bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: M.KEMAL ATATURK
M.KEMAL ATATURK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
M.KEMAL ATATURK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mart 10

Tosca Arya'sı





E lucevan le stelle - Giuseppe di Stefano

1926′da yani ilk gelişimde, Atatürk sofrada bana bir ara dedi ki: -Devrimcilerin, ihtilalcilerin sofrasında bulunuyorsun. Öyle bir şey çal ki, burada biz kendimizi bir devrim, bir ihtilal içinde hissedelim. Burası şöyle bir karışsın… Düşündüm düşündüm, bu kadar yüksek bir emir karşısında öyle hafif bir yapıtla küçük düşmek istemezdim. Bach’ın ŞAKONU’nu gayet ritmik ve çok sert, kırıcı yakıcı bir tarzda çalmaya başladım. 3-4 dakika kadar sakin dinledi. Sonra elini omzuma koydu, -İyi bir yapıt seçtin, kutlarım, dedi.

Bu 15 yaşında iken ilk karşılaşmamdı. Sözlerimi çok içli bir başka anıyı anlatarak kapatmak istiyorum.

1934 – 1935 yıllarıydı. Yeni Köşk’te Atatürk’ün çok içli bir akşamıydı. Bize Tosca Operasını Avrupa’da hangi koşullar altında dinlediğinden, o zamanki dünya durumundan, kuşkularından, zevklerinden uzun uzun bahsetti. Bir şeye içleniyordu. Çok içleniyordu ve çok içli bir akşamdı. Tosca Operası’ndan Çavadarossi’nin ünlü aryasını bir çok kez benden istemiş olduğu için hazırlıklıydım. Hatta bir yanlış yapmayayım diye aryanın notalarını bile yazmıştım ve cebimde bulunduruyordum. O gece de biliyordum ki sıra tekrar Tosca’ya gelecek. Adeta bekliyordum. Nihayet bana döndü, -Çal bakalım şu Tosca’yı dedi. Ben notayı çıkarttım, -Hayır hayır, öyle değil notayı bırak, notasız çal, dedi. Notayı bıraktım, gözlerimi kapadım, konsantre oldum, başladım çalmaya. Bir iki nota çalmıştım ki, -Hayır hayır, olmadı bana dön bana çal, benim gözlerime bak öyle çal, dedi. Kendisine döndüm. Masada oturuyordu. O’na dönerek çalmaya başladım. –Gene olmadı, bana daha yaklaş, dedi. Yaklaştım, çok yaklaştım. Belliydi ki çok uzak bir anısının içine gömülmek istiyor ve içinden çok eski zamanlara ait birşeyler taşıyor, fışkırıyor, fışkırıyordu… En sonunda, -Kemanın sapını omzuma dayayacaksın ve öyle çalacaksın, dedi. Bir an için gözünüzün önüne getirin; tarihimizde yaşamış, yaşayacak en büyük Türk, bir sanatçıya –Kemanının sapını omzuna daya ve o vaziyette en sevdiğim melodiyi çal, diyor. Ben artık ibadet eder gibi, huşu içinde Çavadarossi’nin aryasını çalmaya başladım. Atatürk, gözleri kapalı, biraz madeni ahenkli, biraz kısık, çok tatlı, çok manalı sesiyle melodiyi söylerken gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Aryayı belki onbeş kez tekrarladım…

Prof. Necdet Remzi Atak

Kaynak; Marşlarda-Türkülerde Atatürk ANGI YAYINLARI (Hacı Angı)

http://www.berkgoknil.com/archives/136

Cuma, Mart 7

İcraat'ın içinden 70 yıl önce;


“Sayın Arkadaşlar,
Endüstrileşmek en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ekonomik elemanları memleketimizde mevcut olan büyük, küçük her çeşit endüstriyi kuracağız ve işleteceğiz. En başta Vatan savunması olmak üzere ürünlerimizi değerlendirmek ve en kısa yoldan en ileri ve refahlı Türkiye idealine ulaşabilmek için bu bir zorunluluktur.
Bu kanaatle Beş Yıllık Sanayi Planının geri kalan bütün hazırlıkları bitirilmiş olan bir kaç fabrikasını da süratle başarmak ve yeni plan için hazırlanmak gerekir. Endüstrileşme karar ve hareketimize paralel olarak bu günkü kanunlarımızda düşünülecek değiştirmeler ve eklenecek bazı yeni hükümler vardır. Bunların başlıcalarını şöyle özetleyebiliriz : Sermayesinin tamamı veya büyük kısmı Devlete ait ticari-sanayi kurumların mali kontrol şeklini; bu kurumların bünyelerine ve kendilerinden istediğimiz ve isteyeceğimiz ticari usul ve anlayışla çalışma gereklerine göre süratle düzenlemek… Bu gibi kurumların bu günkü usullerle çalışabilmelerine ve gelişmelerine imkan yoktur.

Mevcut gümrük tarifeleri kanununda bu günkü politika ve eğitimimize uygun tedbirleri almak gerekir.
Diğer önemli nokta, daha önce de işaret ettiğim gibi, memlekette bazı bölgelerde göze çarpacak önem kazanmış olan hayat pahalılığı konusuyla uğraşmak… Bunun için, bilimsel bir araştırma yaptırılmalı ve tesbit edilecek sorunlar ile radikal ve planlı şekilde mücadele edilmelidir.
Küçük esnafa ve büyük sanayicilere ihtiyaç duyacakları kredileri, kolay ve ucuzca verecek bir örgüt kurmak ve kredinin normal şartlar altında ucuzlatılmasına çalışmakta çok gerekli işlerdendir.
Türkiye’de devlet madenciliği, milli kalkınma hareketleriyle yakından ilgili önemli konulardan biridir.

Genel endüstrileşme anlayışımızdan başka, maden arama ve işletme işine; herşeyden önce, dış ödeme imkanlarımızı, döviz gelirimizi arttırabilmek için, devam etmek ve özel bir önem vermek
zorundayız.
Maden Tetkik ve Araştırma Dairesinin çalışmalarının, büyük ölçüde geliştirilmesini ve bulunacak madenlerin rantabilite hesapları yapıldıktan sonra, planlı bir şekilde hemen işletmeye konulmasını sağlamamız gerekir. Elde bulunan madenlerin en önemlileri için, üç yıllık bir plan yapılmalıdır.
Ereğli şirketini satın aldığımızı ve Ereğli Kömür Havzasında rasyonel bir üretim planının, günün sorunu olduğunu biliyorsunuz. Bunun tamamlanması, çabuklaştırılarak, kömür üretimi kısa bir zamanda en az bir misli arttırılmalıdır.
Diğer yönden Maden Tetkik ve Arama Dairesinin, Divriği sahasında bulduğu ve cevher nispeti itibariyle önemi büyük olan demir madenini süratle işletilmesine geçilme ve Karabük Demir ve Çelik Endüstrimizin ihtiyaç planı dışındaki kısmının, ihracatına başlanılmalıdır.
Liman işlerinde modern ve planlı çalışma ve fiat tarifelerindeki indiriminin uyandırdığı memnuniyetin verimli sonuçları, ticarette dikkati çekmiştir. Bu yolda devam edilmesinde isbet olacaktır. Ekonomik bünyemizdeki gelişme, deniz ulaşım araçları ihtiyaçlarını her gün arttırmaktadır. Yeni sipariş edilen gemilerden bir kısmı önümüzdeki ilkbaharda gelmiş bulunacaktır. Fakat bunlar, bu günden görülmekte olan geniş ihtiyaca cevap verecek sayı ve oranda değildir.
Yeni gemiler inşa ettirmek ve özellikle eski tersaneyi, ticaret filomuz için, hem onarım hem yapı merkezi olarak çalıştıracak çareleri sağlamak gerekir. Şu günlerde, Yüksek Meclise su ürünleri ve Deniz Bank hakkında bir tasarı gelecektir. Bu konunun, yüksek ilginizi çekeceğinden şüphe etmiyorum.

