bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: HEM'CİNS
HEM'CİNS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HEM'CİNS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Nisan 13

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI

sana bir yer arıyorum
raflardan, aynalardan, dudak boyasından
öteye düşüyorsun

en naif dizelerimi esirgiyorum
insanlığımı aldırdığım
günlerden bitkin
kaçak ayak izlerim
ve sende buluyorum
en yakışır yerini

endamının
cesetleri kanıyor
kıpkırmızı
ellerimde kız kaçıran
çığlığı boynumda borçlu
kalakalan

kaçak kan izleri
gözlerini çağırıyorum
aniden
kanı donduruyor
gözlerime bakıyorsun
uzun uzun
kızıl deniz eriyip
ikiye ayrılıyor
bildiklerimi yalanlıyorum
ve tüm tarih yazıcıları
şairleri ve ilim irfan elçilerini

dervişlere yaklaşıyorum
gözlerini bekliyorum
ezan uzak kuran tuzak
kutsal dairelerim
tapınaklarım ayaklarıma dar
göğe merdiven
yere yediveren

seke seke yalnızlığım
oyunuma uygun bir taş arıyorum
buluyorum
içimden içime
savurup o taşı
çizgilere basıyorum
gözetleme kulesi boş
oyunuma yandaş
bir çift yaramaz çizgili çorap
vaktimi aşıyorum
akşam ezanını kaçırmış
sabah vaktinde
aniden
duymuşum evin özlemini
babamı unutmuşum
sokak sokak koşmuşum
seke seke telaşım
çok hızlı koşmuşum
düşmüş dizim
cebimden dökülen taşlardan
aşırıp
gölgemi bulmuşum
düştüğü yerden
dizimdeki yaranın
kabuğunu sıyırıp
ayağa kalkmışım
ve gölgem gözlerinmiş
bakmışız yan sokağa
iki çift çizgili çorap
dizlerinden akan
kana rağmen
koşmuşlar yan sokağa
sek sek oynamaya
yol boyu taş topla
yere yediveren başım
cebimde hiç kalmadı

gözlerin

sek sek taşı

gök merdivenimin

SİNEM KOYUN

Salı, Aralık 2

ve kadın ve erkek ve fark


  • Saldırganlık: Erkekler kadınlardan daha saldırgan olup bedensel güç kullanımına daha eğilimlidirler. Bunun açıklaması da testosterona bağlanmaktadır. Buna karşılık kadınlar kelimelerle saldırır ve savaşırlar.
  • Kan: Erkeklerde 4.5, kadınlarda 3.6 litre kan vardır. Erkek kanı daha koyu kıvamlıdır, bir damlasında 1 milyon kan hücresi vardır.
  • Yaş dönümü: Kadınlar menopoz döneminde ateş basması, uykusuzluk, şişmanlama, gece terlemeleri ve vajina kuruluğu gibi belirtiler yaşarlar. Erkekler andropoz denen yaş döneminde hemen hemen hiçbir bedensel belirti yaşamazlar.
  • Vücut ısısı: Erkeklerin vücut ısısı kadınlardan daha yüksektir. Su: Erkek vücudunun yüzde 60-70'i sudan ibarettir. Kadın vücudundaki su oranı ise yüzde 50-60 arasındadır.
  • İskelet: Erkeklerin omuzları daha geniş , kolları ve bacakları daha uzun, kemikleri daha ağır, eklemleri de daha büyüktür. Buna karşılık kadınların kalça kemikleri daha geniş, eklemleri daha esnektir.
  • Duyu organları: Kadınların işitme ve koklama duyuları daha güçlüdür. Buna karşılık erkekler ışığa karşı daha hassastır.
  • Enerji harcaması: Erkekler hareketsizken vücudun metrekaresi başına 39,5 kalori yakarlar. Kadınlar ise 37 kalori. Erkeğin günlük kalori ihtiyacı 2700 kalori, kadınınki 2000 kaloridir.
  • Yağ: Erkeklerde kadınlarınkinin yarısı kadar yağ dokusu vardır. Kadınlarda yağ dokusu vücudun yüzde 27'sini oluştururken, bu değer erkeklerde yüzde 15'tir.
  • Ağlamak: Kadınlar erkeklerden 5 kat fazla ağlarlar. Genellikle de saat 19.00-22.00 arası.
  • Beyin: Erkek beyni yüzde 14 daha ağırdır. Buna karşılık kadınlarda iki yarım küre arasındaki iletişim daha iyidir.
  • Kalp atışı: Erkeklerin kalbi daha büyüktür ve daha yavaş çarpar: Dakikada ortalama 72. Bu değer kadınlarda 80'dir.
  • Sıcaklık duyarlılığı: Kadınlar kalın yağ dokuları nedeniyle soğuğa daha dayanıklıdırlar.
  • Yaşlanmak: Erkekler kadınlardan daha hızlı yaşlanırlar. 35 yaşındaki bir erkeğin damar sistemi 50 yaşındaki bir kadınınkine eşdeğerdir.
  • Kaslar: Erkekler kadınlardan yüzde 50 oranında fazla kas gücüne sahiptir. Buluğ çağında erkeklerde kas hücrelerinin sayısı 20 misli, kadınlarda 10 misli artar. Erkekler kadınlardan üçte bir oranında daha güçlüdürler.
  • Buluğ: Erkekler buluğ çağını 10-15, kadınlar 9-14 yaşları arasında yaşarlar.
  • Yaşam Süresi: Erkeklerin ortalama omrü 71,5 yıl, kadınların 78 yıldır.
  • Bacaklar: Erkeklerin bacakları daha uzun ve kaslıdır. Bu yüzden kadınlardan daha hızlı koşar, daha uzağa zıplarlar.
  • Vücut ölçüleri: Erkek ortalama 175 cm boyunda ve 73,5 kg ağırlığındadır. Göğüs çevresi 98,5cm , beli 80,4cm'dir. Kadın ortalama 160 cm boyunda olup 61,2 kg'dir. Göğüs çevresi 90,1; kalça genişliği 96,5 cm; beli 74,3 cm'dir.
  • Adem elması: Gırtlaktaki adem elması adlı çıkıntı sadece erkeklere hastır.
  • Akciğerler: Erkeklerin akciğerleri kadınlarınkinden yüzde 50 daha geniş hacme sahiptir.
  • Yemek: Aynı kilodaki kişilerden, erkekler kadınlardan daha çok yemek ihtiyacı duyarlar; çünkü metabolizmaları daha hızlıdır.
  • Solunum: Erkekler dakikada 16 kez, kadınlar ise dakikada 20-22 kez soluk alıp verir. Her iki cinsin günde soludukları miktar ise aynıdır.
  • Hastalıklar: Erkekler hayatları boyunca kadınlardan ortalama 40 gün daha az hastalanırlar.
  • Dirsek: Kadınlar erkeklere kıyasla kollarını dirsekten 6 derece daha fazla açabilirler.
  • Kromozomlar: Erkek ve dişilerde toplam 46 kromozom vardır. Bunların yarısı babadan, yarısı anneden gelir. Bu 46 kromozomun içinden iki tane cinsiyet hormonu vardır ki; bu erkekte XY, kadında XX olarak bulunur.
  • Saçlar: Kadınların saçları daha sık ve daha dirençlidir. Saç kökleri iki milim daha derinde olduğu için erkeğinki kadar çabuk dökülmez.
  • Deri: Erkeklerin toplam 1,8 metrekare, kadınların 1,6 metrekare derileri vardır. Kadını derisi daha ince ve kuru,bu yüzden de daha hassastır. Erkekte ter bezleri ve deri altı yağ bezleri daha fazla olduğundan derisi yağlıdır ve daha çok terler.
  • Ergenlik Sivilcesi: Erkeklerin sivilce sorunu daha fazladır. Bu da daha çok testosteron hormonundan kaynaklanmaktadır. Bu hormon yağ bezlerini uyarır ve derideki gözeneklerin tıkanmasına, dolayısıyla da sivilceye neden olur.
Internet Haber

