bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: ELİF SAFAK'TAN
ELİF SAFAK'TAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ELİF SAFAK'TAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Temmuz 20

EĞER


Eğer göz bebeklerin yaralanırsa,
bir daha aynı gözle bakamazsın dünyaya.
Baktığın her şeyin kötü yanını görmeye başlarsın.
Saklı kalmış pislikler bile kaçmaz gözünden.

Elif Şafak
Mahrem

Pazartesi, Mart 10

Mutsuz Aileler

Aile kurumu edebiyatın kolay kolay vazgeçemeyeceği konulardan. Yazmakla kurutulamayacak bir dipsiz kuyu, geçmişe olduğu kadar bir türlü geçip gitmeyenlere de dair.

Ben henüz rastlayamadım ama sürekli söylüyorlar, rivayet o ki, mutlu aileler de varmış, birtakım hallerinden hoşnut, yaşamlarından pek bir memnun aile fertleri.
Varlıklarından bunca dem vurulduğuna göre doğrudur herhalde, elbet mevcutturlar bir yerlerde.

Ama hakikaten varlarsa bile, sanatı ve edebiyatı besleyen o mutlu ve müstesna aileler değil, katman katman dert, tortu tortu karmaşa olan aileler olagelmiştir hep.
Sade Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatında da.
Ne de olsa Anna Karenina’nın meşhur tespitinde belirtildiği gibi, “mutlu aileler hep birbirine benzer. Ama mutsuz ailelerin her biri farklı biçimlerde, başka başka sebeplerden ötürü mutsuzdur”.
Ve hemen arkasından romanda okuyacağımız ailenin hangi kategoriye girdiğine dair ilk ipucunu sunar Tolstoy, Oblonsky’lerin evinde düzgün giden pek bir şey olmadığını belirterek.
Anna Karenina, Babalar ve Oğullar, Karamazof Kardeşler…
Klasik Rus edebiyatının neredeyse tamamı.
Carson McCullers, Toni Morrison, Joyce Carol Oates gibi Amerikan edebiyatının kalemşörlerinin eserleri. Ve bizden nice nice örnekler, Yaprak Dökümü, Kırık Hayatlar, Tante Rosa, Ölü Erkek Kuşlar, hatta Akile Hanım Sokağı ve her şeye rağmen Sinekli Bakkal, Mor Salkımlı Ev…
Hayali hakiki ailelerde tortulanan mutsuzlukların izlerini takip etmek edebiyatçının işi.
Bulmak ve anlamlandırmak bunca kederin, incinmişliğin kökenini ve kuşaktan kuşağa devredilen yanlışlıklar komedisini.
Kim ne derse desin, gölgeli gececil ailelerdir edebiyata feyz veren.
Güneşli ailelerden olsa olsa kasvetli romanlar çıkar.

Her ailenin en az bir vakanüvisi olsa gerek ve onlar, edebiyatçının aksine izleri keşfetmekten ziyade silmeyi görev bellemiştir kendilerine.
Bilhassa anneler ellerinde toz bezleri, tozunu kirini ala ala aile tarihlerinin, çiçekli böcekli kaneviçe tarihçeler işlerler ne vakit geçmişe yönelik tatsız bir soru gelse çocuklarından.
Tıpkı resmi tarih gibi, aile tarihleri de ara ara topyekun temizlik yapmayı sever geçmişin tutanaklarında.
Diyelim ki üç kuşak öncede yüz kızartıcı bir suç işlemiş bir amcanız, kendini cümle âleme rezil rüsva etmiş bir büyükbabanız, ya da hiçbir suçu olmadığı halde aile büyükleri tarafindan deli olarak damgalanmış bir uzak akrabanız var, zinhar haberiniz olmaz hiçbirinin varlığından. Unutulmuştur çünkü, unutturulmuştur.
Hatırlatmaktan ziyade unutmaya, bilmekten ziyade bildirmemeye yöneliktir aile arşivlerimiz.

Ne kadar az şey biliyoruz iki-üç kuşak dahi öncemize dair.
Düne dair bilgilerimiz gündelik kek-çay ya da bayram sohbetlerinin üzerine tutam tutam serpilen anılardan, rivayetlerden ibaret. Daha ötesini araştırmaya kimin vakti var ki?
Ya da niyeti?
Araştırsak üzücü şeylerle karşılaşacağız muhakkak.
Mesela belki de bugün hâlâ mirasını afiyetle yediğimiz bir mal varlığının filanca büyükbabamız tarafından haram lokma ile kazanıldığını, tarihin bir dönemecinde bir başkasından zorla alındığını öğreneceğiz.
İstanbul’da Anadolu’da nice azınlık mensubu evlerini mekanlarını terk etmeye mecbur kaldılar yakın tarihimiz boyunca çeşitli kavşaklarda. Azınlıkların mal varlıklarını ucuza kapatarak parsa toplayan nice yeni yetme tüccar, işadamı peydahlandı o dönemlerde. Belki de aralarında bizim de akrabalarımız var.
Ya da başka bir senaryo.
Büyüdüğümüz kasabada, köyde, mahallede dışlanan, herkesçe canı acıtılan birinin çektiği cefada, ya da mesela bir kadının damgalanıp horlanmasında ya da bir çocuğun öksüz kalmasında belki de bizim babamızın, büyükbabamızın, büyükbüyükbabamızın payı var.
Kim bilir belki de izini sürsek geçmişlerimizin anlayacağız ki kendilerinden özür dilenmesi gerektiği halde unutulup gitmiş insanlar var, öyleyse bizim gidip de özür dilememiz gerekenler var, kendi adımıza değil, üç, beş, on, yüz kuşak önce yapılanlar adına.
Affını dilememiz gerekenler bugün yaşamıyor olabilirler. Ama ruhlarından özür dilemek mümkün ya da torunlarından.
Sadece özür dilemek değil, kimi zaman salt bir selam göndermek.
Hani bir gün öylesine, kendi kanınızdan gelen ölülere rahmet okurken mesela büyükbabanızın kapı komşusu, aile dostu ya da aksine belki de hasmı olan Hagop Efendi, Artun Bey, Moris için de dua edebilmek, onlara da bugünden bir selam gönderebilmek çok mu zor?

