağdaştırmakta güçlük çekişi, her şeyden önce, kadınların çalışmasının hâlâ köleliğe benzemesindendir;
ayrıca, çocukların yuva dışında bakımlarım, korunmalarını, eğitilmelerini sağlayacak hiçbir şey yapılmamaktadır.
Toplumsal bir eksikliktir bu..., ama bu eksikliği, gökte ya da ananın karnında yazılı bir yasanın anayla çocuğu birbirinin malı saydığını söyleyerek doğrulamak da safsatanın ta kendisidir;
bu karşılıklı birbirinin oluş, gerçekte çok zararlı ve iki yanlı bir baskıya yol açmaktadır.
Sözün kısası, analık, karı-koca ilintisi ve aile yaşamı bir birlik meydana getirmekte, bu üçünün her anı ötekilere yön vermektedir; kocasına sevgiyle bağlı bulunan kadın, evin yükünü sevinçle taşır; çocuklarıyla mutluysa, kocasına hoşgörüyle bakar. Ama bu uyum kolay kolay sağlanamaz, çünkü kadına verilen görevler birbirleriyle bağdaşmamaktadır.
Kadın dergi ve gazeteleri kadına bulaşık yıkarken de çekici olmasını, gebeliği sırasında da güzel giyinmesini, hoppalıkla analığı ve tutumluluğu bağdaştırmasını salık vermektedir; ama bu öğütleri eksiksiz uygulamaya kalkan kadın kısa zamanda çılgına dönecek, kaygılar içinde yitip gidecektir; eller bulaşıktan çatladığı, karın burna değdiği zaman çekici kalabilmek son derece güçtür, onun için de, sevdalı kadın, çekiciliğini yokeden, kendisini kocasının okşamalarından yoksun bırakan çocuklarına çoğu kez inceden inceye hınç duyar,,,, yoo, sevgiye değil de, analığa önem veren bir kadınsa, o zaman da çocuklara kendisi kadar sahip çıkan kocasını kıskanır.
Ana sevgisi, çoğunlukla, düzgün tutulan bir yuvanın doğurduğu kızıp azarlamalar içinde yokolur gider. Bütün bu çelişkiler içinde çırpınan kadının günlerini habire sinirlenerek, kezzap gibi geçirmesi hiç de şaşılacak bir şey değildir; şu ya da bu hanede zarara uğramakta, gelip geçici kazançları hiçbir güvenilir başarıyla saptanmamaktadır. Kendini hiçbir zaman çalışmasıyla kurtaramamakta; çalışma vaktini almakta, ama varlığını doğrulayamamaktadır: varlığının doğrulanması başkalarına, yabancı özgürlüklere bırakılmıştır.

Çağdaş Batılı kadın; belli bir evin hanımı, belli bir eş, belli bir ana, belli bir kadın olarak öbür insanların gözüne çarpmak istemektedir. Ve bu gereksinimi toplumsal yaşamında gidermeye çalışacaktır.

Simone de Beauvoir

Salı, Mart 4

Pnömokok aşısı ve tıbbi gerçekler

Pnömokok; beyin iltihabı, kan iltihabı ve zatürreye neden olan ciddi bir bakteridir.


Bu bakteriye karşı geliştirilen aşı 90’dan fazla tipi olan bakterinin sadece 7 tipine etkilidir. Bu nedenle pnomokok enfeksiyonu sonucu gelişen hastalıklara karşı koruyucu olduğu söylenemez.
Normalde, yetişkin ve çocukların burun ve boğazlarında pnömokok bakterisi zararsız halde bulunur. Bu bakterilerin neden kimi insanlarda hastalığa neden olduğu halen tam olarak bilinmemektedir. Kullanılan antibiyotikler bir grup bakteri türünün mutasyona uğramasına yol açmış ve sonuçta antibiyotiklere direnç gelişmiştir.