Cumartesi, Eylül 20

Hem'cinslerim...

Hani hemcinslerime de kızmıyor değilim ama..., 
Biraz da samimi olmak gerekiyor...(yazıyla da üç nokta) 
Hadi samimi olalım,,,
Hadi günah çıkaralım,,, 
'SEN YANMASAN BEN YANMASAM BİZ YANMASAK NASIL ÇIKAR KARANLIKLAR AYDINLIĞA'
tüm bir bakış açısını ifade etse de; doğru bir önerme, net bir soru oysa,
Özelleştirilmeli!!!
ÖZ'eleştirilmeli!!!
Ki; Hiç kimseden çekmedim kadınlardan çektiğim kadar, naçizane ömrümde...
Sanırım ilkin anne 'kadın'a dair negatif ayrımcılığı sergiler. Hani 'kızım da olsun istiyorum ama, illa oğlum olsun' dramatik bir arzu'dur. Üstelik iç sesimizin böyle bir ezberi, ya da genetik kodu vardır,,, ve tüm farkındalıklarımız bu iç sese? genetik koda? ne ise halen müdahale edememiş, sus artık bakayım sen diyememiştir.
Tüm cinsel sapkınlık paranoyalarımızı kız çocuklarımız üzerine geliştirir, kimimiz hayli felaket senaryolu, kimimiz hayli despot, kimimiz daha entellektüel söylemlerle amma illa onların beyinlerine de sağlıklı beslenme menüsünün protein/vitamin değerleri gibi olmazsa olmaz biçimde çocukluğundan itibaren yıllara sari bir yayılım içinde tohumlandırır, filizlendirir, meyvelerini de 'ahlaklı' lezzette hem yiyip, hem de eşe dosta ikram için almak isteriz. 
Eğer ki illa sıfatına haiz erkek çocuğumuz da var ise; onun da gözünü açmak lazımdır, velhasıl şöyle tazesinden bir eksik eteğin eteğine düşüverip, tüm sermayesi heba oluverecektir. Oğullarımız hele ki yeni yetme'ye başladıklarında ah ne saf, ne temiz kalpli, ne de kandırılmaya müsaittirler.., ve şu kadın, kız milleti diye salınıp gezen 'hem cinslerimiz' aslında bir şeytandır...,

Ben kadınların, kendi makus talihlerini? pek de yenmek gayreti, amacı içinde olmadıklarını düşünüyorum,,, yukarıdaki kısa bir anekdot,,, yaşamın her anı, her mekanı, her türlü perspektifi içinde çoğaltılabilir. 
Hayatın kendisini var'etme erkine sahip olmamız,,, hayatı yaşama biçimimizi de tümden resmetme erkini yine bize zimmetlemiştir. 
Bu her çağda, her toplumda böyledir, geçerlidir... Bizim, yani kadınların,,, tamamen, topyekün bir biçimde dünyada 'kadın' olgusunun duruşuna dair gerçekçi bir rahatsızlığımız yoktur. Hiçbir çağda olmamıştır. Bu yüzden kadın haklarına dair edinimler uzun yıllara sirayet eden mücadelelere sahne olmuş,,, bu mücadelelere karşı en sert muhalefet yine kadınlardan gelmiştir.
Ve kadınlar, erkeğin her yaşta sığındığı 'anne', seviştiği 'sevgili', kucakladığı 'kızı' olarak hep hayatlarının merkezinde bir yerde, ya tüm bunlarla, ya da herhangi biri olarak illa ki vardılar, anlamlıydılar... Bunların her biri, ya da herhangi biri için; erkekler çalıştılar, çabaladılar, yaşadılar, yaşattılar, öldüler, öldürdüler.., galiba biz kadınlar biraz da kendimize biçtiğimiz elbiseyi giyiyoruz...