Ne mi değişecek?
Görünürde hiçbir şey.
Ama bu kadar mağrur olmayacağız belki, kendi doğrularımızdan böylesine emin.
Mademki geçmişin kapılarından geçebilmek niyetimiz, ister istemez eğilmeyi öğreneceğiz bir parça, ezilmeyi değil bükülebilmeyi.
Unutkanlık bulaşıcı illet, bireyselden toplumsala, toplumsaldan küresele katman katman siliniyor ailelerin geçmişinde kalmış ama aslında hiç geçmemiş hüzünlerin tutanakları.
Elif Şafak

Aşk ve Aidiyet



Vaktiyle, “tekke eğitimi” nedir iyi bilen bir dostumdan bir hikaye dinlemiştim. O da bir başkasından dinlemişti bu hikayeyi. Siirt Tillo’dan İstanbul’a kadar halka halka süzülüp gelmişti hikaye, devredile devredile dolaşan bir emanet gibi.
“Tekkelerden birinde bir mürit varmış vaktiyle. Temiz, saf, iyi niyetli bir genç adam. Gel zaman git zaman âşık olmuş, hem de nasıl, sırılsıklam aşk. Karşılık da bulmuş aşkı. Sevdiği kız da ona sevdalanmış. Evlenmişler. Mutlu seneler geçirmişler beraber. Ne var ki çok geçmeden karısı dikilmiş karşısına. ‘Ben,’ demiş ‘gitmek istiyorum. Sana âşık değilim artık. Bir başkasını gördüm, ona aktı yüreğim. Ona gitmek isterim.’ Mürit deliye dönmüş öfkeden. Eli ayağı zangır zangır. Öldürmek istemiş karısını. Bana yar olmayacağına göre, kimselere yar olmasın daha iyi, diye geçirerek içinden. Son bir gayretle tekkeye dönmüş bir sabah. Şeyhini kendisini beklerken bulmuş. ‘Gerçek âşık’ demiş şeyh, ‘mâşukunun mutluluğunu ister. Gerçek âşık, mâşukunun mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar. Gerçekten sever, özgür bırakır. Sahiplenmek, sevdiğinin üzerinde hak etmek âşığın yolu da değildir, aşkın yolu da...’ Mürit için zor bir sınav başlamış. Sonunda, özgür bırakmış karısını. İstediğine gitsin, mutlu olsun diye açmış kapıları. Ne tutsaklık, ne hakimiyet. Arınmış kibirinden, iktidar arayışından ve dahi tahakkümperverlikten...”
Ben bu hikayeyi hep bir “masal” gibi dinlemiştim dostumdan. Gerçek olamayacak kadar romantik ve ırak... Ta ki böyle insanlar tanıyana kadar. Bizzat bu sınavı vermiş ve en nihayetinde gerçek âşığın, mâşukunun mutluluğunu isteyen kişi olduğu hakikatini hem idrak hem tatbik etmiş insanlar tanıyıncaya kadar.
Şimdi gazetelerde peş peşe yer alan haberlere bakıyorum. Sevdiği kızı başkasıyla gezdi diye bıçaklayan liseli öğrenciler... eski eşlerini kendilerine dönmek istemedi diye tarayan öfkeli kocalar... yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen en yakın dostlarını ağız dalaşıyla başlayan kavgalarda öldüren gençler... Vaktiyle çok sevdikleri insanları bir adımda harcayıveren, öldürüveren, yok ediverenler...
Hadiseler arasında bağlantılar var. Birbirinden tamamen ayrı, alabildiğine kopuk gibi görünen tüm bu felaket haberleri arasında bir ilişki var, yakından bakınca.
Hepsinde ortak olan: Yoğun bir aşktan aynı ölçüde yoğun bir nefrete geçebilmekteki süratimiz. Gazetelerde kurbanların resimleri… kocaları, sevgilileri, nişanlıları tarafından öldürülen kadınlar… Vaktiyle güvendikleri, beraber hayal kurdukları kişiler tarafından yaşam hakları ellerinden alınan kadınlar… Sırf başkasını seçtiler ya da az sevdiler diye… Çünkü aşk da maddi bir ticaret gibi kimilerine göre. “Ben 260 gr seviyorum onu, demek ki o da karşılığında 260 gr sevmek zorunda beni.” Aşk da dirhem dirhem tartıyla…
Türkiye’de şiddet olayları katmerlenerek artıyor ve insanlar en çok en yakındakilerini incitiyor. Şişirilmiş aşktan nefrete... şişirilmiş nefretten aşka... hem tek tek, hem topluca sıçrayıp duruyoruz bir o yana bir bu yana.
Bu memlekette insanlar sevdiklerinin mutluluğunu değil, temelde kendi hakimiyet alanlarını korumayı ve iktidarlarını kaybetmemeyi önemsedikleri için daha düne kadar delicesine sevdiklerinden nefret eder oluveriyorlar bir günde.
Aşkın yerini mülkiyet ve tahakküm düşkünlüğü alıyor. Türkiye, Tillo’lu o müridin vaktiyle geçtiği sınavdan kalıyor habire.


Elif Şafak

Salı, Şubat 26

Evde Kalmış Kız Manifestosu



1. Yalnızlık Allah'a mahsustur diyerek her insanı evliliğe mecbur bırakmak, insanoğlunun geliştirdiği en büyük aldatmacalardan biridir. Nuh'un Gemisi'ne çiftler halinde bindik diye,tüm yolculuğu çiftler halinde yapmak zorunda değiliz...


2. Nasıl oluyor da tüm geleneksel toplumlarda, evlenmeyip de kendini ibadetine ya da mesleğine adayan herkesten saygı gördüğü halde, günümüz toplumunda "evde kalmak" acınası bir durum sayılmakta?


3. Ve nasıl oluyor da evlilik bir kadın ile bir erkek gerektirdiği halde,"evde kalmak" tabiri sadece kadınlar için kullanılıyor?


4. Bir kadın eğer hiç evlenmemişse ve sürekli iş/aşk/şehir değiştirmişse,bir yerde sabit kalmamışsa onun için de "evde kalmış" mı demeli? Yoksa "otelde kalmış","seyahatte kalmış","gurbette kalmış" gibi yeni tanımlamalara ihtiyaç mı var?