Arkadaşlar ,
En güzel coğrafi durumda bulunan, üç tarafı denizle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri denizci millet yetiştirme yeteneğindedir. Bu yetenekten yararlanmayı bilmeliyiz. Denizciliği, Türk’ün büyük milli ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız. Ekonomik kalkınma; bağımsız ve egemen Türkiye’nin daima daha kuvvetli daima daha refahlı Türkiye idealinin, bel kemiğidir. Türkiye, bu kalkınmada iki büyük kuvvet serisine dayanmaktadır.
Toprağının iklimleri, zenginlikleri ve başlı başına bir servet olan coğrafi durumu;
bir de, Türk Milletinin, silah kadar, makinada da tutmaya yaraşan kudretli eli ve milli olduğuna inandığı işlerde ve zamanlarda tarihinin akışını değiştirir bir güçle beliren yüksek sosyal benlik duygusu…


Sayın Milletvekilleri ;
Demiryolları, bir ülkeyi uygarlık ve refah ışıklarıyla aydınlatan kutsal bir meşaledir. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri, dikkatle ısrarla üzerinde durduğumuz demiryolları yapma politikası, amaçlarına ulaşmak için, durmadan başarı ile uygulanmaya devam olunmaktadır.
Doğu ve Güney de, Sivas-Diyarbakır gibi büyük illere varan hatlar, geçen yıl içinde, Sivas-Malatya ara hattı ile birbirine bağlanmıştır. Zonguldak’a varmış bulunan hatta bu zengin kömür havzasını İç Vatana bağlamış bulunuyor.
Sivas’tan sonra, Doğuya doğru uzanıp gitmekte olan hat da, varılacak ilk nokta olan Divriği’ye ulaşmıştır. Bu kol, önümüzdeki yıl Erzincan’a varmış bulunacaktır. Diyarbakır’dan Doğu’ya uzanacak hattın da inşasına başlanmıştır.
Doğu demiryollarının satınalınmış olduğunu bilirsiniz. Güney de Nusaybin’e giden hattan başka, yurtiçinde bütün demiryollarının yönetim ve işletmeleri Cumhuriyet Hükümetlerinin elindedir.
Demiryolları inşaatımızın gelişmesi, İran Transit yolunun ilerlemesi ve motorize edilmesine de yararlı olmuştur. İstanbul’dan itibaren başlayan Avrupa turist yolunun asfalt olarak yapılmasına devam olunmaktadır.
Bu tarz inşaatın, bir plan dahilinde memleketin diğer alanlarına da yayılması beklediğimiz milli başarılardandır. Karayolu ve köprüler inşaatı gelişmektedir. Demiryolları yapımı politikamızı uygulamaya başladığımız yıllar içinde 78 köprü, geçişe açılmış bulunuyor. 23 köprü de inşa halindedir. Bu köprüler, her biri başlı başına birer teknik ve sanat eseri olarak yeni nesillere Cumhuriyetin armağan abideleri olacaktır. Demiryolu hatlarımızı, İç Bölgelere bağlayacak ve bu hatları biran önce, milli ekonomik kalkınmaya büyük hizmetini sağlayacak olan karayolu inşaatının önümüzdeki dönemlerde, yoğunlaştırlarak, bir plan dahilinde genişletilmesi gerekir.
Her Bölgenin ihtiyacına göre, istasyonlarda tamamlayıcı tesisatta yapılmak ve çeşitli malların gerektiği gibi gönderilmesini sağlayacak, teknik şartları olan vagon adedini arttırmak zorunludur. Bunda da büyük yardımlarınızın esirgenmemesini dilerim.
Su ve imar işlerine dikkatle devam edilmektedir.

Posta-Telgraf-Telefon işlerimizde esaslı bir gelişme vardır. Bununla beraber, şehirler arasındaki telofon konuşmalarını biran önce bitirilmesine çalışılmalıdır. Ankara’da yeni bir radyo istasyonunun yapılmasına başlanmış olduğunu memnunlukla belirtmek isterim.
Sivil havayolları İdaresi, devlet kuruluşları arasında, modern bir idare halinde yer almıştır.
Bütün teknik şartlar ve güvenlik gereklerine uygun şekilde çalışmakta olan bu idarenin, büyük şehirlerimizin hepsi arasında en modern ulaşım yolu rolünü biran önce yapmaya başlaması, uluslararası hatlarda da, kendi araçlarıyla ilişki kurma imkanı, az zamanda sağlanmasını beklediğimiz önemli işlerdendir.

Arkadaşlar ,
Bütün devlet kuruluşlarının canlılığı, gürbüzlüğü, işlemesi yönünden, büyük dikkatle üzerinde durulması, gerekli olan mali hayatımız konusuna değinmek istiyorum. Cumhuriyet bütçelerinin belirli hale gelen ve daima kuvvetlenmesi gereken birleşik özellikleri, yalnız denk oluşları değil, aynı zamanda koruyucu, kurucu ve verimli işlere, her defasında daha fazla pay ayırmakta olmalarıdır.
Bu politikamızın, milli faaliyetler üzerinde derhal yaratmaya başladığı etki iledir ki, bütçe tahmin rakkamlarımız, yalnız gerçekleşmekle kalmamış daima bütçe fazlasıyla kapanmaya başlamıştır.
1936 yılı bütçesi, tahmine ve 1935 yılında gerçekleşmiş gelirlere göre, 22 milyon fazla ile kapanmıştır. 1937 bütçesinin de uygulamada gösterdiği gidiş, aynı ümidi, fazlasıyla verecek durumdadır.
Bu sonuç; memleket ekonomisinin gelişmesini, halk için çalışan bir hükümetin, halkın yararına olarak aldığı tedbirlerdeki isabeti de doğrulamaktadır.
Samimi bir şekilde yapılmış bir bütçe ve gerçek ödeme dengesine dayanan paramızın, yürürlükteki satınalma gücünü kesin şekilde koruyacağız.
Her türlü mali yükümlülüklerimizi, günü gününe yerine getirmekle devletin güvenirliğini ve mali sermaye ve hisse senetlerini koruma ve destekleme konusunda bütün tedbirleri almak ve bu mevzuda dikkatli bulunmak prensibimizdir.
Devlet gelirlerinin artırılmasını, yeni vergiler konulmasından çok, devamlı bir programla, mevcut vergilerin kesilmesi ve toplama usullerinin düzenlenmesinde aramak gerekir.
Son iki yıl içinde hayvanlar, tuz, şeker, çimento, petrol ve benzin elektrik hammadeler resim ve vergilerinde yapılan ve herbiri % 30-50 oranında bir vergi indirimini ifade eden bu azalmanın, üretimi teşvik yönünde vatandaş ve memleket için olumlu ve hayırlı sonuçlar verdiğini görmekteyiz.
Hayvan vergisi, buhran ve muvazene vegileri üzerinde araştırmalar yapılarak, bütçenin denklik esasını bozmayacak şekilde, yavaş yavaş indirim çareleri düşünülmelidir. Bundan başka, memleketimizde yetişmeyen hammaddeler ve üretim maliyeti üzerinde etki yaparak, dış memleketlerle, işlenmiş mal rekabetini güçleştiren her türlü vergi ve resimlerin kaldırılması gerekir.