Çarşamba, Eylül 17

Kader 'kef'le yazılınca 'Keder' okunuyor


ben gök yarılacak da tüm sırlar üzerimize gürleyerek yağacak diye nefesimi tutup gözlerimi kapadım.
herkes öyle yapmış ama onlar bilinmezliğin hazzını tatmaya yummuş ziyalarını.
ben daha alışacağım o zaman.
rindlerin keyfi yerinde, zahidler sıkıntıda olduğunda ben korkunun avcunda kalıveririm yoksa.
harâbâtı görenler her biri hâletin söyler
safâsın nakl eder rindân, zâhid sıkletin söyler“

***
aslında ben onu bugün daha bir sevdim. düşlerimizi tokuştursak da denize denize eğsek ya başımızı. o zaman olur.
“birisi çekip alsa ya bizi.. bu dipsiz kuyudan” der demez o, endişeden kaskatı olmuş duvarları bir bakışımızla deleriz sandım.
aklımızdan geçenleri saymadık. ama yakıştı birbirine bir yığın çıldırmış şarkı sözü de kolumuza girince.
ben daha düş kuracağım o zaman.
akıldan muafiyet diye birşey olmasa gerçek saray olmazmış yoksa.
ne zapt-ı hâkim-i şer’i, ne hükm-i zâbit-i aklî
cünûn iklîmini seyreyleyenler rahatın söyler”

***

dilimden düşen her sözde biraz buğu var
söylediğim herşeyi bana boyuyorum o zaman.
çingene çalınca yiğit, naçar söyleyince hafif…
halimi anlatmaya bu yorgunlukla kalkmazdım yoksa.
meyân-ı güft ü gûda bed-meniş, îhâm eder kubhun
şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler“

"insanla insan arasında değil, insanla kelime arasında"

Cumartesi, Ağustos 2

Marie Trintignant ve Öldüresiye Sevmek



Her aşkın sonu vardır.
Kimi murada erdirir, kimi kerevete çıkarır. Eğer murat kerevetse, sona da iyi denir.

Ama murat ilk günkü gibi sevmekse, mutlaka kötü sonuçlanır: Ya sevgi biter ya birliktelik.
Ve aşktan geriye bir yürek sızısı, bir hayalin yavaş yavaş silinen izi kalır.

Aslında aşk, hayat vermek için yaratılmıştır.
Ya da tersi: Yaratmak için hayatımıza katılır.
Ama kıvamında aşklar, ölçülü sevdalar yaratıcıdır ancak.
Ölçüsüz aşk da vardır oysa, iyi ki çok az rastlanan bir tür olup aşkın varoluş nedenine ihanetin ta kendisidir çünkü öldürücüdür.
Bilgelerin "Azı yarar, çoğu zarar" demeleri, sevda için de geçerlidir.

Marie Trintignant ile Bertrand Cantat'nın aşkları işte böyleydi. Mantıksız, ölçüsüz ve vahşi. Yanlış iki insandılar, yanlış yer, yanlış zaman ve yanlış çevrede tutuştular birbirlerine. Ama Marie ve Bertrand'ı "öldüresiye" bağlayan, tam da bu mantıksızlık, yersizlik, yanlışlık değil miydi?

Bir depremdi onların aşkları, 7 tokat şiddetindeydi, erkek kadını öldürünce, bitti. Diyeceksiniz ki ölen için biter de, öldüren için bitebilir mi böylesi bir aşk? Eğer öldüren, kendi can derdine düşerse bitiyor galiba...

Bir haftadır dünyanın gözü kulağı Vilnius'taki bir mahkeme salonunda. Noir Desir grubunun solisti Bertrand Cantat, Litvanya'nın başkentinde sinema oyuncusu Marie Trintignant'ın katili olarak yargılanıyor. 5 ile 15 yıl arası bir hapis cezasına çarptırılması olası. Ama 8 aydır tutuklu Cantat'nın, mahkemeden elini kolunu sallaya sallaya çıkması da ihtimal dahilinde. Yargıç Vladimir Sergevas duygusal bir depremin yıkıcılığını "hafifletici" ya da "artırıcı" nedenler konusunda karar vermek zorunda kalacak.

Ve aşkın sonu, tam da burada başlıyor çünkü Bertrand Cantat'nın Marie'nin ölüsü üstüne canlı canlı gömülmektense, hayatta kalmayı tercih ettiği anlaşıldı: Savunuyor kendisini ve kendisini savunmak, öldürdüğü Marie'yi suçlamak demek. Öyle de yaptı duruşmalarda. Ve ister istemez bir aşk hikayesini geriye doğru sarmak gerekti, mahkeme salonunda.


Marie Trintignant son derece güzel, duygusal ve ölçüsüz bir "aşk tanrıçası"ydı. Tuhaf yaşamı, özenle yarattığı dengesiz aşklardan, dengeli bir sevgi yumağı örmeye çalışmakla geçmişti.

Şöyle ki: Marie dört kez aşık olmuş, dört erkekle evlenmiş, her birinden bir aşk çocuğu doğurmuştu ve hiçbirinden vazgeçmiyordu. Tıpkı kendisini ve kardeşlerini yarattıktan sonra ayrılıp başka sevgililerin girip çıktığı hayatlarını, aynı çatı altında ve et tırnak gibi yaşayan annesi babası gibi ya da onları taklit ederek, eski eşlerinden ve çocuklarından oluşan bir aşiret kurmuştu kendisine.
Yeni eşleri ya da sevgilileri, bir kez girdiler mi aşirete, çıkamıyorlardı. Marie'yi sevmek demek, ünlü aktör babası Jean Louis Trintignant'ı, zaten tüm filmlerinde kızını başrolde oynatan annesi Nadine Trintignant'ı, tüm kardeşlerini, eski kocalarını ve eski kocalarından olan çocuklarını kabullenmek, sevmek ve birlikte yaşamak demekti.

