bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: ASK'A DAİR
ASK'A DAİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ASK'A DAİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Nisan 13

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI

sana bir yer arıyorum
raflardan, aynalardan, dudak boyasından
öteye düşüyorsun

en naif dizelerimi esirgiyorum
insanlığımı aldırdığım
günlerden bitkin
kaçak ayak izlerim
ve sende buluyorum
en yakışır yerini

endamının
cesetleri kanıyor
kıpkırmızı
ellerimde kız kaçıran
çığlığı boynumda borçlu
kalakalan

kaçak kan izleri
gözlerini çağırıyorum
aniden
kanı donduruyor
gözlerime bakıyorsun
uzun uzun
kızıl deniz eriyip
ikiye ayrılıyor
bildiklerimi yalanlıyorum
ve tüm tarih yazıcıları
şairleri ve ilim irfan elçilerini

dervişlere yaklaşıyorum
gözlerini bekliyorum
ezan uzak kuran tuzak
kutsal dairelerim
tapınaklarım ayaklarıma dar
göğe merdiven
yere yediveren

seke seke yalnızlığım
oyunuma uygun bir taş arıyorum
buluyorum
içimden içime
savurup o taşı
çizgilere basıyorum
gözetleme kulesi boş
oyunuma yandaş
bir çift yaramaz çizgili çorap
vaktimi aşıyorum
akşam ezanını kaçırmış
sabah vaktinde
aniden
duymuşum evin özlemini
babamı unutmuşum
sokak sokak koşmuşum
seke seke telaşım
çok hızlı koşmuşum
düşmüş dizim
cebimden dökülen taşlardan
aşırıp
gölgemi bulmuşum
düştüğü yerden
dizimdeki yaranın
kabuğunu sıyırıp
ayağa kalkmışım
ve gölgem gözlerinmiş
bakmışız yan sokağa
iki çift çizgili çorap
dizlerinden akan
kana rağmen
koşmuşlar yan sokağa
sek sek oynamaya
yol boyu taş topla
yere yediveren başım
cebimde hiç kalmadı

gözlerin

sek sek taşı

gök merdivenimin

SİNEM KOYUN

Pazartesi, Aralık 22

Karda uyuduğunu sanıyorsun ama öldüğünün farkında değilsin....

Sevilirken bilmedin mi?
Ben söylerken gülmedin mi?
Falımızda hasret var, ayrılık var demedim mi?

Anlamazdın anlamazdın,
Kadere de inanmazdın.
Hani sen acı veren kalpsizlerden olamazdın?
Dilerim ki mutlu ol sevgilim,
Ben olmasam bile hayat gülsün sana.
Günahım boynunda, ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda.

Kalbim bomboş kaldı sanma,
Acılar geçer zamanla.
Aşka tövbe demem ben,
Görürsün sevince yeniden.

Anlamazdın anlamazdın,
Kadere de inanmazdın.
Hani sen acı veren kalpsizlerden olamazdın?
Dilerim ki mutlu ol sevgilim,
Ben olmasam bile hayat gülsün sana.
Günahım boynunda, ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda.

Pazartesi, Haziran 9

Adem ve Havva

Adam ve kadın bir ömür boyunca
Paralel çizdiler!
Aynı yapılardan çıkıp
Aynı sokaklardan geçip
Aynı caddelerde gezdiler.
Hiç mi
Birbirine aykırı düşmek istemedi
Bu iki çizgi?
Hiç mi birbirlerini kesmek geçmedi
İçlerinden?

Ben orasını bilmem.
Bildiğim
Günlerine birlikte başladılar
Birlikte bitirdiler
Aynı çarşaflar üzerinde
Birbirlerine paralel
Gecelerini birlikte geçirdiler.
Hiç mi içlerinden zig-zag çizme isteği
Geçmedi?
Gerçekten bu iki çizgiden hiç biri
Salt ötekisine dikey olsun diye
Kendisini asmak istemedi mi?
Ben orasını bilmem.
Bildiğim
Bir ömür boyunca
Aynı tavır aynı yüz.
Aynı vücut, aynı ses.
Aynı koku, aynı nefes.
Hiç mi yalnız kalmak isteği
İliklerine işlemedi?
Hiç mi öğürmek gelmedi içlerinden?
Ben orasını bilmem.
Bildiğim
Bu iki çizgi
O raydan ayrılmadan, kömürlerini bitirdiler
Yitirdiler ömürlerini
Bir cehennem azabı içinde yitirdiler
Hiç mi elleri
Birbirinin elinden başkasına değmedi?
İçlerinde bir kez olsun
Başkalarıyla paralel çizme tutkusu
Filizlenmedi mi?
Ben orasını bilmem.
Bildiğim
Sonsuzda bile birleşmedi bu iki çizgi
Toplum birbirine paralel mezarlara yatırdı
Bu iki cinsi.
Yani bu iki çizgiden
Hiç biri
Hiç özgürlük nedir, mutluluk nedir bilmedi mi?
Ben orasını bilmem.
Peki bu köleliği
Kendileri mi istedi ki?
Değilse bunun sorumluları kimdi?
Ben orasını bilmem dedim.
Bildiğim
Bu iki çizgi
Birbirine zincirliydi.Adam (Alaeddin) ŞENEL

Pazartesi, Mart 17

Sevilebilir Olma Duygu'muz

Humphreys, özgüveni iki temele indirgemiş;

birincisi, ''sevilebilir olma duygusu'' ve
ikincisi, ''yeterli olma duygusu''.
Kendimiz ile ne kadar barışık olduğumuzla paralel giden bir duygulanım;
'sevilebilir olma duygu'muz.