Gerek bu konular üzerinde çalışırken, gerekse herhangi bir mali karar alırken ilk gözönüne getireceğimiz şey, milli faaliyet ve milli üretimimize, yani verginin bizzat ana kaynağı üzerinde yapacağı etki olmalıdır. Maliye memurları da, iç işleri memurları gibi, halk ile devamlı teması olan kuruluşlarda çalışmaktadırlar. Bunların da, halk ile ilişkilerinde, halk için çalışan bir halk hükümetinin doğal niteliklerinden olan, en büyük dikkat ve özen göstermek ve büyük ölçüde güven ve inanç vermek prensiplerinin gelişmesine, özellikle itina etmeleri gerekmektedir.
Cumhuriyet rejiminde hazine yararı demek; kanunun hazine lehine tesbit ettiği halka, kanunun mükellefi karşılaştırdığı görevi gayet denk bir halde elde tutmak demek olduğunu biran hatırdan uzak tutmamak önemli prensibimizdir.
Tekel konusunda, özen gösterilmesi gereken esas prensip, bu kurumların mali monopol, ticari kuruluş ve milli valorizasyon kurumu hareketlerinin dikkatle birleştirilmesidir.
Dışarıya tütün satışları ve ihracat konusu, daha yakından ilgilenmeye değer taşır niteliktedir.
Gümrüklere gelince; bunda tesisata çalışma usullerine ve kanuni konular bakımından, gerekli düzenleme tedbirlerine hız vermek zorunludur. Tekel tarafından işlenmiş mal fiyatları üzerinde yapılan indirimler, satışları artırmıştır.
Bu usulün devamlı olarak dikkatte bulundurulması yararlı olur.

Arkadaşlar , *Büyük Davamız, en uygar ve en kalkınmış Millet olarak varlığımızı yükseltmektir.* Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde köklü, bir inkilap yapmış olan Büyük Türk Milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek zaruriyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir.
Bu nedenle,
okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak;
memleketinin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanı yetiştirmek;
memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak;
işte bu önemli ilkeleri en kısa zamanda sağlamak,
Kültür Bakanlığının üzerine aldığı ağır zorunluluklardır.
İşaret ettiğim ilkeleri;
Türk Gençliğinin beyin yapısında ve Türk Milletinin bilincinde daima canlı bir halde tutmak,
üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca görevdir.
Silahlanma ve donatım programımızın uygulanması başarıyla ilerliyor.
Bunları memleketimizde yapmak emelimiz, gerçekleşme yolundadır.
Harp endüstrisi kuruluşlarımızı daha çok geliştirmek ve genişletmek için alınan tedbirlere devam edilmeli ve endüstrileşme çalışmalarımızda da ordu ihtiyacı ayrıca gözönünde tutulmalıdır.
Bu yıl içinde denizaltı gemilerini yurdumuzda yapmaya başladık.
Hava Kuvvetlerimiz için yapılmış olan üç yıllık program, büyük Milletimizin yakın ve bilinçli ilgisiyle şimdiden başarılmış sayılır.
Bundan sonrası için, bütün uçaklarımızın ve motorlarının memleketimizde yapılması ve harp hava endüstrimizin de bu esasa göre geliştirilmesi zorunludur. Hava kuvvetlerinin aldığı önemi gözönünde tutarak bu çalışmayı planlaştırmak ve bu konuyu layık olduğu önemle Milletin gözünde canlı tutmak gerekir.
Büyük Milli disiplin okulu olan Ordunun ekonomik, kültürel ve sosyal savaşlarımızda bize aynı zamanda en gerekli elemanları da yetiştiren, büyük bir okul haline getirilmesine, ayrıca özen gösterilip yardımcı olunacağına şüphem yoktur.”
1 Kasım 1937 Mustafa Kemal Atatürk/ TBMM açılış konuşması
_____________________________________________________________________________

Kendimce;
Bambaşka bir ülke'nin.., bambaşka bir siyasi anlayışın.., bambaşka bir Milli İrade Temsil'ciliğinin ruhu var bu hitabet metni'nde...
Ülküsü net..,
Vatan sevgisi esas...,
Milleti hem refah'a hem de yüksek değerlere sahip toplum haline getirmeyi görev ve amaç edinmiş...,
Ortaya koyduğu icraatları somut...,
İcraatlarını belirleyen siyasi amaçları tamamen sosyal ve idealizmini destekleyen..,
Gelecek hedeflerini hem politik, ekonomik çerçevesiyle belirlenmiş, hem de hedefler gerçekleştikçe bunun halka vergi ve hizmet yönüyle yansıtılmasının mecburiyetinin altı çizilmiş, ülkeyi yönetenlerin tüm emek ve gayretlerinin yegane görevlerinin ülkeyi vatandaşı ile birlikte en iyi seviyeye getirmek olduğu vurgulanmış...,
70 YIL ÖNCE.....

Bugün o yıllara birebir tanık olmayan nesiller, bizler; sanırım hiçbir zaman böylesi bir konuşmayı siyasi otorite'den dinlemedik,
böylesi bir metin bize hazırlanıp basın'da yayınlanmadı,
böylesi hedefleri olan Meclis'i hiç oluşturamadık,,,,


Perşembe, Şubat 28

Saçımız ak mı? kara mı? önümüze düşerken

Yüzyıllar boyu sürmüş olan; gerek ekonomi, gerek hukuk, gerek tarih bilincinden yoksun; "uyur - gezer sayıklamalarından" arınma dönemlerine doğru gidiyoruz.
"Uyur - gezer sayıklamaları"na birkaç örnek:
Epey bir zaman önce emekli bir orgeneral tanıdığa sormuştum:
- Gutenberg’in matbaayı icat ettiği tarih, İstanbul’u aldığımız tarihe rastlar. Siz, matbaayı icat etmiş olmayı mı yeğlerdiniz; yoksa İstanbul’u almış olmayı mı?
Em. orgeneral tanıdık, hiç tereddüt etmeden:
- İstanbul’u almış olmayı, demişti.
Bugün de:
- Matbaayı icat etmiş olmayı, İstanbul’u almaya yeğlerdim, diyecek kaç Türk çıkar 69 milyon içinden?

Orayı burayı zaptetmekle övünme hipnozları, hümanist yazarların eleştirisine uğradığı zaman da, hep aynı yanıt verildi:
- Onlar Türk düşmanı...
Ekonomi, hukuk ve tarih bilincinden yoksun bir, uyur - gezer sayıklamasıyla, 21. yüzyılı aşma olanağımız yok.
İstanbul’un zaptı da dahil, Osmanlı fetihleri de; Osmanlı ekonomisine ne evrensel bir artı getirebildi, ne de sağlam bir belkemiği oluşturabildi.
1566’da Kanuni Sultan Süleyman, 70 yaşında Zigetvar’da öldüğü zaman; oğlu II. Selim, her yeni padişahın tahta çıkarken yeniçeriye dağıtması adet olan "cülus akçesi"ni bulamamıştı. Yeniçeri de bela çıkarmaya başlamıştı. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, kendi cebinden ödemek zorunda kalmıştı cülus akçesini...