Bertrand Cantat, Marie'ye vurulduğunda evliydi ve eşi Kristina Rady, bugün 3 yaşındaki oğluna hamileydi. Marie Trintignant "Gel!" dediğinde bir an bile tereddüt etmedi, hamile eşini ve doğmamış oğlunu terk edip Marie'nin evine yerleşti. Ancak kendi karısı ve çocuğunu bırakıp aşık olduğu kadının aşiretini kabullenmek herhalde kolay değildi. Vilnius'ta işlenen cinayetin sahnesinde, yine bu aşiret vardı: Bertrand'ın Vilnius'taki hayatı Marie'yi beklemekti. Eski kocalarından birinin prodüktörü olduğu, annesinin çektiği ve kendisinin ve kardeşinin oynadığı filmin platosundan dönecek Marie'yi beklemek. Ancak buluştuklarında birbirlerini dingin bir aşkla sevemiyor, sürekli kavga ediyorlardı. Cantat'nın ardında bıraktığı eşi ve çocuğu ile Marie'nin hiç ayrılmadığı eşleri ve çocukları, kıskançlık konusuydu.

İşte Marie'nin sonuncu gecesi olan o gece, Bertrand Cantat sevgilisinin kıskançlık krizi geçirerek üstüne saldırdığını, kendisinin de dört tokat attığını, ancak öldürücü olduğunu fark etmediğini söyledi mahkemede. Marie'nin düzenli uyuşturucu kullandığını da ekledi. Tabii soğukkanlı değildi, ona ne kadar aşık olduğunu söyleyerek anlattı bunları. Ama can derdine düştüğü ve işlediği cinayetten ne kadar pişmanlık duysa da, kendisini kurtarmak istediği açıktı.

Çünkü...;
Marie Trintignant dört değil, yedi darbeyle öldürüldü. Üstelik, Cantat komaya giren genç kadına yardım çağırmak yerine, kardeşini çağırmış, iki saatlik bir tartışmaya girmiş, Marie'nin hayatını kurtaracak iki saati, attığı tokatları mazur göstermek için konuşarak geçirmişti.
Vilnius'taki mahkemede yalnız Cantat yargılanmıyor, iki medyatik topluluk çarpışıyor: Müzik ve sinema dünyasından Cantat'nın ailesi ve fanatikleriyle, Trintignant aşireti.
Bu davayla ünlerine ün katmak için yanıp tutuşan iki şöhretli avukatın boy ölçüşmeleri de cabası. Eski eşi Kristina, Cantat'yı yalnız bırakmadı, onun lehine tanıklık yaptı.
Oysa mahkeme, Marie'nin eski eşlerine söz hakkı tanımadı.
Trintignant aşireti, Cantat'yı daha önce de kadınları döven vahşi bir yaratık;
Cantat taraftarları ise Marie'yi dengesiz bir histerik olarak göstermeye çalışıyor.
Ama Marie artık yaşamıyor ve kendisini savunamıyor,,,,
sevdiği adamın nasıl katil olabildiğini anlatamıyor.....

Mine G.KIRIKKANAT
21.04.2004

Pazar, Mayıs 25

Ali Ayşe’yi sevmiyor.

Bu ülkenin erkeği kadınını sevmiyor.
Bu ülkenin erkeği, kadınına tecavüz etmeyi, onu dövmeyi, aşağılamayı seviyor.
Onun kıçını başını örtüp, ‘başını bağlayıp’ eve kapatmak, doğurtmak, sokaklarda meydan dayağı atıp sindirmek istiyor.
Görünmez olsun, yok olsun istiyor!

İnsan insanı anlamaya, tanımaya çalışarak büyüyor.
“Yaşadığın yer burası. İnsanı da bu. Nedir? Nasıldır? Niyedir?” diye diye gelmiş miyim 30’lu yaşıma? Gelmişim.
“Ne anladın?” Lafı dolandıracak halim de kalmamış, vaktim de: Sapkın ve ikiyüzlü bir millet miyiz biz?

Eğer bu topraklarda kadının sevildiği, adam yerine konduğu (ne? adam mı?!) bir zaman var idiyse de, bu ben doğmadan çok, gercekten çok uzun zaman önceydi herhalde.
Büyüdüğüm bu ülkede kadının gelip gelebileceği güya en yüksek mertebe anneliktir.
Ama bütün Türk erkeklerinin koşulsuz saygı duydukları anaları, kavgada ettikleri en acayip, en ağır küfürlerin baş kahramanıdır. Anasına bacısına laf edeni çok fena yapar Türk erkeği haa!
Ama psikopat koca evinden hallice baba evine dönmek isteyen bacısı ‘bozuk mal’dır aynı zamanda, kezzapla silinmesi, bir şekilde yok edilmesi gereken ‘kara leke’dir…
Beyaz gelinlik, önünde secde edilesi masumiyetidir kadının; ama beyaz gelinlikli barış elçisi Pippa ‘aranan, kaşınan,yollu’ GAVUR kadındır bu topraklarda! Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, hanginiz Pippa’nın gelişini okuduğunuzda ya da seyrettiğinizde, bu topraklardan sağ salim geçip gidebileceğini düşündünüz? Daha gazetede okur okumaz kötü bir his yerleşmişti içime, içten içe biliyordum iyi bitmeyeceğini hikayenin. Hepimiz biliyorduk!
Hala utanıp sıkılmadan “Her yerde var sapık kötü adamlar” diyebiliyor musunuz? Her yerde var evet, ama burda biraz daha mı fazla sanki???
Sanki artık daha mı kolay sokak ortasında kadın dövmek? “Kadına el kalkmaz” inceliği ne ara ve nereye kayboldu?