5. "Evde/otelde/seyahatte/gurbette kalan" kadınlara itibarı iade edilmeli. Onlar,tıpkı premodern zamanın münzevileri gibi sayılmalı,saygı görmeli.


6. "Yuvayı dişi kuş yapar" lafı yanılsamadır. Çünkü her dişi kuş her mevsim yeni bir yuva yapa yapa yaşayıp gider. Kurduğu kadar terk etmesini de bilerek. Ömür boyu aynı yuvada kalan kuş yoktur.


7. Göç ve göçebelik, değişim ve değişkenlik bu hayatın elifbasıdır. Öyleyse biz kadınlar ne bir yastıkta kocamak zorundayız ne de gökten düşecek elmaları beklemek.


8. İlla da evlilik/yuva metaforuyla konuşmak gerekiyorsa, diyebilirim ki; "edebiyat benim kocam,kitaplarım da çocuklarım.Bu durumda evlenip çocuk yapmaya kalkmam ancak edebiyatı boşayarak ya da onun üstüne kuma getirerek olur."


9. Edebiyatı boşamak söz konusu olamayacağına ve hiçbir koca adayı da bir başkasının üstüne "kuma"gelmeyi kabullenmeyeceğine göre demek ki ebediyyen evde kalmış kızım.


10. İşbu kağıt parçası da benim manifestom.


Elif Şafak / Siyah Süt

Çarşamba, Şubat 20

Aşk

Aşkın coğrafyası var mı?
Doğu nun aşkları başka Batı nın aşkları başka mı?
Birbirinden farklı, hatta birbirine tamamen yabancı iki ayrı aşk geleneği mi var yeryüzünde?
İçinde yaşadığımız kültür mü belirliyor aşklarımızı, yoksa aşk dediğin, aileye-kültüre-topluma, kısacası şartlara rağmen gelişen daha bağımsız bir "vaka" mı?

"Batılılar aşkı bizim gibi yaşamıyorlar. Onların aşkı daha pragmatik. Daha maddiyatçı. Bizde ise daha maneviyatçı aşk. Gelenek olarak farklıyız," dedi genç bir kadın, "Türkiye de kadının durumu" üzerine bir panel sonrasında.

Batılıların aşkı bizim gibi "ulvi" yaşamadığı son derece büyük ve alışıldık bir genellemeden başka bir şey değil.
Peki nereden geliyor bu koca klişe?
Hangi bilgi ağı, hangi ampirik gözlem, hangi araştırma buna sebep?

Genç kadın hafifçe kızararak cevaplıyor.
"Tabii düşününce fark ediyorum, belki de izlediğimiz filmlerin etkisinde kalıyoruz... Amerikan filmlerinde nasıl resmediliyorsa ilişkiler, tüm Batı toplumlarında öyle zannediyoruz."
Ardından ekliyor:
"Ama bu bizim suçumuz mu? Bizzat Amerikalılar kendi kültürlerini böyle göstermek, tüm dünyaya böyle tanıtmak istedikten sonra?.."


Dünyanın pek çok yerinde pek çok genç insan Amerikan dizilerine ve filmlerine bakarak "Batı dünyası hakkında" bir fikir ediniyor. Buradan yola çıkarak Batı nın aşklarının "maddiyat", Doğu nun aşklarının ise "maneviyat" ağırlıklı olduğuna dair genellemeler yapabiliyor. Sonra da her tanıştığı Batılıyı bu şablona oturtmaya çalışıyor. Ve bu kaba genellemeleri gene Amerikan sineması besliyor. Bu arada Batı toplumlarında nice insan da kendi genellemelerini ve klişelerini üretmekle meşgul "Doğu nun aşkları"na dair. Sonuçta bitmez tükenmez bir "lunapark aynaları"na bakar gibiyiz, bir türlü "hakikat"i yakalayamıyoruz aynalardaki çarpık imajlara takılmaktan.

Oysa popüler filmler yerine edebiyat olsaydı rehberimiz, pusulamız ve tabii biz daha çok okuyan bir toplum olsaydık, belki de daha farklı olurdu Batı nın aşklarına dair algımız. Edebiyat, insanları, kültürleri birbirine yakınlaştırır. Ortak paydaları hatırlatır.

Honore de Balzac, Madam de Berny ye yazdığı bir mektubunda şöyle der:
"Mutsuzsunuz, biliyorum bunu, oysa ruhunuzda sizin bilmediğiniz ve sizi hâlâ yaşama bağlayabilecek zenginlikler var."
Ve ardından aşk'ı ikiye ayırır Balzac:
"Hükmeden aşk" (yani tamamen yönetmeye, bir başkasının üzerinde tahakküm kurmaya dayalı aşk) ve adayıcı aşk (yani diğerkamcı, bencillikten uzak, nefsi öldürmeye dönük aşk).

"Sevgi zorlanırsa, bu zorlama insanı çabuk bıktırır..." der Voltaire. Felsefenin sevgiyle birleşmesini önerir.
Bilgi ile aşkın buluşması tasavvufta en berrak halini alır.
Tasavvufa göre bu âlemin temeli de, sebebi de aşktır.
"Ben bir gizli hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi yarattım," sözünün özü gene aşktır.

Ama "aşkın bilgisi" dillendirilmemesi, yazılmaması gereken bir bilgidir.
Bu sebeptendir ki, "aşkını anlatmaya yeltenme sakın, ancak söylenmemiş aşklar aşktır..." der William Blake.

Ve gelmiş geçmiş en çetrefil aşk hikâyesi Yusuf ile Züleyha... İki farklı şekilde bakılabilir Züleyha'ya.
Kimileri -çoğunluk- son derece bencil, muktedir ve maddiyatçı bir kadının suretini görür onda.
Mutasavıfflar için ise her şeyden önce bir âşıktır Züleyha.
Nereye baksa âşığını görecek, "Yusuf" ismini sayıklayacak, onun isminde mevcut olmayan harfleri silecek kadar kendini kaybetmiş bir âşık.
Yorumdan yoruma, algıdan algıya derin farklar var mesele aşk olduğunda.
Doğu-Batı genellemesine sığmayacak kadar karmaşık ve ortak, aşka dair ne varsa...

Elif Şafak
15 Mayıs 2007

Şükret!