Haliyle, koruyacağı öne sürülen aşının yeni mutasyonlara yol açıp açmayacağı belirsizdir. Hatta diğer zararsız bakterileri daha zararlı hale getirme riskide vardır.
ABD’ndeki uygulamalarda; epileptik nöbet geçirme (sara), yüksek ateş, aşırı sinirlilik gibi yan etkilerinin olduğu bildirilmiştir. Aşı, ABD’nde 2000 yılında kullanım izni almış ve aşı sonrası 79 çocuğun öldüğü, toplam 3243 çocukta yan etki ortaya çıktığı bilinmektedir. 1-3
Halen aşı ile ilgili olarak tek başına ya da diğer aşılarla kombine uygulanımda uzun süreli etkilerinin neler olacağı, dikkar eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, otizm, diyabet, öğrenme zorluğu gibi tablolardaki etkisinin neler olacağı bilinmemektedir. Kombine aşı uygulamalarındaki güvenirlilik oknusunda yapılan bir çalışma yoktur.

Aşının her 0.5 ml dozu 0.125 mg. Aluminyum içerir. Aluminyum beyin ve sinirlere toksik etkisi vardır. 4
Yapılan klinik çalışmalar yetersizdir. Örneğin orta kulak iltihabını önleme olasılığı sadece %7’dir. Hakkında bilinmeyeni çok olan bir tedavi (!) yöntemini sadece bu kadar küçük bir olasılık için uygulamaya değer mi ?
CDC (Amerikan Hastalıkları Kontrol Merkezi) pnömokok aşısının rutin aşı takviminden çıkartılıp sadece yüksek risk grubundaki çocuklara uygulanması gerektiğini bildirmiştir.
25 yılını üst solunum yolu enfeksiyonları araştırmalarıyla geçiren Pitsburg Üniversitesinden KBB uzmanı Prof.Dr. Erdem Cantekin, pnömokok aşısı hakkında şunları söylüyor: "Zararsız pnömokok bakterisinin birden zararlı hale geldiği bilinmez iken yani daha düşmanı tanımaz iken, ona karşı geliştirilen aşının akibeti konusunda görüş bildirmek olanaksızdır. Sağlıklı doğan çocukların aşıya vereceği yanıt belirsizdir."


Üstelik, New England Journal of Medicine dergisinde yer alan bir yazıda, pnömokok bakterisinin çocuklardan öte orta yaş ve yaşlıların hastalığı olduğunu bildiriyor. Zatürreye yol açan tek nedenin pnömokok bakterisi olmadığı, yapılan çalışmalarda kontrol grubu olarak menenjit aşısı konduğu, bu çalışmaların henüz tamamlanmamış olduğu ve çalışma yönteminin etik olmadığını söylüyor. Ve tamamlanmamış çalışma, önde gelen bilimsel bir dergi yerine ilaç firması güdümünde olan bir dergide yayınlanmıştır.

Aşı, zatürre ve orta kulak iltihabına karşı etkisizdir. Üstelik aşı yapılan çocuklarda epileptik nöbet görülme oranı 4 kat, gastrit oranı 4 kat artmış, astım krizi görülme oranı da normalden daha çok olur hale gelmiştir.

Aşı tanıtım filmleri anne ve babaların duygularını sömürmektedir.7
Bilimsel geçerliliği henüz kanıtlanmamış olan pnömokok aşısının Türkiye gibi henüz kalkınmasını sağlayamamış ülkelerin insanlarını kobay olarak kullanarak etkinliğini kanıtlama zihniyetini kınıyorum.
Bu gerçeklerin ışığında Sağlık Bakanlığını, Üniversiteleri göreve çağırıyor; pnömokok aşısı hakkında verdikleri uygulanabilir kararlarını gözden geçirmelerini diliyorum.