Kaç kız çocuğu ‘Dikkat et, çekiverirler bir kenara, beceriverirler’ korkusuyla büyütülmemiştir bu ülkede? Kaç kız arkadaşında yatıya gönderilmiştir gönül rahatlığıyla, “mazallah sapık çıkar babası abisi falan; belli mi olur?”
En nihayetinde, kendi kızına/kızkardeşine, amca/teyze/komsu kızına, hatta bebeğine tecavüz EDEBİLECEK işkence edeBİLECEK, yahu otlaktaki hayvanıyla ‘milli’ olaBİLECEK adamların yaşadığı bir ülke değil midir burası?

Issız bir sokakta arkadan gelen ayak seslerini duyduğunda, cüzdanı telefonu kaptırmak değildir kadınların içine düşen ilk korku.

Kendi orta çağını yaşayan Ortadoğu’da bile kadına yönelik şiddet oranı en yüksek Türkiye’de!
Hala bilmeyen varsa: Her üç kadından biri şiddet görüyor bu ülkede!
Bu rakamlar elbette, sadece rapor edilen vakalar; edilmeyenler???
Aile içi tecavüz, taciz, dayak, her çesidinden şiddet oranı fezaya ulaşmış.
Türkler, nihayet ve resmen, fezadayız yani!

Ali Ayşe’yi sevmiyor. Ali Ayşe’den nefret ediyor.
Onu aşağılamayı, ezmeyi, ezikliğiyle alay etmeyi seviyor.
Döve döve görünmez olsun, yok olsun istiyor.
İyi geliyor bu ona, daha bi erkek oluyor, anlarsınız ya!!!!
www.yenisoz.net
Aylin Asım

Pazartesi, Mart 10

Aşk ve Aidiyet



Vaktiyle, “tekke eğitimi” nedir iyi bilen bir dostumdan bir hikaye dinlemiştim. O da bir başkasından dinlemişti bu hikayeyi. Siirt Tillo’dan İstanbul’a kadar halka halka süzülüp gelmişti hikaye, devredile devredile dolaşan bir emanet gibi.
“Tekkelerden birinde bir mürit varmış vaktiyle. Temiz, saf, iyi niyetli bir genç adam. Gel zaman git zaman âşık olmuş, hem de nasıl, sırılsıklam aşk. Karşılık da bulmuş aşkı. Sevdiği kız da ona sevdalanmış. Evlenmişler. Mutlu seneler geçirmişler beraber. Ne var ki çok geçmeden karısı dikilmiş karşısına. ‘Ben,’ demiş ‘gitmek istiyorum. Sana âşık değilim artık. Bir başkasını gördüm, ona aktı yüreğim. Ona gitmek isterim.’ Mürit deliye dönmüş öfkeden. Eli ayağı zangır zangır. Öldürmek istemiş karısını. Bana yar olmayacağına göre, kimselere yar olmasın daha iyi, diye geçirerek içinden. Son bir gayretle tekkeye dönmüş bir sabah. Şeyhini kendisini beklerken bulmuş. ‘Gerçek âşık’ demiş şeyh, ‘mâşukunun mutluluğunu ister. Gerçek âşık, mâşukunun mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar. Gerçekten sever, özgür bırakır. Sahiplenmek, sevdiğinin üzerinde hak etmek âşığın yolu da değildir, aşkın yolu da...’ Mürit için zor bir sınav başlamış. Sonunda, özgür bırakmış karısını. İstediğine gitsin, mutlu olsun diye açmış kapıları. Ne tutsaklık, ne hakimiyet. Arınmış kibirinden, iktidar arayışından ve dahi tahakkümperverlikten...”
Ben bu hikayeyi hep bir “masal” gibi dinlemiştim dostumdan. Gerçek olamayacak kadar romantik ve ırak... Ta ki böyle insanlar tanıyana kadar. Bizzat bu sınavı vermiş ve en nihayetinde gerçek âşığın, mâşukunun mutluluğunu isteyen kişi olduğu hakikatini hem idrak hem tatbik etmiş insanlar tanıyıncaya kadar.
Şimdi gazetelerde peş peşe yer alan haberlere bakıyorum. Sevdiği kızı başkasıyla gezdi diye bıçaklayan liseli öğrenciler... eski eşlerini kendilerine dönmek istemedi diye tarayan öfkeli kocalar... yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen en yakın dostlarını ağız dalaşıyla başlayan kavgalarda öldüren gençler... Vaktiyle çok sevdikleri insanları bir adımda harcayıveren, öldürüveren, yok ediverenler...
Hadiseler arasında bağlantılar var. Birbirinden tamamen ayrı, alabildiğine kopuk gibi görünen tüm bu felaket haberleri arasında bir ilişki var, yakından bakınca.
Hepsinde ortak olan: Yoğun bir aşktan aynı ölçüde yoğun bir nefrete geçebilmekteki süratimiz. Gazetelerde kurbanların resimleri… kocaları, sevgilileri, nişanlıları tarafından öldürülen kadınlar… Vaktiyle güvendikleri, beraber hayal kurdukları kişiler tarafından yaşam hakları ellerinden alınan kadınlar… Sırf başkasını seçtiler ya da az sevdiler diye… Çünkü aşk da maddi bir ticaret gibi kimilerine göre. “Ben 260 gr seviyorum onu, demek ki o da karşılığında 260 gr sevmek zorunda beni.” Aşk da dirhem dirhem tartıyla…
Türkiye’de şiddet olayları katmerlenerek artıyor ve insanlar en çok en yakındakilerini incitiyor. Şişirilmiş aşktan nefrete... şişirilmiş nefretten aşka... hem tek tek, hem topluca sıçrayıp duruyoruz bir o yana bir bu yana.
Bu memlekette insanlar sevdiklerinin mutluluğunu değil, temelde kendi hakimiyet alanlarını korumayı ve iktidarlarını kaybetmemeyi önemsedikleri için daha düne kadar delicesine sevdiklerinden nefret eder oluveriyorlar bir günde.
Aşkın yerini mülkiyet ve tahakküm düşkünlüğü alıyor. Türkiye, Tillo’lu o müridin vaktiyle geçtiği sınavdan kalıyor habire.