“İşçi ya da köylü kadınlar için durum farklı olabilir, hadi onu anlarım, ama bugün büyük şehirlerde yaşayan modern Türk kadınlarının tutup da kadınların ezildiğinden filan söz etmesi düpedüz şımarıklıktır,” dediğine kulak misafiri oldum arkamda oturan takım kravat bir erkeğin Taksim-Kadıköy minibüs hattında.

Adam yanında oturan kız arkadaşının ses çıkarmamasından cesaret almışçasına, devam etti bodosloma:
“Hepimizi parmağınızda oynatıyorsunuz aslında. Ne kadar çift tanıyorsam kadın hakim, erkek pasif, kaprislerle kumpaslarla bir bakıyorum sonunda hep kadının dediği oluyor. Bir de üste çıkıp eziliyoruz filan diye şikayet etmeyin artık. Şehirli kadının feminist olması nankörlükten başka bir şey değil...”

Pürdikkat kesilip, adamın yanındaki genç kadının bu iddiaya vereceği cevabı bekliyorum.
Nasıl karşılayacak acaba hemcinsim bu genellemeleri?
Adam ile kadın tesadüfen aynı minübüse düşen iki arkadaş mı yoksa aralarında bir gönül ilişkisi var mı bilmiyorum, dönüp de bakamadığımdan tahmin dahi yürütemiyorum. Ama herhalde bu laflardan sonra kadın adama kızmıştır.... kızacaktır.... mıdır....? Kadınların erkekleri parmaklarında oynattılarına inanan bir erkeğe tepki mi duyar kadınlar ilgi mi? Ben “tepki” şıkkını işaretlediğim için benzer bir davranış bekliyorum hemcinsimden.
Ama o konuşmak yerine gülüyor sadece. Merak ediyorum, inanıyor mu bu laflara?

Hakikaten orta ve üst sınıf şehirli Türk kadınlarının değil ezilmek, bizzat erkekleri ezdiklerine inanıyor mu yoksa nezaketinden mi sessizliği?
Dönüp soracağım, ayıp olacak. Minibüs şöförü ya da öteki yolcular lafa karışsalar da anlasak kadının cevabını diye umutlanıyorum içimden. “Ezilen tek bir kadın var: alt sınıf kadını. O da çalışmaktan şikayet etmeye fırsat bulamaz. Devamlı şikayet eden diğer kadınlar ise aslında ezilmeyenler.” Gene çıt yok arkamdaki kadından. E
n nihayetinde takım kravat adamla sessiz kadın benden evvel iniyorlar. Kalıyorum geride, bana armağan ettikleri sorularla başbaşa.

Hep bir “şükür borcu” var adeta şehirli Türk kadınlarının. “Atatürk bize haklarımızı vermese biz de Arap kadınları gibi bedbaht olurduk,” derdi annem hep beni yetiştirirken. “Sakın unutma bu mukayeseyi.”

Ben de pek çok Türk kadını gibi, hem Atatürk’e hem de Cumhuriyet devlet erkanına, biz kadınlara verilen haklardan dolayı bir çeşit şükran borcuyla büyüdüm.
Türkiye’nin, diğer Müslüman ülkelerden farklı olarak kadınlara her türlü hakkı ve özgürlüğü gayet erken bir dönemde tanıyıp bu meseleleri çoktan aşan bir ülke olduğu kanısıyla.
“Haklarım bana verildi” demekle
“haklarımızı biz kadınlar kendimiz kazandık” demek arasında büyük fark var.
Birinde “başkasına minnet”,
ötekinde “kendine güven” ağır basıyor.

Birinde devlet, berikinde sivil toplum öne çıkıyor.

Cumhuriyetin kadınlara getirdiği muazzam kazanımlardan etkilenmemek mümkün değil, ama bu, bugün içinde yaşadığımız kültürün ataerkil olduğunu görmeye engel de değil. Minnet duygusuyla büyüyen Türk kadınları için bu memleketin aslında nasıl da erkek egemen bir kültüre yaslandığını, bunun tek tek kişiler değil sistem sorunu olduğunu keşfetmek başlı başına bir varoluşsal sıçrama.
Türkiye’de cinsel tabuları konuşmak siyasi tabuları konuşmaktan daha zor. Er ya da geç hepimiz yapıyoruz bu keşfi. Bir kere de değil, defalarca. Bir de bakıyorsunuz ki dışarıdan o çok cilalı pek modern görünen yapı, altını azıcık kazıyınca, son derece ataerkil. Sadece -miş gibi yapıyor. Ataerkil değilmiş gibi. Zaten meselenin kafa karıştıran kısmı da burası.

Türkiye ne gelişmiş Batı toplumları gibi ataerkilliği sorgulayan ve sürekli aşmaya gayret eden, ne de Orta Doğu toplumları gibi ataerkilliğiyle son derece barışık bir yapı arz ediyor.
Amerika’da, Avrupa’da okullarda, iş yerlerinde, hatta televizyon kanallarında, popüler kültür araçlarında yaygın bir “feminist bilinç” var.
Kadınların sadece dayakla kötekle ya da yasalarla yasaklarla değil, ekseriya soyut öğretilerle, ezberlenmiş kalıplarla, önyargılarla ve kallavi genellemelerle kıstırıldıklarını bilen bir bilinç.
Ataerkillik dendiğinde kaba kuvvet değil, hayatın her alanına nüfuz eden ayrımcılığı anlayan ve bunu değiştirmeye uğraşan bir bilinç. Bu yüzden bu tür gelişmiş ülkelerde aklı başında kimse çıkıp da “kadınlar ezilmiyor ki kardeşim, nankör valla bunlar” demiyor. Dünyanın geri kalan birçok yerinde ise ataerkillik o kadar somut ve görünür bir hal taşıyor ki, buralarda da kimse çıkıp da benzer bir laf etmiyor.

Peki ya Türkiye’de?
Ne tam Batılı ne tam Doğulu olan Türkiye’de ne “feminist bilinç” var ne “kaba ataerkilik”.

Her konuda karmaşayı ve sentezleri severiz ya, bu konuda da farklı değil.
Hem ataerkiliz, sapına kadar, katman katman, doku doku, hem de hadi canım ne alaka aştık biz bunları hiç de ataerkil değilmiş gibi yapabiliriz.
Hatta buna kendimizi inandırabiliriz.
İnandığımız için de cinsel tabularımızı, cinsiyet ideolojimizi, ayrımcılıkları, ataerkilliği sorgulama gereği duymayız.