Dr Güçlü ILDIZ
Nöroloji Uzmanı

http://www.beyindoktoru.com/

İNSANIN YAMAN ÇELİŞKİSİ

Anne karnı yaşamın başlangıcı sayılır. Bir anlamda güvenli ve huzurludur.
Ama güven ve huzur sizi taşıyan annenin güvende oluşu ve huzurlu oluşuyla bağlantılıdır.
Tıpkı sonraki yaşamda hissedeceğiniz güven ve huzurun, içinde bulunduğunuz toplumun, ülkenizin güvende ve huzurlu oluşuyla bağlantılı olması gibi.

Doğumdan sonra dış dünyayla tanışırsınız. Dışardan verilecek bakıma tümüyle bağımlı ve çaresizsinizdir.
Bu nedenle, bakımınızı sağlayacak ve bağımlılığınızı besleyecek biriyle alışverişe zorunlusunuzdur. Çünkü yaşamınızı ancak bu şekilde sürdürebilirsiniz.
Gereksinimlerin uygun bir şekilde karşılanması, çocuğun benliğini değerli, bakılan bir varlık, çevresini de bakan ve veren güvenli bir çevre olarak algılamasını sağlar.

Bu algı çocukda temel güven duygusunun temellerini oluşturur. Ne kadar verici ve doyurucu bir çevre olsa da, zaman zaman aksamalar, gecikmeler olacaktır. Bu aksamalar, temel güven duygusuyla birlikte, temel güvensizlik duygusunun da oluşumuna neden olur. Yürüme, konuşma gibi becerilerin kazanılması bağımsızlığın istemini doğurur. Bağımsızlık istemi ise toplumsal kurallarla, yasaklarla ve engellerle tanışmaya, ilk toplumsal ilişkilerin oluşumuna yol açar.
Bebeklikte toplumsal güven duygusunun ilk belirtileri beslenme, uyku, temizlik gibi işlevlerde düzen ve rahatlığın bulunuşudur.
Bu duygunun sağlamlığı, bu hizmeti veren kişinin yani annenin bir süre uzakta kalmasına kaygı ya da öfke duymadan katlanabilmesiyle ölçülür. çünkü annenin görünürde yok olması, güven hissinin kaybolmasına neden olmaz: Geri gelecektir, çünkü ilişkilerinde süreklilik ve tutarlılık, yani güven vardır.
Bu güven aynı zamanda çevreye, yaşanan topluma duyulan güvendir.
Eğer bu ilişki sağlanamamışsa içine dönük ve kendini güvende hissetmeyen, bunun kaygısını yaşayan bir varlık oluşur. Özerkleşme çabasına giren çocuğun seçim yapma ve isteklerini gerçekleştirme isteği engellenir, bastırılır, çocuk bu nedenle suçlanır ve cezalandırılırsa, yani dışardan denetimlerin aşırılığında kuşku ve utanç duyguları yerleşir.

İnsanın ihtiyaçlarının neler olduğu olduğu konusu tartışmalıdır.
Çeşitli teoremlerin birleştiği nokta, ilk sırada fizyolojik ihtiyaçların olduğudur.
Abraham Maslow’un gereksinimlerinin hiyerarşisi teorisine göre de ilk sıra fizyolojik ihtiyaçlardır.
Nefes almak, su içmek, yemek ve üremek.
Piramidin yukarı doğru ikinci sırasında ise “güvenlik ve korunma” gelir.
Onu sağlayan insanın bir üst gereksinimi bu güvenlik duygusuna bağlı olan, sevgi ve ait olma ihtiyaçları izler.
Diğerlerinin bize gösterdiği saygı ve kendi öz saygımız diğer önceliktir.
Bu dört ihtiyaç yerine gelmezse sorun oluşur.
Bu sorunun nedeni ihtiyaç hissetmedir.
Maslow buna hayatta kalma ihtiyacı demektedir.

Piramidin son kısmı, kendini gerçekleştirme bölümüdür.
Diğerleri daha kolay, ama bu zordur.
İnsanlar hep daha fazlasını ister, ama ihtiyaçlar tatmin olur olmaz, dikkatleri hemen kendilerini gerçekleştirmeye döner.
Maslow’a göre çok az insan kendi varlıklarını yaşar.
Çünkü genellikle, insanlar öbür ihtiyaçlarını tatmin etmekle meşguldür.
Bu yaratılışın ve hayatta kalmanın temel anayasası olarak kabul edilen bir kuramdır.