Osmanlı fetihlerinin en keskin eleştirisini de, İzmir İktisat Kongresi’nde Mustafa Kemal yapmıştı:
- Arkadaşlar, kılıç ile fetihler yapanlar; sapanla fetihler yapanlara mağlup olmaya ve sonunda mevkilerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler, sapanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de, böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi anayurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara mağlup olmuştur.

Ne var ki tek parti dönemi de, yine hamasi birtakım hipnozlar yarattı durdu.
Ve toplumun ekonomik tablosunu saydamlaştırmak suç sayıldı. Sade ekonomik tabloyu saydamlaştırmak değil, "yoksullukötan söz etmek dahi suç sayıldı; bölücülük sayıldı; hatta ve hatta Türk düşmanlığı sayıldı.

"Demagoji"nin eski Yunancadaki karşılığı "halkı yönlendiren" demek.
Çağdaş karşılığı ise, "halk dalkavukluğu yaparak, halkın itibarını kazanmak" demek...
Halk dalkavukluğu ile;
gerek ekonomik bilinç,
gerek hukuk ve tarih bilinci zıtlaşmada...
Ve güncel demagogların eteklerine yapışmayanlar da, usulca filitlenmede...

Çetin Altan

Pazar, Şubat 24

Şu vasiyetname mes'elesi,


"1938 senesi sonbaharı, Dolmabahçe Sarayı'ndayız. Bir sabah Atatürk'ün yatak odasına girdim. Büyük adam, yatağında başı biraz yüksekte arka üstü yatıyordu. Salonu solgun bir güneş kaplamıştı. Yüzü fildişi rengindeydi. Çehresi her gün biraz daha zayıflayıp uzuyor, o gök mavisi gözleri irileşiyordu.

Ben yatağının ayak ucuna doğru, gösterdiği yere oturdum. Her zaman ki suallerini tekrarladı:

"Ne haber?"

O günlerde Avrupa'da siyasi hava çok bozulmuştu. Atatürk umumi endişelere ve bir takım tehlikeli belirtilere rağmen, Almanların henüz, İtalyanların ise hiç hazırlanmamış olduklarını ileri sürerek müsterih bulunuyor. O sene harp olmayacağını, ihtilafların behemahal bir pamuk ipliğine bağlanacağını, harbi ancak 1939 senesinde veya ondan sonraki senelerde beklemek lazım geldiğini söylüyorlardı.

Son yirmi dört saat zarfında günlük meselelere dair gelen haberleri hülasa ettim. Görüşünü teyid eder mahiyette olan bu haberleri alaka ile dinliyor, ara sıra bazı şeyler soruyor ve kısa cümlelerle mütalaalar beyan ediyordu. Böyle olmakla beraber düşünceli ve heyecanlı olduğu belliydi.

Sözlerimi bitirince sağ kolunu bana doğru uzattı. Doktorlar, kati lüzum olmadıkça kuvvet sarfetmesini yasakladıkları için hareketlerinde yardım ediyorduk. Elini tuttum, doğruldu, yatağının içinde bağdaş kurdu. Birkaç dakika denize ve karşı sahile baktı. Belliydi ki heyecanını yenmeye çalışıyordu. Gözlerini bana çevirdiği zaman, uzun kirpiklerinin ıslandığını farkettim. Bütün hastalığı boyunca yanımda gösterdiği yegane zaaf (eğer bu ulvi sükunete zaaf demek uygunsa) buydu. Sonra önüne baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı.

"Bu yolda konuşmak benim içinde, senin için de, ağır bir şey ama başka çaremiz yoktur. Konuşmaya mecburuz çocuk. Hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik. Hatta bunun içinde kanun çıkarılmıştı: Şu vasiyetname meselesi. Bugün yarın o işi bitirmeliyiz. Nasıl olsa bir gün karnımdan su alınacaktır. Ne olur ne olmaz. Bağırsaklardan biri delinebilir, başka bir arıza olabilir. Herhalde ihtiyatlı olmalı."

"Atatürk, 6 Ekim 1938 'de Noter'in getirilmesini istemişti. Noter İsmail Kunter Bey, Prof. Neşet Ömer Bey ve ben, yatak odasının altındaki bir odada huzuruna girebilme emrini bekliyorduk. Bu daveti alınca hep beraber üst kata çıktık ve yatak odalarına girdik.

Vaziyeti şöyleydi; yataktan çıkmış, ipek bir pijama ve yine kırmızı ipek bir rob döşambr giymiş, boynuna koyu vişne renginde ipek bir eşarp bağlamıştı. Denize bakan pencerelerin önüne koydurduğu bir şezlongun üzerine oturmuş sigara içiyordu.

Bizi görünce hafifçe kımıldandı: "Buyrunuz.." dedi.

Tam karşısına koydurduğu sandalyelerde üçümüze de yer gösterdi. Hatırımda kaldığına göre Noter İsmail Kunter Bey ile, yeni çıkmış olan Noter Kanunu ve İstanbul'daki noterler üzerine görüştü. Getirilen kahvelerin içilmesini bekledi. Sonra önündeki sigara masasının koyduğu kapalı zarfı aldı:

" Bu benim vasiyetnamemdir. İcap ettiği zaman muamelesini yaparsınız..." diyerek zarfı notere verdi.

Hasan Rıza Soyak/Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri

Perşembe, Şubat 21

Halk İsterse

1935 senesinde idi.Atatürk’ün Çanakkale’ye geleceği rivayetleri dolaşıyordu.
O zamanlar dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, memleketimizin de bazı bölgelerinde Yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma baş göstermişti.bu hal karşısında bütün Museviler mallarını, mülklerini satarak yolculuğa hazırlanıyorlardı. Bunlar, o zaman rivayet olunduğuna göre Filistin’e gitmek istiyorlardı.
İşte bu sıralarda "Atatürk Çanakkale’ye geliyor"dediler. Çok sevindim. Çünkü Atatürk’ü hiç görmemiştim.heyecanla Atatürk’ün geleceği Balıkesir caddesine dikildim. Bu esnada yanımda bulunan birkaç Yahudinin fısıltı ile pek hararetli olarak konuştuklarını gördüm. Alakadar olmağa vakit kalmadan karşıdan birkaç otomobil göründü."Atatürk geliyor" sözü yeniden ağızdan ağıza dolaştı. Halkın "yaşa, varol!" nidaları arasında Atatürk otomobilinden indi.alkışlar devam ediyor, o da halkın arasında ilerliyordu.garip bir tesadüf ve talih eseri olarak Atatürk bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yaptı.halka bakıyor ve kalabalığı selamlıyordu. Tam bu esnada yanımda bulunan ve biraz evvel fısıltı halinde, fakat hareketli konuşan Yahudilerden biri, ileriye doğru yürüdü ve Ata'nın önüne atıldı. Muhafızlar mani olmak istedi. Atatürk:
- Bırakın gelsin! dedi.
Bu Musevi vatandaş, Atatürk'ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak:
- Paşam bizi kovuyorlar.biz ne yapacağız? dedi.
Atatürk bu şekilde önüne atılan bu adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu derhal anlamıştı.buna rağmen sordu:
- Sen kimsin?
- Ben paşam, Çanakkale Musevileri'nden Avram Palto.
- Sizi kim kovuyor? Hükümet mi? Kanun mu? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle? dedi.
Bu Musevi vatandaş durakladı, şaşaladı.biraz sonra kendini toparlayarak cevap verdi:
- Hayır paşam, halk kovuyor.
Atatürk, bu adamın yüzüne dikkatle baktı, gülümsedi ve:
- Halk isterse beni de kovar, dedi ve yürüdü.