Bu yüzdendir ki şehirli Türk kadınları bir açmaz içinde.
Sağımız, solumuz, önümüz, arkamız kuşatılmış aynı nakaratla:
Şükret Türk kadını, şükret ki Arap ülkelerinde doğmadın, şükret ki hakların sana verildi, şükret ki şehirli ve modernsin, şükret ki parmağında oynatırsın kocanı istesen pekala idare edersin canım herifi....

Şu şükür faslını bir geçebilsek,,,
ancak o zaman görebileceğiz aslında ne kadar erkek egemen bir sistemle yetiştirildiğimizi, bunu içselleştirdiğimizi, sorgulamamız gereken ne çok şey olduğunu.
Ancak o zaman görebiliriz ataerkilliğin kadınlar kadar erkekleri de kuşattığını, kuruttuğunu, mutsuz ettiğini ve ancak bunu dönüştürdüğümüz takdirde kendi çocuklarımız için, kendi kız ve erkek çocuklarımız için daha iyi bir gelecek bırakabileceğimizi...

ELİF ŞAFAK

NTV-MSNBC, 08 Mart 2007

Salı, Şubat 19

İdare et'memek

İdare lambaları vardı eskiden;
kendi ışığının gölgesinden ürken, ürktükçe cismine eziyet eden idare lambaları. Daha fazla ürkmesinler diye parlamaktan, ışıltıdan, biz de hep idareli yakardık onları. Sanırım hâlâ vardır yakınlarda bir yerlerde...
Ben kelimelere takılırdım, kelimeler aklımın kancalarına. Kafamı kurcalardı, elimde
Sonra sonra zamanla anladım kız arkadaşlarımla aramda zuhur ve cereyan eden o damardan, esastan farklılığın sebeb-i hikmetini: anne modellerimiz başkaydı.
Çünkü şimdi biliyorum ki, farklı farklı anne modelleriyle büyüyen kız çocukları, başka başka "hayat kullanma kılavuzları" ile çıkarlar yola.

Peki annelerimiz arasındaki o derinden farklılık nereden kaynaklanıyordu? İdareciler ile idare-etmeyiciler arasındaki farklılıktan!

İdarecilik yeteneği kadim bir gelenektir, anneden kıza devreden.
Önce babaların nasıl idare edileceği öğrenilir ki, yarın bir gün kocayı idare etmekte güçlük çekilmesin. Böylelikle kız çocukları erkeklerin neden ve nasıl idare edilmesi gerektiğini okuldan değil, ocaktan öğrenirler.
Çıraktan girerler bu işe; adım adım, aşama aşama kalfalığa terfi edip, en nihayetinde ustalığa ererler. Belgeli takdirnameli usta olduklarında, onların da kendilerine ait bir evleri ve evlilikleri vardır artık. Bundan böyle idarecilik yeteneklerini kendi ocaklarında sergiler ve gün gelir onlar da kendi kızlarına öğretirler. Halka halka uzayan, kuşaktan kuşağa aktarılan, bir "cins-i latif öğretisi ve meziyeti"dir idarecilik yeteneği.

Diyelim ki babayı kıllandırma, hatta kızdırma ihtimali yüksek bir davete gidecek kız çocuğu, mesela bir erkek arkadaşın yaşgünü partisine.
Haftalar öncesinden kafa kafaya verip, fısır fısır planlar yapılır idareci annelerle. Hangi yalanın, tam olarak nasıl bir zamanlamayla, ne noktada punduna punduna getirip, nasıl kılıflar altında sunulacağı ince ince hesaplanır önceden.
Gidilecek davetin önemi büyüdükçe ön hazırlıklar da dallanıp budaklanır.
Okul baloları, şehir dışı gezileri ya da en beteri, sevgiliyle randevulaşmalar...
Durum ne kadar vahim, yol ne kadar tıkalı olursa olsun, dolambaçlı bir patika vardır muhakkak idareci annelerin akıl haritalarında.
Tipik Türk ailelerinde, su uyur, düşman uyur, bir tek anneler uyumaz. Babalar horul horul yedi kat uykudayken ve her şeye hakim olduklarını zannettikleri halde aslında hiçbir şeyden haberdar bile değilken, bu idareci anneler kızlarının katılacağı balolar için gizlice kumaş seçer, kıyafet diker, para denkleştirir, taktikler belirlerler.
Ve ne vakit parça tesirli bir flört düşse aile yuvalarına, patlamadan çok çok önce, en az hasar görecekleri yerlere, kovuklara, sığınaklara yerleştirirler kızlarını.

Tüm bunları göre göre büyüyen ve buluğ çağının son demleriyle birlikte kalfalığa eren kız çocukları, sadece kendileriyle ilgili hususlarda değil, tüm olası aile meselelerinde idareciliğin esaslarını kapmışlardır artık annelerinden.
Bu esaslar içinde en önemli kalem, "uzun vadeli bütçe denkleştirme" programlarıdır. Bu programlar sayesindedir ki, kocaları maaşlarını çatır çatır harcarken, mutfak gelirlerinden gıdım gıdım arttırdıkları paralarla bir gün gelip aileye ev almayı beceren kadınlar çıkar.
Gerçi uzun, çok uzun zaman ister saptanan hedefleri gerçekleştirebilmek. Ama olsun, idarecilik geleneğinin özünde her şeyi uzun vadeli düşünmek ve hep bir şeylerin hatırına bir şeylere göğüs germeyi bilmek vardır zaten. "Evladının hatırına aldatılmaya, emeklilik günlerinde yalnız kalmamanın hatırına evliliğin gidişatına, elbet bir gün muhakkak gelecek olan bir geleceğin hatırına bugünün eziyetlerine katlanmak..."

Ve zaten "kadınlar için on derste idarecilik yeteneği el kılavuzu"nu açıp baktığınızda, şöyle bir açıklama görürsünüz "idare etmek" fiilinin karşısında:

İdare etmek: en bedbaht durumlarda dahi sabredip sineye çekerek, en çetin çatışmaları dahi en az hasarla atlatarak, ŞİMDİ ye değil, GELECEK e odaklanarak vaziyeti kurtarma, yuvayı koruma becerisi...