'Sevilebilir olma duygumuz'un yaşam bulacağı yer toplumsal alan olduğuna göre bu alandan sürekli saldırı alan 'güven'in içselleştirilmesi demek korkan, kaygı duyan kişiliğin oluşması demektir. Günümüzde özgüven çok çok daha önemlidir artık.
Güvensizlik yaratan 'kaynaklar'ı yoketme isteğimizdeki samimiyetimizin varlığı veya yokluğu özgüvenimizin varlığı veya yokluğunu anlatıyor...


'Yeterli olma duygumuz', neye ne için yeterli olmak istediğimizle doğru orantılı.
Toplumsal 'yeterlilik', şu an egemen olan sahiplenme duygusunun yapısallaştırılması içeriğinde iyi iş, iyi ev, iyi araba vs anlamına gelmekte, ve bu yolda her şey mübah! 'Huzurlu aile' de bunlara sahip olan aile yapısını işaretlemekte.
Toplumsal verilere hangi köşeden bakarsak bakalım ulaşabildiğimiz yer,
güven duygusunun güvensizliğe eşitlendiği yer oluyor.
Şu anda soluduğumuz güven duygusu içi tamamen boşalmış bir güven kavramının duygusudur.


Deneyimlenen acıların, sancıların, hüzünlerin yeniden yaşanabileceği olasılığı her zaman var.
Bu olasılıklar hesaplanmadan atılacak adımlar 'deneyimsiz olduğumuz' kaygısını, hesaplanarak atılacak adımlar ise 'acıdan, sancıdan, hüzünden' korkumuzu anlatıyor. Her iki yaklaşım biçimi de yaşamı kopyalamak isteğimizin güçlü göstergeleri. Geçilen yolları tercih kararlarımız güvenli gibi geliyor bizlere. Oysa, vurguladığım gibi, güven dediğimiz güvensizlikle eşitlenmiş durumda. Kendimize güvenin dışında bir güven kavramı yok.

Kendisine güvenemeyen ilişki, yaşanmışlıkları kopyalar/kopyalıyor.


Kıskançlık sevgi göstergesi içeriğine sıkıştırılmış durumda. 'Ne kadar çok seviyorsan o kadar çok kıskanırsın' yaklaşımının egemenliği, bir taraftan erkek egemenliğin anlatıcısı olurken, diğer taraftan 'ölümüne sevgi' arabesk kavramını doğuruyor. Bu doğum, öldüren içeriğinde şimdi.
Kendine güvenen yapı, deneyimlenmiş olsun ya da olmasın acılardan, sancılardan, hüzünlerden kaçışın mümkün olmadığını bilir.
Ölüm acısının daim olduğu bir yaşamda acı sonsuzdur.
Sevdiğimizden ayrı çıkacağımız bir yolculuk dahi hüzün verendir.
Sancıların en büyüğünü doğumda annelerimize yaşatarak doğuyoruz.

Bunlardan konsantrasyonunu eksik etmeden yaşayandır aşk.
Aşk içre halde özgüven, iki ayrı kendine güvenenin birliğinden alır gücünü...

Sevgi her daim yüreğe, göze, tene, dile dokunmayı gerektiriyor.
Bu, sevginin sürekli üretimi demek. Düşüncede üretilenin salt düşüncede kalması, yaşam bulamaması üretememek demek.
Hissi üretmek bütün duyularımızı canlı kılmakla mümkün.
Bir elmanın tadını hissetmek, yeniden yendiği süreç içre dil ve damak bütünlüğünden gider beynimize.
Bir çiçeği hissetmek, ona dokunmak, koklamak sürecindedir. Ağustos sıcağında üşümek hayaldir, serinlik sevgide. Zemheride içimizi sıcak tutan yine sevgidir...

Acı veren yalnızlık hissi damarımızda/kanımızda yaşam buldurduklarımızı kaybetmemizdir. Anne/baba/kardeş ölümleri...biraz da bizi öldürür, birşeyler akıp gider yaşayan yanlarımızdan. Bir anne/baba için en büyük acılardandır çocuklarını kaybetmek.
Belki de bu kayıplarımız aynı zamanda artık sevilebilir olma duygumuzu azaltan bir etken içeriğinde.
Her anneler gününde annesine bir demet çiçek götüren, sarılıp öpen, varlığı için teşekkür eden yoktur artık.
Babasının elinden sımsıkı tutuşunu, o sıcaklığı vereni gözlerindeki ışıltıyla yaşatan yoktur artık...
Aşkı yaşadığımız, ömrümüze sığdırdığımızın kaybı bir başka parçalayandır.

Belki de bundandır ayrılığın ölüm gibi gelmesi.

Diğer yarımız yoktur artık. Sendeletir, düşürür, dibe vurdurur.
Nabız atmaz, baktığını göremez göz.
Neşeli kahkahalarla birlikte hazırlanan yemek angaryadır şimdi.
O sımsıcak gülen yoktur işte;
uykusunda izlediğimiz, yolunu gözlediğimiz, saat başı özlediğimiz yoktur artık.
Kimi kızdıracağız, kimden kaçacağız kim kovalayacak şakacıktan?...
Sevilebilir olma duygusunu gün içinde en fazla hatırlatan, en fazla hatırlattığımızdır diğer yarımız.

Aşk içre halde sevgi üretimi kendiliğindendir.