Kaynak:
Nükte ve fıkralarla Atatürk, İstanbul, İnkılap Kitapevi

Perşembe, Ocak 31

Atatürk/Latife Hanım

Seda Şennik imzalı bir röportaj...
'Latife Hanım'ın Kağıtları' adlı araştırma/derleme kitabının yazarı Fatih Bayhan'ın cevaplarının bir bölümünü bloğuma taşıyorum,
Ki,
butterflyeyess da Mustafa Kemal Atatürk 'Liderlik', 'Devlet Adamlığı', 'Askeri Deha'sı' gibi toplumsal temalardan biraz daha uzak,,,önplana fazla çıkarılmamış ama çeşitli kaynaklarda az da olsa işlenmiş öznel/insani/duygusal anetdotlarına yer vereceğim.
Röportaj'dan alıntılar....,
Latife Hanım ve Atatürk ilişkisinde en kilit diyebileceğimiz noktaları nasıl sıralarsınız? Başlıklar halinde?
Bu evlilikte aşk var mıydı diye girmek lazım... Bu evliliğin en kilit noktası aşk olup olmadığı... Çünkü çok tartışmalı... Latife Hanım mı çok seviyor? Atatürk mü çok seviyor? İkisi mi seviyor?
Ya da Babası, Latife Hanım'ın Muammer Bey çok önemli bir tüccar ve o ilişkiyi çok destekliyor. Bu da evlilik sebebi olabilir mi?
Aslında önce desteklemiyor... Kararı Latife Hanım'a bırakıyorlar. Bakın çok demokratik ve entelektüel bir aile. Gerçekten bugün bile aile fertleriyle görüştüğünüz zaman o asalet onların ifadelerine, kültürlerine, giyimlerine yansımış durumda... O dönemde de bile bu asalet var. Varlıklı, kültürlü bir aile… Evde Latife Hanım'ın 8-9 yabancı dil bildiğini düşünün. Fransız Edebiyatını, İngiliz Edebiyatını, Rus Edebiyatını… Mesela Atatürk'le ayrıldıktan sonra, Rusça öğrenmeye ve Rus Edebiyatına başladı. Bu evde yetişen çocukların tümü entelektüel değeri çok yüksek çocuklar.
Tam anlamıyla netleştirmek için soruyorum. Bu ilişki nerede ve nasıl başladı?
Bu ilişki İzmir'de başlıyor. Atatürk 10 Eylül'de İzmir'e Vali Konağına geliyor. Büyük mahşeri bir gün herkesin gözlerinde ışıltı var. Türk bayrağı dalgalanıyor ve göklere çekilmiş. Halk merak ve bekleyiş içerisinde. Ama en önemli hadise Atatürk'ün nerede konaklayacağı. Salih Bozok bir gün önceden gelmiş.Atatürk'ün konaklaması için Vali Bey ile birlikte bir yer hazırlıyorlar. Atatürk orada bir gün kalıyor. Fakat şehrin gürültüsü yanlarından akan denizin kokusu çok rahatsız ediyor. Bunun üzerine başka bir yere bakın diyor. Salih Bozok arayıştayken Latife Hanım çok gariptir. Atatürk'ün kaldığı yere girmek istiyor. Atatürk'ü davet etmek istiyor. Bir türlü içeri almıyorlar bunun üzerine o kapıdaki erlerin bir anlık dalgınlığından faydalanıp Atatürk'ün odasına giriyor. Atatürk şaşırıyor karşısında genç bir kız çarşafıyla "Paşam!" diyor elini öpüyor. "Ben Uşakizadeler'in kızı Latife sizi konağımızda misafir etmek şerefini bizden esirgemeyin. Şehir sizi rahatsız edebilir. Bizim konağımız daha rahat" diyor ve Atatürk'ü davet ediyor.İzmir işgal edildiğinde Latife Hanım ailesiyle birlikte Paris'e gitmişti. Latife Hanım Türkiye'deki gelişmeleri gazete okuyarak takip ediyordu. Gazetede Mustafa Kemal Atatürk'ün resmini görüyor. İşte Türkiye'den haberler meclis kurulmuş yeni bir parlamento var. Latife Hanım o resmi kesiyor ve boynunda ki kalpli madalyonun içine koyuyor.