Kelimelerin kancaları hayatımın akışına takıldı, hayatımın akışı ilişkilere bakışıma. Çuvalladığım çuvallattığım her ilişkide baktım ki, sorun biraz da bende, yani bendeki temel bir bilgi eksikliğinde.

Çünkü ben "idareci" değil, "idare-etmeyici" bir annenin tezgahından yetişmişim hayata. Ne de olsa, kocalarını dolaylı dolambaçlı yollardan ince ince idare etmektense, fuzuli ve hayali bir geleceğin hatırına bugünlerini heba etmektense boşanmayı tercih eden, ve gerekirse yalnız-güvencesiz kalmayı göze alan birtakım acaip kadınlar da var bu toplumda.
Ve bu kadınların ekseriyetle tek başlarına büyüttükleri kızlar, ne "baba nasıl idare edilir?" kılavuzundan haberdardır, ne de "peki koca niçin idare edilmelidir?" sorusuna anlamlı bir cevap bulmayı becerebilirler.

Hani bir laf vardı, "idare ede ede idare lambalarına döndük" diye. Vaziyeti, evliliği, yuvayı, babayı, kocayı ve derken bütün bir hayatı idare ede ede eriten, eritirken kendini de tüketen kadınlar vardır bir de. Sanırım hâlâ varlar yakınlarda bir yerlerde...

elif şafak

Cumartesi, Şubat 9

Siyah Süt

Yeni Başlayanlar İçin Postpartum Depresyon

    BATI kapısında pratik akıl hanım,,,"düz mantığın yolundan şaşmazsan bir şeycik olmaz. bunun için beyninin farklı bölmelerini programlaman gerek. şöyle düşün. insan beyni mutfak çekmeceleri gibidir. kaşık çatal takımı bir yerde, peçeteler bir yerde, değil mi ya? aynı modeli al. uyarla."

    DOĞU kapısında can derviş hanım,,,"ne bu acelen? ne geçmiş ne gelecek var. sadece ve sadece şu ana ver kendini. dem bu demdir, dem bu dem... yedi uyuyanlar o mağarada 300 sene uyudular da sandılar ki birkaç saat geçti sadece. nedir ki zaman?"

    GÜNEY kapısında hırs nefis hanım,,, "tabii ki karşıyım çocuk doğurmana. yapacak işlerimiz varken sırası mı şimdi çocuk mocuk?"

  • KUZEY kapısında sinik entel hanım,,,"hangi yolu seçersen seç, seçmediğin yolda kalacaktır aklın."
  • Ne var ki Hayat, biz planlarımızı yaparken peşimiz sıra sessizce gelip, o pek süslü, pek fiyakalı planlarımıza Miki kulakları, vampir dişleri, pos bıyıklar çizen yaramaz mı yaramaz bir çocuk. Sen istediğin kadar planladığını zannet geleceği, o gene bildiğini okur.
  • Her sıfatın bir 'eş'i var bugün. Bu yüzden hep ikilemler aracılığıyla düşünüyoruz. Ne var ki bu ikilemlerden daha olumsuz olan tarafı kadınlıkla, olumlu olan tarafı da erkeklikle özdeşleştiriyoruz. Birinin varlığı ötekini açıklamak ve meşrulaştırmak için kullanılıyor. Örneğin kadınları 'zayıf' kabul ettikçe erkeklerin "güçlü" olduğuna daha kolay inanıyoruz. Keza kuvveti ve kudreti erkekliğe atfettikçe, kadınların zayıf ve kırılgan olduklarını sanmak kolaylaşıyor. Her bir ikilemin yarısı öteki yarımı haklı kılmaya yarıyor. Cinsiyet rolleri büyük oranda bu tür ikilemler üzerine kuruluyor.


ERKEK DİŞİ



Etken Edilgen


Kültür Doğa

Gündüz Gece

Akılcı Duygusal


Rasyonel İrrasyonel

Beyin Beden

Dikey Yatay

Hız Durgunluk/Oturmuşluk


Yapan Yapılan

Özne Nesne


Logos Pantos


  • Öyleyse kadın olmak şu veya bu şekilde beraberinde edilgenliği, irrasyonelliği, duygusallığı getiriyor. Kadınlar hep bu sıfatlarla anlatılıyor, anlaşılıyor.


  • Yatak odasındaki komodinin üzerinde yuvarlak bir ayna var. Kenarları gümüşten. Aynanın ortasında bir kadın duruyor. Bedeni patiskadan bez bebek; bir tek bakışları etten ve kemikten. Bakıyor kendine dinmeyen bir merakla. Ayırmıyor gözlerini suretinden.Oysa bilmez mi ki "bakmak" masum bir şey değildir ya da aynalar basit birer obje? Bilmez mi ki aynaların yüzeyleri ya bir kumaş parçasıyla örtülmeli ya da duvara doğru çevrilmeli? Bu kadar mı kayıtsız geleneklere? Yoksa bile bile mi çiğniyor kaideleri? Asırlık öğretilerle inatlaşmak istercesine?


  • Kadının üzerinde eflatuna çalan, parlak kumaştan uzunca bir gecelik var, göğüs kısmında şekilsiz desenler. Geceliğin incecik askılarından biri kopmuş, tutsun diye alelacele bir düğüm atılmış oraya. Ama düğüm atılan askı diğerinden kısa kaldığı için, geceliğin yakası yokuş olmuş, sağdan sola doğru kayıyor. Bu ayrıntı kadına da belli belirsiz bir eğim katmış sanki, her an bir tarafa yatıp düşecekmiş gibi duruyor. Geceliğin üzerindeki desenler çılgın bir desinatörün elinden çıkmış gibi görünse de dikkatlice bakınca bunların süt ve bebek kusmuğu lekeleri olduğu anlaşılıyor.
    Doğum yapalı yedi hafta olmuş. Mükemmel bir anne olmak istiyor kadın, öylesine kusursuz ki hayali bile imkânsız. Hayali bile mümkün olmayan mükemmel anne mükemmel süt veriyor mükemmel bez değiştiriyor mükemmel çıkarıyor bebeğin gazını mükemmel koyuyor üç damla limonu su dolu kaşığa mükemmel hıçkırık geçiriyor mükemmel kalkıyor geceleri bebek ne zaman ağlasa mükemmel uyanıyor sabahları mükemmel temizliyor kusmukları mükemmel gülümsüyor kocasına mükemmel duruyor hayatın ortasında mükemmel gidiyor rotasında. Oysa hakikat bambaşka. Gerçek hayatta, o dört dörtlük üstün yaratığa erişmeye çabalarken hata üstüne hata yapıyor kadın. Ne sütü tam geliyor, istenilen kıvamda veya miktarda/ ne bebeğin gazını çıkartmasını biliyor, sırta usul usul vura vura ustalıkla/ ne sabahları zamanında uyanabiliyor, sürünmeden zorlanmadan/ ne geceleri uyku tutuyor gözlerini, şafağa kadar/ ne yapabiliyor yapması gerekenleri /ne de yardıma ihtiyacı olduğunu kabul veya idrak ediyor... “Başarılı” olmaya o kadar koşullanmış ki, ne zaman bir şey aksasa, anında “başarısız” addediyor kendini. Mükemmellik karnesinde bir kırık not almış gibi kızarıyor, utanıyor.