Ellerimiz kendiliğinden tutar sımsıcak,
kollarımız kendiliğinden sarar.
Kendiliğinden koklarız saçlarını.
Uykumuzda kendiliğinde arar ayaklarımız ayaklarını...
Sevilebilir olma duygumuz, üretebildiğimiz sevgimiz kadar.
Özgüvenimizi sevginin eline teslim etmemiz gerek.
Yalnızlık sevgisizlikte..





Alıntı/Eskici

Ana Rahmi, Aşk ve Güven

Aynaya ne kadar güveniyorsak
kendimize de o kadar,
ne eksik ne fazla!..


Ana rahmi karanlıktır. Ana rahminde gözlerimiz kapalıdır, gördüğümüzü 'san'arız.
Uyku ihtiyacı, rahime dönüş ihtiyacıdır. Beynimiz hayal kurma alışkanlığını orada geçen günlerinde kazanır. Rüyanın oluştuğu yer, ana rahmidir. Tam konsantrasyon sadece ana rahminde gerçekliğini bulur. Ana rahmindeki beslenme bağı ve temas, yaşamsal gerçekliği anlatır. Ana rahminde bebek beklentisizdir; var olana sarılır!
'Aşkın gözleri karanlıktır (kördür) ', deyiminin nedenlerini rahimdeki bebekte aramak gerek.

Aşk, ana rahmi ile bebek arasındaki ilişkide gizlidir...

İnsanlarla iletişim kurabilmenin temeli güven duygusudur ve güveni insana, ana rahmi ile olan bağı 'öğretir'. Orada anne ile kurulan her türlü bağ karşılıklıdır: Anne de beslenmektedir. Bu, çok yoğun bir duygu beslenimidir. Burada başlayan aynı orandaki güven bağı doğuma kadar sürer. Doğum, güven duygusunun ciddi oranda sarsıldığı andır.

Ne olur da bu güven bağı sarsıntıya uğrar? Hem de anne ile bebek arasında bile?..
İlk olarak ''göbek bağı'' kesilir ve bu başlangıç çok önemlidir. Çünkü bebek bir anda kendisini farklı bir 'bağ'da bulur. Alışkanlıklarının ve beklentilerinin kendisinde yarattıkları ile rahimdeki bağın devam edeceğini 'san'maktadır. Ama çok kısa bir sürede bunun böyle olmadığını algılar. ''Ne oluyor?''dur.
Neden anne daha uzaktadır şimdi?
Rahimde sürekli bir dokunma bağı vardır ve kıpırdasa hissetmektedir.
Neden artık annesi 'her an' dokunmamaktadır?
Apayrı bir dünyadır burası. Bu müthiş gerçeklik, zaten bir peşin kabullenişin ürünü olan bebeği şekil değiştiren bir başka peşin kabulleniş ile karşı karşıya bırakır ve o an, güven sarsılır. Hepimiz bir güven sarsılması ile başlarız yaşama ve bu insanoğlunun yaşadığı ilk aşk dramıdır...

Bu noktadan itibaren aşk ilişkisine geçtiğimizde çok daha kolay algılayabiliriz diye düşünüyorum güven problemlerini ve çözümlerini:
1. Hemen, başlangıçta, 'göbek bağı' oluşturulmalıdır.
(Bu, aşk ilişkisinde çok önemli olan 'özgür ama bir olmak' düşüncesinin de temelidir).
2. Farklı 'bağ'lara asla izin vermeyecek olan bir ilişki temeli oluşturulmalı, bu temele sıkı sıkıya 'sadık' kalınmalıdır.
('Farklı bağ' göbek bağının kopması anlamını içerir ve yeniden güvensizlik çukuruna gönderir ilişkiyi).
3. İlişki öncesinde varolan alışkanlıklar derhal terkedilmelidir.
Çünkü artık farklı bir 'ben' sözkonusudur.
İki kişiden oluşan, karşılıklı benlere saygılı, 'biz' olan bir ben.
4. Beklentilere değil varolana sarılmak esas alınmalıdır.
Beklenti, irademizi fena zayıflatır.
5. Dokunmak müthiş önemlidir.
Kıpırdadığımızda hissetmeliyiz 'o'nu. Belki de 'ilk elektrik'in temeli olan cinsel çekimin sürekli kılınması için dokunmak esastır ve bu dokunma bağı asla terkedilmemelidir.
O bağın terki, 'artık benden uzakta!' hissine yol açacağından, ilişkinin terkine kadar gidecektir. (Dokunmak her zaman fiziksel temas anlamında değerlendirilmemelidir, duygulara dokunmayı da içerir).
6. İlişkiye konsantrasyonumuzda sanmaklara asla izin verilmemelidir.
7. Aşk ilişkisinde duygu beslenimi 'karşılıklı'dır
.
Karşılığı olmayan ilişki biçimi platonik olandır ve bir 'yalnız olma durumu'nu anlatır.
8. Peşin kabulleniş bir bebek çaresizliği durumlarında geçerlidir.
Aşk ilişkisi peşin kabullenişi kaldıramaz...
9. Aşk, hayal kurma zorunluluğunu yanında taşır.
10. Rüya, aşkın özüdür.
11. Aşkta uyku, tam konsantrasyondur.
12. Aşkta tam konsantrasyon, yukarıdaki tüm maddelere tam konsantrasyonu anlatır.

Bunların başarılması sonsuz güvene giden yoldur ve
sonsuz güven yüklü aşk ilişkisinde ''doğum!'', ölüm anıdır!
'Ölüm anı' ana rahmi içre yaşama dönüşü anlatır ve adı sürekli aşktır...