Hoşlanıyor ve ilgisini çekiyor. Paşa önde gidiyor zaten Atatürk adı yavaş yavaş duyuluyor. Tüm genç kızlar ona hayran o dönemde. Onu da Halide Edip'in hatıralarında öğreniyoruz. Çünkü Latife Hanım, Atatürk'ün odasına girince böyle apar topar kolyeyi de gösteriyor."Paşam biz sizi seviyoruz" diyor. Atatürk Halide Edip'le aralarında geçen bir konuşmada kahkaha atarak "Halide kızın boynunda bir kolye vardı ve o kolyenin içinde resmimi saklamıştı" diyor.Bundan çok etkilenmiş. Atatürk bu davet teklifini alıyor ve ertesi gün Salih Bozok ile birlikte konağa gidiyorlar. Konağı beğeniyorlar fakat kalmak istemiyorlar. Çünkü birkaç rivayet var ama en önemlisi bana göre Latife Hanım genç bir kız. Yanında sadece ninesi var ve birde bakıcıları var 3 kişiler. Genç bir kızın oluğu bir konakta kalmayı doğru bulmuyor.
O zaman şunu anlıyoruz. Latife Hanım önceden hoşlanıyordu ama Atatürk bu gelişen süreçte Latife Hanım'la ilgilenmeye başladı.
Bu gelişen süreçte hoşlanma var sevme var ama Atatürk'te aşk yok. Mantığa önem veriyor Atatürk. Atatürk'ün kafasında örnek bir kadın modeli var ve Latife Hanım da bu modele çok uyuyor. Öncelikle entelektüel bir kadın...
1922'nin 10 Eylül'ünde tanışıyorlar. Latife Hanım Atatürk'ü konakta 3 hafta ağırlıyor her sabah İzmir'e o dönemde gelen Yunan, Fransız gazetelerini alıyor sabahın erkenin de. Türkçeye çeviriyor. Bölümüyle ilgili yorumunu yapıyor ve her gün Atatürk'e kahvesini götürünce başına oturuyor "Paşam bugünün basın özetleri bu " diyor. Bir nevi basın danışmanlığı yapıyor...
Atatürk bundan etkileniyor tabi. Mesela İngiliz gemileri limanından ayrılmamışlar nota gönderecek İngilizce bir nota yazılması lazım yazıp getirin diyor. Atatürk okuyor yırtıyor okuyor yırtıyor. Latife Hanım'a sen yaz diyor ve onun yazdığı metni gönderiyor.
Atatürk Latife Hanım'dan ilişkileriyle ilgili hiç bir şeyin konuşulmamasını istediğini bunun içinde ona asker sözü vermesini istediğini söylüyor öyle değil mi?
Latife Hanım da kendisinden istiyor ."Peki Paşam asker sözü. Aynı hassasiyeti sizden de beklerim" diyor. Atatürk de "Peki Latife" diyor. Ve karşılıklı anlaşıyorlar. 1 yıl sonra Atatürk röportaj veriyor. Orada niye ayrıldıklarını anlatıyor.
Yani aynı hassasiyeti göstermiyor… Peki, evlilikleri sürecinde neler yaşandı ve bitmesine sebep olan etkenler nelerdi?
Evlilik sürecinde Latife Hanım'ın yüklendiği bir misyon var. Atatürk kafasında Türk kadınına bir rol buluyor ve Latife Hanım da bu role çok uygun. Onunla evlenme fikriyle İzmir'den ayrılıyor. Ankara'ya gidiyor. Daha sonra Salih Bozok 'a "Benim ağzımdan Latife Hanım'ı hoş tutacak mektuplar yaz " diyor. Hatta Latife Hanım Atatürk İzmir'den ayrılırken "Paşam beni de Ankara'ya alır mısın? Size yakın olayım tercümanlığınızı yaparım" diyor. Paşa da "Hiçbir yere ayrılma benden haber bekle " diyor. Bu söze Latife Hanım çok bağlanıyor.
Hatta aileden gelen bazı rivayetlere göre Atatürk'ün Latife Hanım'a İzmir'de kaldığı 3 hafta boyunca 3 defa evlenme teklifi ettiği söyleniyor. Ve daha sonra Atatürk Ankara'da Latife Hanım'ı çok beğeniyor. Dönüşte etrafındakilere Latife Hanım'dan bahsediyor."Latife Hanım'ı nasıl buldunuz diye tek tek soruyor. Çankaya'da Atatürk Latife Hanımdan hoşlanıyor deniliyor. Bunun üzerine öteden beri mürüvvetini göreyim diyen annesi "Sayın Paşam! Makbule evlendi seninde mürüvvetini göreyim" diyor. Rahatsızlanınca ısrarla İzmir'e gidip kızı görmek istiyor. Bu maksatla İzmir'e geliyor. Latife Hanım ile karşılaşıyor. 20- 25 gün ağırlıyor Zübeyde Hanım'ı.
Zübeyde Hanım, Latife Hanım'dan hoşlanmıyor sanırım.
Zübeyde Hanım mesela Fikriye Hanım'ında Atatürk'e karşı hisleri olduğu farkında hatta onu evden uzak tutmaya çalışıyor. Yani Zübeyde Hanım Atatürk'ün hayatında çok belirleyici. Tam bir Osmanlı kadını. Zaten Fikriye Hanım'a onay verseydi Atatürk belki de Fikriye Hanımla evlenecekti. Ama Fikriye Hanım'a onay vermedi. Zübeyde Hanım "Olmaz bu iş Salih Paşa'ya bildir " diyor. Tabi birkaç gün sonra vefat ediyor.Salih Bozok Atatürk'ün Latife Hanım ile evlenmesini istiyor. Ve Atatürk'e "Zübeyde Hanım Latife Hanım'ı beğenmiştir" diyor. Tabi burada aileden aldığım çok özel bir bilgi var. Zübeyde Hanım vefat etmeden önce Latife Hanım'dan bir söz istiyor."Bana Atatürk'ün sağlığıyla ilgileneceğine dair söz ver" diyor. Yani Latife Hanım'ın Mustafa Kemal'in içkisine yaptığı müdahaleler annesine verdiği sözden kaynaklanıyor.
Atatürk ve Latife Hanım balayına çıktıklarında belki de ilk tartışmalarını yaşıyorlar. Latife Hanım makam aracının soluna oturuyor. Paşa da bu işe çok bozuluyor. Öyle değil mi?
Adana gezisinde oluyor bu. Latife Hanım özgüveni çok yüksek bir hanımefendi. Fotoğraflara dikkatli bakarsanız Paşa'nın yanında ayak ayaküstüne atan bir hanım. Bazen erkeklerin içerisinde onun koluna giriyor. Bu tavrı eleştiri konusu da oluyor. Kadının ne işi var diyorlar.1923 -1924 yıllarının toplumunu düşünürseniz o zamana kadar hiçbir sultan trene binip Anadolu'ya açılmamış. Atatürk bu konuda da bir ilki gerçekleştiriyor. Seyahatlere hanımıyla birlikte çıkıyor. Latife Hanım'dan ayrıldıktan sonra onun boşluğunu Afet İnan, Sabiha Gökçen doldurmuştu. Mutlaka bir hanım vardı. Burada Ata'nın çok farklı niyetleri var. Gittiği vilayetlerde organizasyonlara kadınlarda katılsın istiyor o yüzden kendide mutlaka bir eşiyle katılıyor. Kadın erkek ayrımı ile ilgili kafasındaki o değişiklik oturtmaya başlamış oluyor. Adana gezisinde giderken yolda Latife Hanım çok kızgın. Çünkü yine odada tek kalmış. Ata öbür vagonda arkadaşlarıyla poker oynuyor. Adana'ya indiklerine makam aracının soluna oturtuyor. Gezileri yapıyorlar. Latife Hanım küplere binmiş vaziyette. Atatürk'e milletin yanında bir şey diyemiyor. Çünkü birkaç yerde mesela Konya durağında Kemal! diye sesleniyor. Atatürk çok rahatsız oluyor. "Bana milletin yanında ismimle hitap etme" diyor. Türk toplumunda biliyorsunuz hanımlar eşlerine isimleriyle hitap etmezler. O akşam Adana'da Suphi Paşa Konağı'nda çok ciddi bir tartışma yaşanıyor.