Elif Şafak

Cuma, Mart 7

Bir Baba'ya nasıl karar verilir??


Bir doğu toplumuna köşe yazan doğu toplumunun bir ferdi olarak hayli iddialı ve de münasebetsiz bir soru sorduğumun farkındayım.
Doğu toplumlarının kadınları böyle bir soru soramaz çünkü. Onlar adamlar tarafından alınırlar, çocuklar da seve seve veya sevmeye sevmeye o adamdan yapılır. Nokta. Babalar kim olsun diye karar vermez
Ve lakin bizim gibi kadınlar da var. Gençken hasbelkader evlenip habara gübere yapmadıysan, 30 küsur yaşındaysan soruyorsun.
Mesele evlilik değil.
İyi bir evlilik, hadi daha modern olalım, iyi bir ilişki, iyi bir “baba” da yaratacak diye bir şey yok.
Senin adamda bayıldığın şeylere bakalım velet bayılacak mı?
Gece gündüz çalışan meşhur bir iş adamı senin başını döndürebilir ama buna hangi çocuğun ihtiyacı vardır ki?

Şöyle gerzo bir düşünce hakim.
Zengin adamdan, şöhretli adamdan, kültürlü adamdan, yakışıklı adamdan olsun da SÜPER bir bebeğimiz olsun!
Minicik bir spermden ne büyük beklentiler ya Rabbim..
O mikrop kadar şeyin içinde kütüphaneler var sanki.
“Proje çocuk” üreticilerine kötü bir haberim var;
Böyle bir şey yok.
Ne zeki adamlardan ne şapşal çocuklar doğuyor!
Ve ne güzellerden ne çirkinler..
Karakter de keza..
“Senin de karizman var benim de karizmam var hadi karizmatik bir bebek yapalım” derken “keriz”matiğin önde gideni bir Kütükcan’ın oluverir.
Veya nefis bir Embesgül’ün.
Velev ki tutturdun, bu “proje çocuk” senden mavi göz, ondan sıkı popo aldı diye mutlu olacak mı bakalım?
Mesele iyi bir fabrika ürünü mü çıkartmak?
Para gider gelir..
Şöhret gelir gider.
Kültür dediğin beş yılda bayatlayabilen bir şey.
Kendini en entelektüel sayanların düştüğü halleri de görüyoruz interneti kullanamadığı için.
Geriye ne kalıyor?
Anne babamızdan alıp alacağımız nedir?
Ya da artık tersinden bakmam lazım??
Verip verebileceğimiz nedir?

Ben baba sevgisi görmemiş biriyim. Doğruya doğru. Bilmiyorum. Babasının prenses kızı değildim. Babasının prenses kızını geçtim babasının herhangi bir şeyi bile değildim.
Ne varsa anneden.
Hayır!
Alışılmıyor buna.
Hayat boyu bir yara.
Kapandığını sandığın anda bakıyorsun şakır şakır kanıyor.
Dikiş tutmuyor.
Sokaklarda, filmlerde babasıyla kucaklaşan, oynayan, gülüşüp, şakalaşan çocukları görünce gözlerim HÂLÂ yaşarır.
Elimde değil.
Böyle acayip, iskelesiz, dubalar üzerinde bir hayat hissi verip duran, sevimsiz bir şey..
Okuduğum iyi okullar, yaptığım iyi işler, sevdiklerim, sevenlerim ne kadar telafi etti?
Şüpheli.
Duruyor işte..

Gözümün önünde bir sahne gelip duruyor;
Babası kızını bisikletinin arkasına, çocuk koltuğuna oturtuyor, tam hareket edecekken yarım dönüp kızına bakıyor, tatlı tatlı gülümsüyor ve kızı, babasına yeniden ve yeniden ve yeniden aşık oluyor..
Kendimin de tav olduğu o gülümseme kızımı da dondurma gibi eritiyor..
Günde sekiz yüz kırk altı kere falan kafamda bu sahneyi oynatıyorum.
Bir kadın, çocuğuna, aşık olacağı, ölüp biteceği bir babadan daha güzel başka ne verebilir?
Gerisi zırvalık.

Tuğçe Baran
Gazetevatan

Anne - Kız Muhabbeti

23:00 Bırrr...
"Bu ne soğuk! Ay anneciğim savaş geliyor."
"Gel yavrucuğum gel. Ben seni korurum."
"Anne saçmalama. Nasıl koruyacaksın ki"
"Görmezden gelme kalkanıyla)))
Şimdi ikimiz de kafalarımızı battaniyelerimize gömeceğiz ve ne olup bittiğinden haberimiz olmayacak. Böylelikle savaşın kötü etkilerinden korunmuş olacağız."
"Tabii. Bu battaniye Scud füzelerine karşı da etkili mi bari?"
"Powell Bey yanar dönerli iki Patriot gönderiyor yan masadan haberin yok galiba. Bişicikler olmaz. Al ört bakiim battaniyeni üzerine..."
"İyi bir şey mi bu anne?"
"Görmezden gelmek mi? Yavrucuğum bu Türklerin en çok yaptığı şeydir. Baba çocuğunu pataklar, anne mutfakta fasulye ayıklamaya devam eder.. Sonra zırlayarak gelen çocuğuna "sen de babana karşı çıkmasaydın ama" der.. Sonra da "kurabiyeni ye" der." "İğrenç!" "İğrenç miğrenç. Düzen böyle. "Vurma çocuğa!" dese anasını da kapı önüne koyar çünkü bu babalar. Ana da ne yapsın, kurabiye verip sakinleştirir çocuğu."
"Anne Amerika bizim babamız değil."!!!