Alıntı

Cumartesi, Mart 15

7 Günah

Vatikan 7 günahı güncellemiş ya...
Hadi biz de yapalım.
Uyarlayalım...
Hatta önce eskilerden başlayalım.
Eski 7 günahın bugünkü anlamlarına bakalım, hem de aynı başlıklar altında...
Zira bana sorarsanız ilişkilerdeki günahlar değişmedi.
Değişen içleri, işleyişleri...
Kişileri...
O zamanlar kimbilir neleri ifade ediyorlardı oysa şimdi...Oysa şimdi bak!

Açgözlülük
Üçünü beşini bir arada idare edenler...Hiiç öyle arkanıza falan bakmayın; size diyor.
Öyle “arz-talep meselesi” diye ukalalık etmeyin, “çokluk hiçliktir” bunu da unutmayın.
Ayrıca nereye kadar?Ayıp! Ayıp bir tarafa günah, günah!
Tembellik
Bu kategoride birinciliği üşendiklerinden sevişmeyenlere veriyorum.
Ve “bu işi yemekten sonraya bırakmayın, olmaz” diyorum.
Sizin yüzünüzden ne trafik düzenimiz kaldı ne de sosyal güvenliğimiz...
Bi sevişseniz, rahatlasanız hayat daha güzel görünecek gözünüze...
Zihniniz açılacak. Hayır, içinizdeki kötülükler azalacak.
Kıskançlık
“O” işin sabah veya mesai saatleri içinde yapılmayacağını sananlar... Bu da sizin için!
Siz sağa baktın sola baktın diye kendinizi yıpratırken o, tam ortadan vurur haberiniz olmaz.
Hem de sizin yatağınızda...
Hırs
Bunlar da yeni yetme çakma CEO’lar...
İşlerinde başarılı olmak için aşkı, seksi hatta ilişkilerini üçüncü plana atanlar...
Daha doğrusu planlı programlı gidenler. Sevişmelerini bile planlayanlar.
Sabah toplantısı varsa, “Gel, sabaga kadar...” desen, saatine bakar, “Yok, şimdi kalkamam” falan der. İşten başlarını alamaz bunlar. Çok çalışırlar çoook. Sanki hepsi Koç’un CEO’su. Ha, sorsan bi ... de yoktur ortada.
Şehvet
Seyrettikleri abuk sabuk porno filmleri gerçek hayata uyarlamak isteyenler... Alacan seyrettiği filmi, gösterecen, “Madem öyle, o zaman ben de bundan istiyorum” diyecen, o olacak!
Öfke
Bütün kadınları “kafakoparan” zannedenler...
Bütün kadınların onlarla paraları için birlikte olmak istediğini sananlar...
Başka neden yok herhalde! “Lan bu kadın niye benimle olsun ki?” diye düşünüyor düşünüyor, bir neden bulamıyor garibim.
Sen de haklısın!
Gurur
Kendilerini çok kıymetli sananlar. “O daha beni tanımamış” diyenler...
Bunlar nedense kendilerininkinin daha iyi olduğuna inanırlar.
En iyi kendi yapıyor!
“Nereden biliyorsun?” demek lazım.
Sanki başka adamla sen birlikte oluyorsun! (“Evet” dermiş!!!)

Dilek Önder

Perşembe, Mart 13

Aşk, paralel evrene girmektir,

Hayal kurmak cennetten bir şeyler almaktır.
Ruh sonluyu sevemez çünkü sonsuzluğun hediyesidir; ölümlülere bağlanamaz çünkü ölümsüzdür, bir surete ait olamaz çünkü suretsizdir.
İnsan ise, hem ruh hem beden sahibidir, zıtların bileşkesinin acısı yürek parçalayıcı bir hayal kırıklığı, yalnızlık ya da gıpta edilecek mutluluk verecektir.
Paralel evrenler aramak, somut nesnelerin kusurlu yanlarını kabul edememek, sınırlıyı istememektir...
Aşk önceleri ruh işi;
erkekte gözle, kadında kulakla başlayan ve insanı uçuran, meleksi, cennet vergisidir.

Her aşk ilahidir ancak ilahi olan aşkı, ancak ilah ister ve kıskançtır.
Oltayı atan yemi de balığa göre seçmiştir, her balığın yemi ayrıdır.
Bazen avcı av olur, oltaya tutulana tutulur, insanı yerin altı ile göğün üstüne layık gören istediği gibi indirip çıkarır ve adına aşk der.
Yangının ateşi;
aşkın şiddetiyle doğru, ateşin malzemesiyle ters orantılıdır;
kurumuş ve küçük odunu daha çabuk kül edecektir,
kül olan kurtulacaktır.