  • Her ayna anahtarını kaybetmiş bir kapıdır. Açılır Diyar-ı Esrar'a. Olur da fazla bakarsan aynaya, aralanıverir kapı, kaybolursun sonsuzlukta.


  • Eski zamanların pirinç başlıklı karyolalarına yatırırlarmış loğusayı. Başına da nazar boncuklu, çörekotu torbaları asılı, çıngıraklı bir ip bağlarlarmış boydan boya. Yanında annesi, ablası, teyzesi, dadısı, kayınvalidesi.., yaşça büyük en az iki kadın olurmuş muhakkak.
    Loğusaya dadanan kötü cinler odaya geldiklerinde etrafta bir tur atar, ardından gidip ipe asılırlarmış. o zaman başlarmış çıngırak çalmaya. Saçılırmış çörekotları ortalığa. bir nevi kırmızı alarm! Bu şekilde cinlerin dadandığını anlayan yaşlı kadınlarda anında ayaklanır, ipin boşta kalan ucuna asılırlarmış.
    Cinler çekermiş bir yana, yaşlı kadınlar çekermiş beri yana. Cinlerin çektiği tarafta karabasanlar, evhamlar zanlar… Yaşlı kadınların çektikleri tarafta ise gönül ferahlığı, saadet, bereket… Loğusa iki arada kalırmış. İradesiz bir kukla gibi savrulurmuş bir müddet iki uç arasında. Tastamam 40 gün sürermiş bu mücadele. Kan ter içinde. Ama ne denli şiddetli olursa olsun bu gidiş geliş, ipin ucuna inançla asılmak ve asla vazgeçmemek şartmış. Böyle böyle nihayet pes edermiş cinler. Bırakır giderlermiş ipi, başka başka avların peşine düşmek üzere. İşte o vakit loğusa çıkarmış araftan. “İyiyim” dermiş fısıltıyla. “merak etmeyin, iyileştim artık…”
    İşte bu sebeptendir ki “kırkını çıkarmak” sadece bebekler için değil anneler için de esasmış. Kırk sembolik bir sayı. Kimi kadının kırkını çıkarması bir hafta, kiminin üç ay, kimininse nerdeyse iki sene sürermiş. Ama er ya da geç kırkını çıkarırmış kadın. Ve o vakit cinlerin değil insanların yakasında kalmaya hak kazanırmış.
    Yeniden katılırmış aramıza. “hoş geldin bebek” diyoruz ya, annesine de hoş geldin demeli aslında. “hoş geldin loğusa!”
    Bu şekilde cinlerle mücadelesini kazanan loğusayı kaptıkları gibi hamama götürüp dövülmüş yumurta kabukları, zeytinyağı ve nane esansıyla ova ova bir güzel terletirlermiş. tepeden tırnağa. gözeneklerden ter ya da kir değil sadece, sıkıntı ve korkuları da akıp gidermiş damla damla. hamamdan çıktığında tazelenmiş arınmış olurmuş.
    PEKİ ya loğusanın yatağına bağlı ipi çeken cinler kazanırsa mücadeleyi?
    ya kadın bir türlü çıkaramazsa kırkını? o zaman ne olurmuş?
    SÜTÜ ÇÜRÜRMÜŞ.
    Evvela koyulaşırmış süt, katılaşırmış toprak toprak. Sonra başlarmış siyaha çalmaya. Solarmış beyaz. Kararmış süt akarmış loğusanın memelerinden. Sütüyle beraber yüreği de çürürmüş kendiliğinden. İşte bu ihtimalin korkunçluğunu bildikleri için öyle var güçleriyle asılırlarmış eskiler loğusanın ipine. Bir kadını daha cinler kapmasınlar diye...


  • Bilmiyor ki böyle boş hayaller kura kura hepten yitirecek gerçeklik duygusunu. Bilmiyor ki hayal gücünün hudutsuz ikliminde dolaşmayı sevenler kolay kolay hakiki dünyaya dönmez,dönemez..


  • Çünkü ne kadar girift olursa olsun her dehlizin bir çıkışı var...ummadığın kadar yolunda bir yerde seni bekleyen...oraya doğru yürümek tek yapman gereken...


  • Roman doğduktan, kitap ortaya çıktıktan sonra hep geçmişi konuşur yazar. Bu kitabı nasıl yazdığını, yazarken neler hissettiğini, hangi aşamalarda nasıl bocaladığını vb anlatır durur. Geçmiştir aslolan. Çocuk doğduktan sonraysa, tam tersine, doğum öncesine değil sonrasına odaklanır anne. Onu nasıl büyüteceğini, dadı tutup tutmayacağını, hangi kreşlere, okullara göndereceğini vb düşünür durur. Gelecektir aslolan.


  • İlk gördüğü varlığı annesi zanneden ördek yavrusu gibidir yeni basılmış bir roman. Gider, gider, onu seven bir okur bulur muhakkak. Sokulur ona. Tamamdır artık. Keyfi yerindedir. Onu “doğuran” yazarı arama sorma gereği duymaz.