Babalar da evden kovulur ayrıca
"Ya tabii.. Biz babanı evden atana kadar ne kadar uğraştık hatırlamıyor musun?"
"Ama yaptık sonunda."
"Sonra nasıl süründürdü ama bizi"
"Olsun."
"Daha iyi okullara okuyabilirdin. Akşam pazarlarına gitmek zorunda kalmazdın. Babanın paltosunu giymek zorunda kalmazdın.. Ayakların büyüdüğü için patlattığın ayakkabıların olmazdı"
"Şimdi gülerek hatırlıyorum ama.."
"O zaman gülmüyordun. Utancından tek bir arkadaşının doğum gününe gitmedin ortaokul lise boyunca."
"Zaten çağırmıyorlardı."
"Onun sebebi huysuzluğundu."
"Tamam anne. Başladın gene beni gagalamaya."
"Sensin gaga! Hadi otur da yemeğini ye"
"Ben rejimdeyim"
"Anne evinde rejim olmaz. Beceremiyorsun zaten. Hem ne yaptım biliyor musun?"
"Sus! Duymak istemiyorum.."
"Ama o kadar güzel oldu ki..."
"Sus diyorum sana... Ne yaptın?"
"Börek. Üstelik neyli? Ispanaklı.. Hah!"
"Hain anne yavrusunun şöhretine karşı... Şişmanladım diye televizyonlara çıkamıyorum, sen bana börek yap."
"Reklam filminde gördüm ama seni.. Dizileri mi ne yazacakmışsınız..."
"Torpil yaptılar. Elimde dosya tutmama izin verdiler. Koca kasamı göstermedim. Tolk şovlara da öyle çıkamam ya."
"Yarışma programına çıktığını göreyim seni evlatlıktan reddederim haberin olsun."
"Haydaaa..."
"Öyle. Hadi ye böreğini..."

Tuğçe BARAN
Gazetevatan

Perşembe, Mart 6

Kadınlar ne ister?

İngiliz Times gazetesi yazarı Christina Lamb, son derece zor bir soruya cevap bulmak için kolları sıvadı:
Kadınlar en çok ne ister?
Pekçok fimle konu olan ve tarih boyunca belki de en çok merak edilen bu sorunun yanıtını bulabilmek için pek çok kadına ne istediklerini soran Lomb'un aldığı cevaplarla, yapılan bilimsel araştırmaları harmanlayarak oluşturduğu 6 maddelik listede ilk iki sırada 'yalnızlık' ve 'seks' yer alıyor.
İşte Lomb'a göre, kadınların en çok istediği ve en çok mutlu olduğu 6 şey:
YALNIZLIK: Kadınların çoğu tek başına yaşamaktan ve başarıdan keyif alıyor. Ancak yalnız yaşarken de arkadaşları ve aileleriyle görüşmeyi ihmal etmiyorlar ve yalnız yaşayan erkeklere göre kendilerini daha az yalnız hissediyorlar.
SEKS: Kadınları en çok mutlu eden şeylerden birisi de şüphesiz ki sevgi dolu bir sevişme... Böylece monoton bir hayatın stresinden kurtulabildiklerini söylüyorlar.
ÇOCUKLAR: Pek çok kadın hayatındaki en büyük mutluluk sebebinin çocuklar olduğunu söylüyor.
BAĞLILIK: Eşlerinin kendilerine bağlılık hissetmesi ve sorumluluk alması kadınların mutlu olmasını sağlıyor.
PARA: Sanılanın aksine zenginlik ve para kadınlar için ilk üç sırada yer bulamadı. Ancak yine de hatrı sayılır sayıda kadın, paralı bir kocayı yatakta mutlu olmaya tercih edebiliyor.
OMEGA 3: Sağlıklı yaşam da kadınların mutluluğunu sağlayan unsurlar arasında ilk sıralarda yer alıyor. Balık, sebze ve meyve yiyerek Omega 3 alan ve spor yapan kadınlar daha mutlu hissediyor.

Çarşamba, Mart 5

İronik bir kutsi'yet olarak Annelik



Gerek kadının erkeğe verdiği değerlerden, gerekse çocuğun somut üstünlüklerinden ötürü, kadınların çoğu erkek çocuğu yeğler.

"Harika şeydir erkek doğurmak" derler; kadın hep bir 'kahraman' doğurmak ister, kahramanlarsa hiç kuşkusuz erkeklerden çıkar.
Kadının oğlu insanları yöneten bir şef, bir asker, bir yaratıcı olacaktır;
yeryüzüne kendi istencinin damgasını vuracak,
anası da onunla birlikte ölümsüzlüğe erecektir,
kurmadığı evleri,
gidip gezmediği ülkeleri,
okumadığı kitapları anasına "O" verecektir.
Kadın, onun aracılığıyla sahip olacaktır dünyaya; tabiî, önce oğluna sahip olabilirse.
Tutumundaki çelişki de işte burdan gelmektedir.