Ateş ham olanı yakacak,
küle dönüp sevdiğinde yok olduğunda sevdiği kalacak,
kül olarak varlık iddiası kalmadığında yangın da sönmüş olacaktır.
Sevdiğini ne kadar sevmişse ayrılık acısını da o kadar derin hissedecek ve bir o kadar da iyi pişmiş olacaktır.
Ruhun hamlığı algının darlığı kadardır, algı arttıkça ruh zenginleşecek paraleldeki perdeler açılacaktır.
Gül yar ise;
ruhu olgunlaştırmak dikene razılık,
gübreye yaşamın kaçınılmaz gereksinimi nazarıyla bakabilmeyi,
sevdiğinde kusur görmemeyi getirir,
bu da mutluluğu getirir.
Mutsuz aşk yoktur, eksik aşk vardır.
---------------------------------------------------------------Aşk paralel bir evrene girmektir.
Aşıkken başka bir evrene girersin, gücün de güçsüzlüğün de farklı olduğu... Kanatların yoktur ama uçabilirsin, sürünerek yeraltına inebilirsin, dahası sürünmekten uçmak kadar haz alırsın. Gözünde dünyayı seyreder, o göz değmediğinde bir görünmez, bir ‘hiç’ olur, kaybolursun. Tek bir gülüşle sarhoş, bir yüz çevirmeyle berduş, bir yabancı selamla seyyah olursun… Nefesiyle dağlara tırmanabilir, nefesizliğinde bir odadan bir odaya gidemeyecek, halsiz olursun. Bu yeryüzüne ait hiçbir şey yoktur aşkın paralel evreninde, bir gün yine bir kapıdan geçip, yeryüzüne düşünceye kadar.
--------------------------------------------------------------
Paralel Evren;
Bir dönem rehberlik yapan arkadaşım bir Fransız grubu gezdirirken,
adamlardan biri onu yalnız Kapalıçarşı’ya götürmesini istemiş.
Çarşıda epey dolaştıktan sonra, bir noktada durup, garip kelimeler mırıldandıktan sonra;
“işte burası” demiş.
Burası dediği şey sıkı durun; paralel evrenlere geçiş noktası.
Dünyada birçok yerde böyle enerjisi yüksek geçiş kapıları varmış.
İnsanlar parolaları söyleyerek paralel evrenlerdeki paralel hayatlarına geçiyorlarmış.
Mesela iflas etmiş ya da önemli kayıp yaşamış insanlar paralel evrenlerde yeni bir hayata başlıyorlarmış. Tabii o evrende siz de hayatınızdaki insanlar da değişiyormuşsunuz.

Aycan Saroğlu'ndan alıntılar

Pazar, Şubat 24

Sensiz Yaşayamam

“Sensiz yaşayamam” sözü, bir başkasına kendini sunmak anlamına gelir.
Bu sözü söyleyen kişinin demokrasi, bağımsızlık, özgürlük konusunda “vazgeçilmez” inançları olan değerler benimsenir.
Sevdiğimize sahip olma karşılığında biz de sahiplenilmeyi öneririz.

Aşkı ifade eden sözlerimiz yalnız birbirimize hükmetmenin bir belirtisi olmakla kalmaz, kendi bireysel aşkımızı her şeyin üstüne yerleştirdiğimizi gösterir. Aşkımızın, işimize, başkalarıyla olan ilişkilerimize, yaşam biçimimize, değer yargılarımıza hükmetmesine izin veririz.

Yaşam, aşk uğruna inanç ve davranışlarını tümüyle değiştiren kişilerle doludur.

İşte bu mutlak teslimiyet yüzündendir ki aşk sürekli olamıyor.
Aşka sahip çıkmakla, aşkı bitirmiş oluyoruz. Aşkı yaşarken geliştirilen ifadeler ve jestler giderek yoğunluğunu ve içtenliğini yitirir; sonunda ilişki biter.
“Sensiz yaşayamam” sözleri;
sevgililerden biri ayrılmak istediğinde diğerinden gelen umutsuz bir çağrıdan başka bir şey değildir artık.

Aşkın bu denli çabuk tüketilmesi, hatta herhangi bir şekilde tüketilmesi için hiçbir sebep yok aslında. Burada sorgulanması gereken kafamızdaki aşk kavramıdır, aşkın buyurduğu özel dil ve adetler yüzünden birbirimize karşı takındığımız tavırdır. Aşka öyle bir üniforma giydirmiş, onu öyle totaliter bir biçimde tanımlamışız ki aşık olma süreci anlık bir şey olup çıkmış.

Günümüzde, geçmiş uygarlıklarımızda aşk intihara, cinayete, alkolizme, sadizme, işkenceye, şerefsizliğe götüren büyük bir sorun haline gelmiş.
Duygularımızı abartıyoruz.

On sekizinci yüzyılda Lotte yüzünden intihar eden ve tüm Avrupa’da binlerce genci intihara sürükleyen Goethe’nin “ genç Werther”i, aşkı sahiplenmenin ve mülk edinmenin bir örneğidir. İnsanın sevdiğine sahip olma tutkusu aşkın kendisinden ağır basmaya başladığı an, bu aşk değildir artık.

Aşk, yaşamdan güçlü olamaz. Özgürlükten yoksun olarak da varlığını sürdüremez.

Aşkın totalitarizmi, kıskançlıkta da kendini gösterir. Aşk kavramımız totaliter olmasaydı, aşk ile kıskançlığın aynı kişide varlığını sürdürmesi olanaksız olurdu.
“Kıskançlık, sürekli bir ilişkinin besinidir,” diyor Proust. Ama neler pahasına?

Beraber olduğumuz insanlar için sorunlar yaratıyor, duygu ve düşüncelerimizi onlara açıkça ifade etmiyoruz. Birbirimizle sarmaş dolaş olma uğruna ne diller dökülür, ne yalanlar söylenir.

Neden, bir zamanlar birbirine aşık olan insanlar sonunda birbirlerine dayak atmaya, işkence etmeye ve birbirlerini öldürmeye kalkarlar?
Aşıklar arasındaki cinayet oranı neden bu denli yüksek?

Nasıl olur da, hem aşk, hem nefretle ilgili düşünce ve duygular aynı insanda barınabilir?
Aşkın bir karşıtı nasıl olabilir?
Nasıl olur da aşk nefret tohumlarını, nefret de aşk tohumlarını içerir?