Tartışmalarından bahsettik, Latife Hanım'ın inatçı bir kadın olduğundan bahsettik, içkiyi söyledik. Tüm bunların dışında başka bir söylenti daha var. Latife Hanım'ın Paşa'yı kaldıramadığı, nasıl birisiyle evlendiğinin farkında olmadığı… Ben buna inanmak istemiyorum. Bu kadar kültürlü ve entelektüel bir kadın nerde nasıl davranacağını da biliyordur herhalde öyle değil mi?
Tabi bu toplumda yaygın bir eleştiri bir kanaat ama Latife Hanım'ı yakından tanıyınca bu eleştirinin aksi olduğunu görüyorsunuz. Latife Hanım, kiminle evli olduğunun farkında. Ama 1952'de kendisiyle yapılan bir mülakatta "Çocukluk ettim biraz şımartmayı bilebilseydim" sözleriyle pişmanlığını da belirtiyor. Çok zeki bir kadın Latife hanım…
Boşanmadan hemen önce sorulan bir soruya şöyle bir cevap veriyor "Kocam bensiz yaşamaya ikna edildi." Bu aslında çok büyük bir açıklama… Birçok şeyi akla getirebilecek bir ifade...
Bu mülakatı İzmir'de New York Times gazetesine veriyor. Kocam bensiz yaşamaya ikna edildi diyor. Yani yaşanan hadiselerden sonra Atatürk'e Latife Hanım ile yapamayacağı telkinleri yapılıyor. Yakın çevreden bu konuda Kılıç Ali çok suçlanır. Kılıç Ali'nin bu evliliği bitiren insan olduğu söylenir.
Açılma süresi dolmasına rağmen ailenin açmak istemediği sandukada neler var?
Sandukada Latife Hanımın tuttuğu günlükler var. 5 cilt civarında. Çok içli bir kadın… Yaşadığı mutlulukları, acıları kâğıtlara döken bir kadın…
Zaten kitabın adını da “Latife Hanımın Kâğıtları” koydum.
Yazdığı tüm mektuplar var... Mektup konusu Latife Hanım için çok enteresan bir konu. Kader çizgisinde...
Mesela, Yunan İşgalinde İzmir’e geliyor. Valiye “Valim ben inandım Mustafa Kemal ve ordusu İzmir’e gelecek “ diye bir mektup yazıyor. Bu mektup valiye ulaşacağına Yunanlı komutanların eline geçiyor. Bu sefer Latife Hanım'ı ablukaya alıyorlar.
Mektup konusu gençliğinden bu yana Latife Hanımda hep kaderini belirleyici bir etki yaratmış.
Mesela, Atatürk ile sokakta kavga ediyorlar. Ertesi gün Atatürk Latife Hanım’ı Ankara’ya gönderiyor. Kayseri’ye varmadan önce Latife Hanım yolda bir mektup kaleme alıyor. Çok içli, yaşanan tartışmalardan dolayı özür dileyen bir mektup… Bu mektubu Kayseri’de Garnizon komutanına veriyor; ”Bunu Paşaya ulaştırın” diyor. Paşa Kayseri’ye gelmeden önce mektup eline ulaşıyor. Mektubu okuyunca duygulanıyor. O keskin Mustafa Kemal gidiyor yerine yumuşamış Mustafa Kemal geliyor.
Bu mektup sayesinde yeniden birleşiyorlar. Yani mektupla Latife Hanımın kesiştiği birçok nokta oluyor.
Atatürk'ün Latife Hanım'a verdiği bir hediye var. Çok anlamlı bir hediye… Nikâhta veriyor sanırım. Değil mi?
Nikâhları kıyılıyor İzmir’de. Tabi orda çok hoş bir anı yaşanıyor. Biliyorsunuz nikâh sırasında mehir veriliyor. Atatürk’e Şeyh-ül İslam Efendi “Paşam mehir olarak ne vereceksiniz” diyor. Atatürk 10 dirhen gümüş veriyor. 10 dirhen gümüş o zamanlarda fakirlerin nikâhlarında kullanılan bir rakam çok düşük bir rakam. Kazım Karabekir şaşırıyor ”Paşam ucuza kapattınız“ diyor.
Orada savaş sırasında sürekli kendi boynunda bulunan küçük bir Kuran-ı Kerim’i var. Onu çıkarıp Latife Hanıma düğün hediyesi olarak veriyor. Onun boynuna takıyor.
Bir şey öğrendim ve çok üzüldüm. Aile mensuplarıyla birlikteydik. 2004 yılında bir hırsızlık yaşanıyor İzmir’de. Atatürk’ün Latife Hanım’a hediye ettiği Kuran-ı Kerim çalınıyor. Enteresandır sadece onu çalıyorlar.
Atatürk ben bu evliliği başaramadım demekten de geri kalmıyor.
Onu kızgınlık anında söylüyor. Kızdığımızda hepimiz bir şeyler söylüyoruz. Bende söylüyorum. Kızgınlık anında söylenenler sayılmaz. Yani o sözü Tokat'ta ki tartışmada söylüyor. Milletvekili var Vali var. Akşam yemek yiyorlar. Latife Hanım'ın derdi Atatürk 'ü fazla içmeden yukarıya çıkarmak. İki de bir "Hadi Kemal kalkalım" diyor ayağa kalkıyor.
Latife Hanım bir nevi dadılık yapıyor Paşa'ya…
Yani çok koruyucu, sahiplenici normal yani bir kadının eşi için bu tavırları normal. Latife Hanım kalkıyor. Mustafa Kemal’de ses yok. Bir süre sonra Latife Hanım kalkıp gidiyor. Yukarı çıkıyor ayaklarını vurarak. Ahşap ev olduğu için çok ciddi sesler çıkıyor. Tabi, Latife Hanım’ın yaptığı da belli… Atatürk “Salih Bozok’ a git bak bakalım hangi hizmetçi yapıyor bu terbiyesizliği“diyor.
Misafirlerine mahcup olmamak için hizmetçi yapıyor demeye getiriyor. Ama herkes biliyor tabi Latife Hanımın yaptığını. Salih Bozok çıkıyor. Bir süre sonra ayakları yorulunca kesiyor tabii. İşte orada “Orduları idare ettim ama bir kadını idare edemedim” diyor.
Biliyorsunuz Latife Hanım'ın mezarı Edirnekapı'da mezar görevlisi sadece iki kişinin ziyarete geldiğini söylüyor. Ve mezar taşında Latife Uşaki yazıyor. Atatürk'ün eski eşi olduğu belirtilmiyor. Kimse tarafından bilinmiyor. Latife Hanım'ın mezarı gizli mi tutuluyor?
Gizli tutma yok. Bakın 1970 yılında Türkiye’de çok ciddi bir kuraklık yaşandı biliyorsunuz. Kömür, yağ karneyle verildi. O dönemde Latife Hanım’ın köşkünde kömür bitiyor. Latife Hanım kömür talebinde bulunuyor. Ve Atatürk’ün eski eşi olduğuna dair bir evrak gösteriyor. Oradaki yetkili “Atatürk’ün eski eşi olduğundan bana ne“ diyor. Ve bunun üzerine Latife Hanım 1970 de köşkten ayrılıyor. Harbiye’de ki eve gidiyor. Çok önemli bir şey söylüyorum. Buna çok içerliyorlar. Bir vurdumduymazlık bir önemsememelik var. Aile bu durumdan çok muzdarip… Herkes yüz çevirince bunu kaldıramıyorlar ve İstanbul’a göç ediyor. Uşaki soyadının da ayrı bir hikâyesi var. Latife hanım, Latife Gazi Mustafa Kemal adını kullanıyor ve son yazdığı mektupta da bu ad var. Bu mektuplara hiç cevap gelmiyor. Ve Atatürk’ün Latife hanımdan özel bir ricası var. Mustafa Kemal soyadını kullanma diyor. Ailenin soyadı olan Uşaki soyadını kullanmasını istiyor. Uşaki Arapça da âşıklar anlamına gelmektedir. Çoğuldur. Ve aile de o ifadeyi kullanıyor.