Tarihsel olarak ele alındığında, ilk insanlar özgürdür. Hiçbir kuralı, yasası, sınırlaması olmayan bir dünyada yaşamaktadırlar. Sonra, güvenliğini sağlama güdüsü ilk insandan itibaren insanı başını sokacak bir ev, kendini koruyacak silahlar ve tehlikeyi engellemeye yönelik toplumsal düzenlemeler arayışına itmiştir.
Modern insan;
Kültürel gelişiminin doruğundaki insan güvenliğini satın almak için daha fazla para ödeyen insan haline gelmiş, davranış özgürlüğünü yitirmiş, ancak beyni ve düşünceleri kendi kendine vurduğu zincirlerini kırabildiği ölçüde özgürlüğünü koruyabilmiştir.

İnsan gereksinimlerini alt üst eden en önemli şeylerden biri travmalardır.
Travma sonrası bireylerin ve toplumların gereksinimleri, beklentileri değişir.
Travma sonrası kaygı ve çaresizlik hissedilir.
Deprem, sel gibi doğal travmalar sonrası insanlarda oluşan duygular bunlardır. Ancak travma başkaları tarafından oluşturulmuşsa (savaş, katliam, terör vb) bu duygulara utanç, aşağlık duygusu ve geride kalma eklenir. Sonuç olarak ortak bir duygu oluşur.

Bu tür durumlarda kişilerin bireysel olarak uğradıkları travmaya, bir de sosyo politik süreçlerin oluşturduğu travmalar eklenir.
Baskı ne kadar artarsa, bireysel kimliğin unutulup, grup kimliğinin öne çıkması ve lider etrafında toplanma da o kadar artar.
Bu toplanma gözü kara şekildedir ve güvenlik için biraysel her türlü haktan vaz geçilen bir kitle psikolojisi oluşur.
Yani artık toplumun özgürlüğü için, bireyin özgürlüğünden vaz geçilebilir.
Bir süre sonra adeta toplumsal bir paranoya oluşur.
Paronoyanın değişmeyen belirtisi, süregelen güvensizliktir.

Artık dünya tehdit edici bir yer olarak algılanır ve devamlı savunma haline geçilir.En ufak şeyler bile, bu hissi doğrulayan belirtiler olarak algılanmaya başlanır.
Güvensizlik hissi,
güven arayışını,
güven arayışı ise kendi özgürlüklerini kısıtlamaya yol açar.

Çünkü fizyolojik ihtiyaçlar dışındaki ihtiyaçlarımız, ancak güvenlik duygusunun tatmininden sonra belirginleşebilmektedir.
Kişilerin, özgürlüklerinden kendi istekleriyle vazgeçmelerini sağlamanın yolu, onların güven hisslerinin sarsılmasından geçer.
Bunu sağlamak için gerekli olan bir travmadır ve bu travmanın siyasi adı düşmandır.
“Biz” ve “onlar” oluşturulabildiğinde, onlar saldırgan ve bilinmez olduğunda güvenlik gereksinimleri artar.
Bu artış, “iyi” bir lider tarafından idare ediliyor ve yönlendiriliyorsa, artık toplum güvenliği, bireysel özgürlüğün önündedir.
Bir taraftan narsissizmleri zedelenemiş olan birey ve toplumlar, bu zedelenmeyi saldırganlığa dönüştürürler.
Zedelenen narsisizmin,bireysel narsisimden soyutlanarak topluma dönüşmüş olması saldırganlığı “haklı nedenlere” sahip hale getirir.
Bu nedenle de söylenmesinde sakınca yoktur ve toplumlar, din, ahlak, töre, ulus gibi kavramlar uğruna birbirlerini “haklı gerekçelerle” yok etmeye başlarlar.