***Aşka, tüketilecek, sahip olunacak ya da teslim olunacak bir nesne gözüyle bakıldığı zaman nefret de ortaya çıkar.

Aşk konusunda ne düşünmüşsek,
yüzyıllar önce nasıl sevmişsek;
bugün de aynı
ilkel,
kaba,
totaliter biçimde bunu sürdürüyoruz.

Aşkın evriminde duraksama olmuş bir yerlerde, bir zamanda, kendi içimizde…
Amerikalı yazar Saul Bellow’un dediği gibi, “Radyasyondan çok birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar.”

28 Mart 1987, Marburg
Gündüz Vassaf- (Kaynak:Cehenneme Övgü)

Çarşamba, Şubat 20

Aşk

Aşkın coğrafyası var mı?
Doğu nun aşkları başka Batı nın aşkları başka mı?
Birbirinden farklı, hatta birbirine tamamen yabancı iki ayrı aşk geleneği mi var yeryüzünde?
İçinde yaşadığımız kültür mü belirliyor aşklarımızı, yoksa aşk dediğin, aileye-kültüre-topluma, kısacası şartlara rağmen gelişen daha bağımsız bir "vaka" mı?

"Batılılar aşkı bizim gibi yaşamıyorlar. Onların aşkı daha pragmatik. Daha maddiyatçı. Bizde ise daha maneviyatçı aşk. Gelenek olarak farklıyız," dedi genç bir kadın, "Türkiye de kadının durumu" üzerine bir panel sonrasında.

Batılıların aşkı bizim gibi "ulvi" yaşamadığı son derece büyük ve alışıldık bir genellemeden başka bir şey değil.
Peki nereden geliyor bu koca klişe?
Hangi bilgi ağı, hangi ampirik gözlem, hangi araştırma buna sebep?

Genç kadın hafifçe kızararak cevaplıyor.
"Tabii düşününce fark ediyorum, belki de izlediğimiz filmlerin etkisinde kalıyoruz... Amerikan filmlerinde nasıl resmediliyorsa ilişkiler, tüm Batı toplumlarında öyle zannediyoruz."
Ardından ekliyor:
"Ama bu bizim suçumuz mu? Bizzat Amerikalılar kendi kültürlerini böyle göstermek, tüm dünyaya böyle tanıtmak istedikten sonra?.."


Dünyanın pek çok yerinde pek çok genç insan Amerikan dizilerine ve filmlerine bakarak "Batı dünyası hakkında" bir fikir ediniyor. Buradan yola çıkarak Batı nın aşklarının "maddiyat", Doğu nun aşklarının ise "maneviyat" ağırlıklı olduğuna dair genellemeler yapabiliyor. Sonra da her tanıştığı Batılıyı bu şablona oturtmaya çalışıyor. Ve bu kaba genellemeleri gene Amerikan sineması besliyor. Bu arada Batı toplumlarında nice insan da kendi genellemelerini ve klişelerini üretmekle meşgul "Doğu nun aşkları"na dair. Sonuçta bitmez tükenmez bir "lunapark aynaları"na bakar gibiyiz, bir türlü "hakikat"i yakalayamıyoruz aynalardaki çarpık imajlara takılmaktan.

Oysa popüler filmler yerine edebiyat olsaydı rehberimiz, pusulamız ve tabii biz daha çok okuyan bir toplum olsaydık, belki de daha farklı olurdu Batı nın aşklarına dair algımız. Edebiyat, insanları, kültürleri birbirine yakınlaştırır. Ortak paydaları hatırlatır.

Honore de Balzac, Madam de Berny ye yazdığı bir mektubunda şöyle der:
"Mutsuzsunuz, biliyorum bunu, oysa ruhunuzda sizin bilmediğiniz ve sizi hâlâ yaşama bağlayabilecek zenginlikler var."
Ve ardından aşk'ı ikiye ayırır Balzac:
"Hükmeden aşk" (yani tamamen yönetmeye, bir başkasının üzerinde tahakküm kurmaya dayalı aşk) ve adayıcı aşk (yani diğerkamcı, bencillikten uzak, nefsi öldürmeye dönük aşk).

"Sevgi zorlanırsa, bu zorlama insanı çabuk bıktırır..." der Voltaire. Felsefenin sevgiyle birleşmesini önerir.
Bilgi ile aşkın buluşması tasavvufta en berrak halini alır.
Tasavvufa göre bu âlemin temeli de, sebebi de aşktır.
"Ben bir gizli hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi yarattım," sözünün özü gene aşktır.

Ama "aşkın bilgisi" dillendirilmemesi, yazılmaması gereken bir bilgidir.
Bu sebeptendir ki, "aşkını anlatmaya yeltenme sakın, ancak söylenmemiş aşklar aşktır..." der William Blake.

Ve gelmiş geçmiş en çetrefil aşk hikâyesi Yusuf ile Züleyha... İki farklı şekilde bakılabilir Züleyha'ya.
Kimileri -çoğunluk- son derece bencil, muktedir ve maddiyatçı bir kadının suretini görür onda.
Mutasavıfflar için ise her şeyden önce bir âşıktır Züleyha.
Nereye baksa âşığını görecek, "Yusuf" ismini sayıklayacak, onun isminde mevcut olmayan harfleri silecek kadar kendini kaybetmiş bir âşık.
Yorumdan yoruma, algıdan algıya derin farklar var mesele aşk olduğunda.
Doğu-Batı genellemesine sığmayacak kadar karmaşık ve ortak, aşka dair ne varsa...