Pazar, Ocak 20

Makbule Atadan'dan




O yıllarda, henüz çocuklukla delikanlılık arasındaki ilk kilometre taşlarında.
Selanik'te Askerî Rüştiye'ye devam ediyor.
Annesi Zübeyde Hanım ve kızkardeşleri Makbule ile Naciye, çocuk Mustafa Kemal'e yaşının çok üstünde bir ilgi ve saygı gösteriyorlar.
Ata ve silaha karşı büyük bir sevgisi var.

O günleri, kızkardeşi Makbule Atadan şöyle anlatıyor:
“— Güzel bir tayı vardı... Mektebe dayımla beraber atla giderlerdi. Her cuma günü, annemi, beni ve Naciye'yi görmeye gelirdi.
Yine bir cuma dönüşüydü... Atın eyerini vurdu... Gemi taktı... Yola çıkmaya hazırlanıyordu... Yanına sokuldum:
— Ağabey!., dedim.
— Ne var?..
— Mektebe mi gidiyorsun?
— Evet!..
— Beni de alsana atın terkisine!..
— Olmaz!..
— Ne olursun?..
— Olmaaaz!..
— Ne var sanki, ben de geleyim seninle!..
— Olmaz dedik ya, hadi dön bakalım eve!.. Atına bindi ve gitti...”
-------------------------------------------------------------------------------------
O yıllarda sık sık görüştükleri Kolağası Rüknettin Bey'in iri siyah gözlü, uzun kirpikleri siyah gözlerini gölgeleyen güzel bir kızı vardı: Müjgân!.
Mustafa Kemal, çok duygulu ve romantik bir yaşın içindeydi. Arkadaşı Nuri (Conker) ile yaptığı özel sohbetlerindeki konular genellikle aşk üstüne, şiir üstüne, edebiyat üstüneydi. Ama ne var ki diğer delikanlılardan farklı olarak Mustafa Kemal, onurunu aşktan daha üstün tutuyordu.
Kolağası Rüknettin Bey'in kızı, aile dostları, Müjgân'dan hoşlanıyordu.
Mustafa Kemal'in Müjgân'ı sevmeye başladığını evin içindekiler de hissetmişler ama kendisine belli etmemişlerdi.
İçini açtığı, sırlarını paylaştığı tek arkadaşı o sıralarda sadece Nuri (Conker) idi.
Başbaşa dertleştikleri bir gün, Müjgân'a olan duygusallığını o denli açığa vurdu ki Nuri (Conker) dayanamadı:
— Mustafa!., dedi... Madem ki bu kızdan bu kadar hoşlandın... Söyleyelim Zübeyde Teyzem'e, gitsin istesin Müjgân'ı... Şimdi söz keser nişanlanırsınız... Sonra da zabit çıktığın zaman da, evlenirsiniz!..
Bu teklif karşısında Mustafa Kemal'in cevabı şudur:
— Benim tek taraflı hoşlanmam kâfi mi?.. Bakalım Müjgân da beni beğenecek mi?.. Şimdiden böyle, bir teşebbüste bulunmak doğru olmaz!.. Ya “Hayır!” derlerse, ya reddederlerse?..
Onurunu duygularına kalkan yapan —Askerî Ortaokul öğrencisi— Mustafa Kemal, iri sivah gözlü, uzun kirpikli Müjgân'm hâtırasını içinde saklamayı daha uygun bulmuştu.
Onurunu aşkından daha ön plânda tutan Mustafa Kemal, yakışıklı bir çocuktu. Kendisinin hoşlandığı kızlardan daha çok kendisinden hoşlanan kızlar vardı.
Bugün müze olan Selanik'teki tarihî evin yakınında oturan komşu kızları Nadire ve Hatice. O'nu uzaktan uzağa sevenlerin başında geliyordu. Özellikle Nadire. Mustafa Kemal'e delicesine âşıktı.
Nadire de, Hatice de, daha çok Cuma günleri “Zübeyde Hanım Teyze”lerine gitmek için can atarlardı. O zamanlar haftalık resmî tatil günü Cuma olduğu için Askerî okulun yakışıklı ve üniformalı öğrencisi Mustafa Kemal mutlaka evde bulunurdu.
Yine bir Cuma günü komşu kızları Nadire ile Hatice, annelerine sokularak âdeta yalvarırcasına:
— Zübeyde Hanım Teyzelere gidelim mi anne?., diye tutturdular.
Zübeyde Hanım Teyzelerine geldiklerinde Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla gezmeye çıkmıştı. Anneleri Zübeyde Hanım'la sohbet ederken her iki kız da gözlerini pencereden dışarıya çevirmişler, üniformalı, sarışın bir delikanlının yolunu beklemeye başlamışlardı.
Bir aralık Zübeyde Hanım, Hatice'den bir sey istedi. Üst kata çıkan Hatice, sofadaki saksılardan bir kırmızı karanfil kopararak gizlice Mustafa Kemal'in yatak odasına daldı.
Yatağın yanıbaşındaki masada Mustafa Kemal'in açık bıraktığı bir ders kitabı duruyordu. Elindeki karanfili sayfası açılmış ders kitabının arasına koyan Hatice, heyecanla odadan çıktı ve Zübeyde Hanımın istediği şeyi alarak aşağıya indi.
Birkaç saat sonra Mustafa Kemal geldi. Misafirlere hoşgeldin deyip birkaç nezaket sözü ettikten sonra odasına çıktı. Bir de ne görsün... Tarih kitabının arasında kırmızı bir karanfil!..
Delikanlı Mustafa Kemal'in yatağının başucundaki kitaba bırakılan kırmızı karanfil karsısında neler düşündüğünü bilmemiz olası değil. Ama neler yaptığını söyleyelim!..
Aşağı katta annesi Zübeyde Hanım, kızkardeşi Makbule ve komşu misafirler biraz sonra Mustafa Kemal'in merdivenlerden inen ayak seslerini duydular.
Elinde kırmızı karanfil, mutlu bir bakışla misafir odasına girdi. Hatice'nin heyecan ve korkudan kıpkırmızı olan yüzüne tatlı bir nazar fırlattıktan sonra bir arkadaşı ile buluşacağını söyleyerek evin kapısından çıkıp gitti.
Oysa işin içinde garip bir terslik vardı. Komşu kızı Hatice, ablası Nadire'ye aşk elçiliği yapmak istemiş ve kırmızı karanfili —o sıralarda ağır bir tüberküloz hastalığı ile ruhen sarsıldığı yetmiyormuş gibi bir de Mustafa Kemal'e âşık olan— ablası Nadire adına bırakmıştı tarih kitabının arasına. Delikanlı Mustafa Kemal ise Nadire'den çok Hatice'ye ilgi duyuyor, odasına gizlice bırakılan karanfili bu yönden değerlendiriyordu.
Kırmızı karanfil, yeni bir duygusal kıvılcımlanmanın başlangıcı oldu Mustafa Kemal'in çocuk yüreğinde... Yıllar geçti... Bir gün annesi Zübeyde Hanımı gönderip Hatice'ye resmen talip oldu Mustafa Kemal.. Artık bir harbiye öğrencisi idi. Duygularını daha iyi tartmasını ve yönlendirmesini biliyordu.
Olumsuz cevabı kızkardeşi Makbule'den aldı.
Hatice'nin annesi kızına pek düşkündü.
“Kızını zabite veren analar bağrına taş basar... Uzağa tayin edilir zabitler... Ben kızımı nasıl görürüm...”
demişti.
Özellikle Hatice'nin Mustafa Kemal üzerinde derin bir iz bıraktığını yalnız kızkardeşi Makbule değil, aynı zamanda o yıllardaki samimi dcntları da çok iyi hatırlamaktadırlar.
Yazar:Şemsi Belli