Böylece travmalar güvenliğin sarsılmasına, sarsılan güvenlik saldırganlığa, saldırganlık bir yandan “ötekini” yok etmeye ve “ötekinin” özgürlüğünü sonlandırmaya, bir yandan da sarsılan aynı güvenlik hissi ile kendi özgürlüklerini kısıtlamaya, kısıtlanmasına izin vermeye yönelir.
Bu kısır döngü içinde aslında hem güvenlik hem de özgürlük yok olmuştur.
Bu çelişki, insan var olduğundan beri sürmektedir.
Tarih boyunca şekil değiştirse de, kalitesi farklılaşsa da, düşmanlar yaratılıp, yokedilse de sürmektedir.

İyi bir güvenlik sağlamaya çalışmak, ister istemez özgürlüğü kısıtlamaktadır.
Küçük bir çocuğun düşmesini ve yaralanmasını engellemeye çalışmak doğal olmakla birlikte, aşırıya kaçıldığında çocuğun gelişimini engeller.
Oysa;
gelişmiş insan olmanın göstergesi, daha alt gelişim düzeylerindeki ihtiyaçları çoktan doyurmuş olup, kendini gerçekleştirme düzeyine ulaşmış olmaktır.
Bu düzeyin ögelerinden biri de özgürlüktür.
Evet, özgürlüğün temelinde güvenlik vardır.
Bu kavramların birbirine zıt, biri olduğunda diğeri olmazmış gibi tartışılması bu çelişkinin nedenlerindendir.
Oysa birbirini tamamlayan, insanı var eden iki kavram, yine insan tarafından çelişki olarak algılanmaktadır.
Belki bu çelişkinin çözülmesindeki adımlardan biri, güvenli olmanın, önemli bir özgürlük olduğunun ve özgür olmanın da güven verici olduğunun fark edilmesindedir.



Prof. Dr. Bengi Semerci
Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi





Cumartesi, Mart 1

Çocuklar babaları yanında neden yalnız kalırlar?

Çocuklar babaları yanında neden yalnız kalırlar? Çünkü onların tek bir babaları vardır. Ama babaların bir sürü çocuğu…. Baba çocuklarıdır; ama çocuk herhangi birinden biri, Onun için babalar çocuklarına kolay kıyarlar, Çocuklar ise babalarından nefret etmeyi çok geç öğrenirler. İstisnalar müstesna tabii…

Babayla çocuğun ilişkisi bir komünistle bir faşistin ilişkisine fena halde benzer; sır şudur: "Komünizme ulaşmak için bir sevdiğini aldığın gibi vermelisin."

Hiçbir baba çocuğuna aldığı kalbi vermez.
Yalan dolan; o babayı anne iteler; bak bu senin kızın bu senin oğlun der.
Babalar da hani kıyımsızdır;
çocuklar yaramazlık yaptığı zaman onları babaları eve gelmeden erken yatırırlar; çünkü babalar yaramazlık yapan çocukları uyandırırıp dövmeye kıyamaz…

Neden anneler müşfik, babalar sert gönüllüdürler?

Anneler evde dünyanın evren olduğunu bilirler de babalar, şehrin küçük dünyasında dar zamanlarını yaşarlar.

Kimi ayrı aileler gördüm, babalar binbir bahaneyle çocuklarına bakmazdılar.
Nice anneler gördüm, çocuklarını esirgerlerdi.
Babalıkta gaddar bir ezme iştiyakı var; sanki en yolgörmüşünde bile bir intikam duygusu.
Ekseri kadınlar terk ederler kocalarını, inisiyaki olarak ve her türlü kadri göze alarak.
Adamlar; bunu hazmedemezler sanıyorum.
Adamlarda sanki şöyle bir kötü haslet var gibi, ‘hazmetme’ konusunda kusurlular…
Kadınlarda da şöyle bir kötü demeyeceğim haslet var gibi, laf etme babında erkeklere göre daha mazurlar…

Reha Mağden