Elif Şafak
15 Mayıs 2007

Cuma, Şubat 15

Aşk'ta Etik ve Estetik Sorumluluk



Prof. Dr. Ahmet İNAM
Aşkı yaşamak hem büyük bir belâ hem de büyük bir fırsattır.
Aşk insana bir âfet gibi gelebilir.
Gece yarısı yer sarsılmış, duvarlar, tavan üstümüze çökmüştür!
Elbette yaşadığımız aşksa, salt hormonal bir fırtına, romantik gaflet, karşılığı olmayan kendimize özgü düşlerden oluşmuş bir fantezi yumağı, tuhaf bir “erotomani”* değilse!

Bu sözlerimin aşka bir hakaret, bir entelektüel yukarıdan bakış, insanı tanımaktan âciz, soyut, tepeden inme ölçütlerle ortaya konmuş bir “karikatür” olduğunun farkındayım.
Yine de aşkın “bir ölçüde” denetlenebilir (elbette büyük bir ustalıkla!) bir yaşam enerjisi olduğuna inanırım. Bu enerjiyi harekete geçirebilecek olanaklar geliştiğinde, insanın yeni bir yaşantılar bütünlüğünde yaşama fırsatı ortaya çıkar.
“Dünya dönüşür.”
Bu aşk denilen, kesinlikle kendimizin dışına çıkmamızı gerektiren (en azından balkonumuza!) paylaşmalarla yaşanan, bir algılamala, duygulama, düşünme, eylemde bulunma bütünlüğü, olanaklarımızı keşfe yol açar!
Bir anlama, kavrama, duyma, kısacası bir olma , oluş serüvenidir.
Heideggerci bir terminoloji kullanırsak, varlığın bize kendini sunma biçimlerinden biridir, Heidegger böyle dememiş olsa da.
Aşkla anlarız, biliriz, yaşarız, oluruz, oluşuruz. Bela olsa ne olur?
Anlamak, başımıza bir yığın belalar açmaz mı?
Aşkın sürüklediği bütünlük ( Gestalt !), bir travma anaforuna koyabilir bizi. Çaresizliği, ihaneti, vurdumduymazlığı, kabalığı, sığlığı yaşıyor olabiliriz.
Tüm bunlar yaşadıklarımızdan devşirilmiş, sunulmuştur: İnsana, hayata dair işaretler taşır!
İçimizde paylaşmaktan, paylaşamamaktan doğan olağanüstü bir yaşam enerjisi vardır.
Dönüşüm ( Gestalt switch !) kapıdadır. Yoldadır. Dönüşümün yolda olmasıdır aşk.
Aşık olup da yerinde sayanlara, daha “kötüye”, daha “çirkine” gömülenlere duyurulur!
Aşk enerjisi içimize “çökünce”, ya da içimizde patlayınca aşkın sesi duyulur. (Ben böyle duyulduğunu düşünürüm aşkın sesinin! Sokrates'in Daymon'unun, cinin sesi gibi!)
Üç buyruğunu önemli bulurum (En azından!): Aşk, âşıka şunları der:
1. İnsansın. Çaresizsin. Sınırlısın. Ölümlüsün. Çaresizliğini aşma olanaklarından biriyle karşı karşıyasın. Yaşama eşiğinde bulunduğun aşktır. Paylaşmayı deneyeceksin. Öğren. Yaşa. Antenlerini açık tut.
2. Yaşayabiliyorsan, iki büyük sorumluluğun var aşkta.
Aşkın sorumluluğudur. Bigâne kalanları yakar.
İlki estetik sorumluluktur. Güzelleştirme sorumluluğu. Mâdem ki aşk, bir olanak, bir fırsat, bir tür tinsel ve tensel kayırmasıdır hayatın; bunun bedelini ödemelisin.
Aşkın sana sunduklarına karşı borçlusun. Kime? İnsanlara. Hayata. Elbette sevgiline. Kendine. Nasıl güzelleştirilir aşk? Emekle, bilgiyle, estetik çabayla. Sonuçta bir yapıt, estetik bir yapıt çıkacaktır ortaya. Aşk denen insan yaratısı. Birlikte yarattığımız.
3. Aşk iki kişilik yalnızlık olamaz.
Tüm insanlığa, insanlara karşı sorumludur. Sevgilide insanı severiz, insanlığı. Aşkın etik sorumluluğu aşk enerjisiyle insanlara vermemiz gerektiğini anımsatır bize.
Aşk hem estetik hem etik ödevler verir bize:
Sevgilini severek insanları sev. Kendi bencil dünyandan çık, duvarlarını yık.
Birlikte dönüşümler yaşamayı öğren. Yarattığın aşk yapıtı, insanlığın estetik yaşantılar tarihinde yer alsın. İnsanların daha güzel, daha hakça bir dünyada yaşamaları için çaba göster. Çünkü aşıksın. Çünkü sorumlusun.
Çünkü borçlusun.Gönlünde aşk varsa,insanlara gönül borcun var.
Aşk kolay değil. Bir gün insanlar bu enerjiyi dönüştürmeyi öğrenecekler.
Kendi içine kapalı topluluklarla sınırlı mistik bir yaşantı olmaktan çıkacak.
Erotik görünümünü kazıyıp arkalarındaki insanı yakalamayı hiç değilse şimdikinden daha fazla insan öğrenecek.
Aslında kuşkularım çok.
Yine insan, aşk adına bir yığın bayağılık yaşayacak.
Uyanık romancılar, sanatçılar bu işten çok para, çok ün kazanacak.