  • ALINTI'lar

İyi kadınlar-mel’un karılar ve bir de hakikatler


Televizyonda popüler bir yerli dizi.
Miskin, gayri ihtiyari göz ucuyla bakıyorum.
Başroldeki erkek karakter evlenmeyi düşündüğü kadının gerçek yüzünü görmüş, onun başta sandığı gibi “iyi” değil de aslında “kötü” bir kadın olduğunu idrak ederek yıkılmış durumda.

Nice badireden sonra vardığı bu yargı doğrultusunda kadın karakteri azarlıyor ekranda. Dizinin dikkatimi çekmesinin sebebi, erkek karakterin ağzından dökülen sözlerin fena halde tanıdık gelmesi. Bir yerlerden biliyorum ben bu lafları. Belki de bir kitaptan... Nihayet dağılıyor sis. Bir koşu kütüphaneye gidip Peyami Safa külliyatını çekip çıkarıyorum raflardan. İşte aynen oradalar. İrkiliyorum.

“Zevcemi ben yaratmak istiyordum... Kendi kendime icat ettiğim bir kukla ile oynamak istedim...” diyor Peyami Safa’nın model olarak sunduğu karakterler.

Zevcelerini, dilediklerince şekillendirebilecekleri hamur parçası gibi görmek isteyen erkeklerle dolu Türkiye. Her biri Peyami Safa’nın izinde. Merak ediyorum yerli dizilerimizin senaristleri Peyami Safa okuyarak mı hazırlanıyorlar işlerine acaba? Yoksa çocukluklarında, gençliklerinde okudukları romanlar, hikayeler onlar bilincinde olmadan belki de sızıyor mu hayal güçlerine? Belki de farkında bile değiller Peyami Safa cümleleriyle konuştuklarının ve konuşturduklarının...

Bir Tereddütün Romanı’nda Peyami Safa’nın elinden ve zihninden çıkma karakterler, toplumumuzda pek de sorgulamadan paylaşılan bir ikilemi, hepimizin içine işlemiş iki hayali kadın tiplemesini açıkça ortaya koyar: İyi kadınlar ve mel’un karılar. Nedense erkekleri değil ama kadınları sürekli iki kategoriye ayırır televizyon dizileri, filmler, romanlar, gazeteler ve gündelik yaşamda bombardıman halinde üzerimize yağan bütün kültürel dayatmalar. Bu ikicil öğreti hem kız çocuklarımıza (örnek alsınlar diye) hem de erkek çocuklarımıza (hata yapmasınlar diye) öğretilir küçük yaştan itibaren. Velhasıl kız çocuklara ileride iyi kadın olmaları, erkek çocuklara da ileride mel’un karılardan uzak durmaları nasihat edilir.

Peki ama kimdir bu “mel’un karılar”? Nerede bulunur, nasıl yaşarlar? Yazar mı alınlarında, tavırlarında, nüfus cüzdanlarında?.. Kim kondurur onlara bu sıfatları, kim karar verir hangi kadının hangi kategoriye ait olduğuna? Peyami Safa’nın edebiyatı erkek okura göre yazılmış uyarılarla örülüdür baştan aşağıya. İyi kadınlar, tanımları gereği etraflarındaki insanları mutlu eden, yuva kuran, her şeyden evvel ana olan, topluma faydalı varlıklardır. Mel’un karılar ise... Hiç sormayın daha iyi.

“Yeni kadınların çoğu ana olmayı zarafete mugayir bir şey sayıyorlar ve çocuk viyaklamasından nefret ediyorlar. Sen de onlardan değil misin? Fakat bu nihayetsiz bedbinliğin nereden geliyor? Kadının ebediyeti zekasında değil, rahmindedir. Yeni kadın yaratıcılığının merkezini şaşırmıştır. Ben sana derim ki senin saadetin idealin her şeyin karnındadır...” diye paylar yazar mel’un karıları. Tereddüt, iki ayrı şey arasından seçim yapamamaktan doğar.

Tereddüdün kadınlara yakışmadığına inanır Peyami Safa. Tereddüt edecek bir şey yoktur ne de olsa. Mesela Biz İnsanlar’da Vedia tiplemesi evlenmeden önce bir tereddüt döneminden geçer. Zira evlenince koca eline bakacak, bağımsızlığını kaybedecektir. Ama kısa sürer tereddütü, çabuk kabullenir toplumun (ve yazarın) kendisine sunduğu ev hanımlığı-iyi eş-analık rolünü.

Ebediyetimizi zekamızda arayan, kalemimizle var olmaya çalışan biz kadın yazarların işi zor bu toplumda.
elif şafak

Perşembe, Ocak 31

fikr-i sabit düşünce depremleri

isimler ki büyülüdür
sade büyülü mü isimler
hem de büyücüdür
sanmam ki çıkmış olsun hatırından
ismini "fasl-ı hazan" koyalım
söndüğü yerde aradığını bulasın
lâkin fasl-ı hazan demek
fasl-ı hüzün demek
söndüğü yerde
sana kavuşmam gerekonun söndüğü yerdebenim tutuşmam gerek...******lakin gönül gözünle görür görünenle yetinirsen eğer
sadece tırtılı bilirsin.
çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez.

görünenin ötesine geçmek istersen eğer,
aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan,
kelebeği bulursun karşında.

güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Sevdalanırsan  eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın.

******

hissetmemek bir meziyettir bazen;donmuş bileklerini kesemez insan.

hissetmemek bir eziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.

******
ve kuvvetle hissediyordu
birken iki olabilenin,
iki iken sıfır olabileceğini...
*******
bilmemek, kendi gölgenden korkmana sebep olur;

bilmekse başkalarının gölgesinden.

biri içerden kuşatır seni, öteki dışardan...

*******

- ben eflatun prens'i eflatun prens olduğu için sevmiştim ama o hep başka biriymiş gibi yaptı. sen sakın bana yalan söyleme olur mu? her şey neyse o!
başımla onayladım. yalandan zerre kadar hazzetmediğini söyleyen biri, eğer bile isteye söylemiyorsa bu yalanı, eğer hakikaten inanıyorsa söylediklerine, tıpkı ayna kırmak gibi uğursuzluk getirir etrafındakilere. filmlerde gösterilen tabancaların, er ya da geç kullanılmasına benzer bu duru
m. 'bana asla yalan söyleme,' diyen biri fena halde aranıyor demektir. gene de itiraz etmek istemedim ona.

ALINTILAR/ELİF ŞAFAK