Olsun, yine de düşlerimize, umutlarımıza, beklentilerimize şimdilik karışan yok.
Ağustos 2004, Foça

Pazar, Ocak 20

yaşamak, okuyabilmektir yaşadığını

Prof.Dr.Ahmet İNAM
Okuyunca artık, görebiliyorsun dipsizliğinin dibini, mânâ yokluğunu sözle kapatmaya çalışan edepsizlerin.
* * *
Okumanın okunun kanattığı yaradan akan kandır, bu sefillik metinlerinden ayrılık şerbeti.
* * *
İnişi olmayan bir yaşam yokuşunda, metnime okur gibi okur bakışında.
* * *
Bir pastasın beyaz pantolonunla. Yuvarlak. Sana okudum. Ve yedim.
* * *
Pencerenden kırlangıçlar. Yaz sonu. Sevdâ terinin buharında teninin gizemli alfabesi. Sana okudum. Ve yedim.
* * *
Nasıl çıkılsındı? Sevişme merdiveni. Kuşlar ki onları sen doğurdun. Tohumumdan. Tohumu sana okudum. Ve yedim.
* * *
Sana okumak. Seni okumak. İnsan gibi inlemeyen kitaplar okumadım hiç. Okuduğum her kitap tendi. Tenindi. Yumuşak karnındı, göbek deliğindi. Sana okudum. Ve yedim.
* * *
Okumak bir şehvettir ve şevktir. Sevişince anlıyorum, anlamını kelimelerin. Okumak, geri gelmektir ana rahmine. Bismillâhla yeniden doğmaktır. Ebedi kalçalarına senin. Sana okumaktır ve yemektir seni.
* * *
Yahut da şöyledir: Boynumu dişlerine uzatarak "Ye beni", "Oku beni", "Yut beni" demektir. Yenilmektir okumak. Sevdânın mütebessim cadısına. Cadısınca.
* * *
Ama nasıl unuttum çıkınca ruhunun çatısına: "Aç tenini ben geldim. Kapılarını, pencerelerini, bedeninin. Ruhunu havalandırmaya geldim. Aç sayfanı ben geldim. Kendini bana okut."
* * *
Girişti içlerimiz. Bacalarımızdan tütüştük. Sonra bana elma soydun. Çekirdiği cilveli bir kayısıydı ağzımda. Metnin. Tenin.
* * *
Sonra yazımı çilek reçeliyle yuttun. İncir soyup alın yazıma yedirdin. Biz birbirimizi okumakla ünlendik. Ruhlarımızı tatile gönderip, tenlerimizi sevişme hamamında kaynar şaraplarla yuduk.
* * *
Okuduk. Evren yanımıza geldi. Okuduk, geçmiş şimdiledi. Okuduk başımız göğe erdi. Yıldızlara çiçek ektik.
* * *
Teninin elifi aklımı alıyor. Kalbim, bakışlarının ateşiyle fokurdayıp bu sayfadaki satır aralarına dönüşüyor.
* * *
Ben bir kitabım. Sen bir kitapsın. İkisi aynı yatakta kalem olup hayatı yazıyor. Beyaz pantolonlu pastaydın. Yuvarlak. Seni üfledim. Okudum. Ve yedim.
* * *
"Afiyet olsun"umdun. Oldun. Kolay okunan zor bir kitap. Buyurdum. Seni içtim. Okudum. Senden geçtim. Hadi bana eyvallah.Hadi bana hoş geldin.Sayfana. Satırlarına. Beni kitabının okyanusunda yüzdür.
* * *
Bacaklarının arasında dünyanın en eski kütüphanesi.
* * *
Ruhun teninin cildi. Tenin başucu kitabım. Ruhun teninin hapishanesi. Gemiyle gidiliyor, göğüslerine, aktarmalı. Tenini ruhunun altın kafesinden kurtarmak için, seni üfledim. Okudum. Ve yedim.
* * *
Kitaplar aradım. Kitaplar aramak için kitaplar. Sonunda seni buldum. Kitap kutbunda buz kıran. Kitap öte okumasavar. Seni buldum. Kağıtyırtan. Sözbozan.Kitapları teninin ısısında yaktım.
* * *
Kitapları ektim. Bahçene. Yıldızlar bitti.
* * *
Okuma kuşu virân olmuş kalbimde susmuyor.
* * *
Susma kuşu ma'mur beynimde okuyor.
* * *
Okudukça anlam balıkları daha derinde yüzüyor.
* * *
Kitap olsam, yâre varsam. Gözünün nuruyla dolsam.
* * *
Söz elbiseni giy. Okuma aynamda taran.
* * *
Yazı pergelimin bir ayağı gözünün nurunu kesiyor.
* * *
Aşk ateşlerinin yandığı yazı evimde, ilâhî bir fırtınadır beni okuyuşun.
* * *
Yazı kandilimden evrenin dehlizlerine ulaşan gölgeli ışıkta, daha da örtünür tenini saran perde.
* * *
Lûgatine bak, derindeki çelişkilerinin; yazımdan vuran ışık karartınca seni.
* * *
Yükü hafiflerin sayfasından, dehlizlerden söz taşıyan katırlara bindirin beni. Muamma suyunu okuma kuyusundan çekin.
* * *
Çünkü bulutundan yağan harflerle sırılsıklam girdim koynuna.
* * *
Sözümden sevdâ uçtu, sır âlemine göçtü; sanmayın okur sarhoş, şarabı yazım içti.