Freud, ana-oğul ilişkisinin iki yönlülüğe en az yer bırakan ilişki olduğu görüşündedir,
oysa kadının analıkta erkek evladına takındığı tavır, sevgi ya da evliliktekinin aynıdır;
eğer sevgisinde ya da evliliğinde erkeklere düşman olmuşsa, çocuk biçimine girmiş erkeği boyunduruğu altına almaktan büyük bir zevk duyacaktır;
saldırgan özlemler besleyen erkeklik organıyla hiç çekinmeden alay edecek; kimi zaman da, uslu durmazsa kökünden kesileceğini söyleyerek korkutacaktır çocuğu.
Hattâ çok daha alçakgönüllü, çok daha barışçıl bir kadın olsa ve O'nu iyiden iyiye kendine mal edebilmek üzere, geleceğin kahramanı diye selâmlasa bile, yine de oğlunu kendi içkin gerçekliğine indirgemeye çalışır...
Kocasına çocuk, oğluna da bebek gibi davranır. Ananın oğlunu iğdiş etmek istediğini söylemek ve buna inanmak gereğinden fazla akılsal, gereğinden fazla basit bir kanıdır;
ananın düşü çok daha çelişiktir..., kadın oğlunun hem sınırsız olmasını, hem de avucunda durmasını, dünyaya diz çöktürürken, kendi önünde diz çökmesini ister.
Yumuşak başlı, boğazına düşkün, eliaçık, utangaç olmasını, belli bir yere yerleşmesini salık verir, spordan, arkadaşlıktan alıkoyar, kendine güvenmesini engeller, çünkü yalnız kendisinin olmasını arzulamaktadır;
ama oğlu, övünebileceği bir serüven adamı, bir şampiyon, üstün yetenekli bir insan olmadığı zaman da hayal kırıklığına uğrar.
Neyse ki, çoğu erkek çocuk bu boyunduruktan çabucak kurtulur; töreler ve toplum bu konuda kendisine yardımcıdır. Beri yandan, ana da buna sessizce boyuneğer; erkeğe kafa tutamayacağını bilmektedir. Acılı ana rolünü benimseyerek ya da kendisini yenenlerden birini doğurmuş olmanın övüncüyle avunur.

Küçük bir kız'sa tam anlamıyla anasının eline bırakılmıştır;
bu da, ananın kız üstünde daha çok hakkı olduğunu sanmasına yol açmaktadır. Ana-kız ilişkileri daha bir dramsaldır.
Ana, kızını seçkin sınıfın üyesi olarak görüp saymaz: kendi imgesini arar onda. Kendi kendisiyle ilintisinin bütün iki anlamlılığını kızına yansıtır;
ve bu başka ben'in başkalığı ortaya çıkınca, ihanete uğramış hisseder kendini. Ana-çocuk çatışması kızla anası arasında son kertesini bulur.

Kimi kadınlar, kızlarında vücut bulduklarını görmeye dayanacak ya da hiç değilse, onu hayal kırıklığına uğramadan karşılayacak kadar doymuşlardır; çocuklarına kendi elde ettikleri olanakların yanında, elde edemediklerini de vermek isterler,,, böylece, mutlu bir gençlik yaşatırlar kızlarına.

Ama bir kız için en büyük tehlike, analığın eziyet düşkünlüğüne yakın biçimidir. Kimi kadınlar, kadınlıklarını mutlak bir ilenç gibi görürler,,, başka bir kurbanda kendilerini bulmak üzere, acı bir zevkle ister ya da karşılarlar kızlarını;
aynı zamanda da, onu dünyaya getirdikleri için kendilerini suçlu hissederler; kızları aracılığıyla kendilerine duydukları acıma ile pişmanlıkları, sonu gelmez kaygılar biçiminde dışa vurur; çocuğun ardından ayrılmazlar; küçük kıza yahut büyüttükleri genç kadına bu tedirgin tutkunun ateşinde hükmederler.
Kadınların çoğu, kadın olmayı hem ister, hem de bundan nefret eder; kadınlıklarını hep hınçla yaşarlar.
Kendi cinslerine duydukları tiksinti, kızlarını erkek gibi yetiştirmelerine yol açabilir,,, çünkü, pek ender olarak yeterince eli açıktırlar.
Ana, bir kadın doğurmuş olmanın sinirliliği içinde, şu iki anlamlı "Sen de kadın olacaksın" ilenciyle karşılar onu. Benzeri saydığı kızını yüce bir yaratık haline getirerek kendi aşağılığını ödünlemek ister; bunun yanında, kendi eksikliğinin cezasını ona çektirme eğilimi de duyabilir.

Kimi zaman, kızına da kendi yazgısını yaşatmaya çalışır; "Benim için iyi olan, senin için de iyidir; ne yapalım, beni böyle yetiştirdiler, sen de aynı yazgıyı paylaşacaksın" der.
Kimi zaman da tam tersine, kendisine benzemesini kesinlikle yasaklar; kendi yaşantısının kızına ders olmasını ister, bu da onun öç alma biçimidir. Hafifmeşrep kadınlar kızlarını manastıra verir, bilgisizler de okuturlar.
Anası tarafından en çok itilip kakılan, çoğunlukla babasının gözdesi olan büyük kızdır. Ana en nankör işleri ona verir, yaşının üstünde bir ciddilik bekler ondan, kendisiyle yanşa kalktığına göre, elbette büyük gibi davranacaktır ona; "yaşamın romana benzemediğini, dünyanın toz pembe olmadığını, insanın her içinden geleni yapamadığını, eğlenmek için dünyaya gelmediğini" öğrenecektir. Ana, çoğu kez, sırf "Hanya'yı Konya'yı öğrensin" diye, yerli yersiz tokatlar kızını; birçok şeyle birlikte, hâlâ evin hanımı olduğunu göstermek ister...
Kızının, aile baskısından kurtulmak üzere yardıma çağırdığı, "aklını çelen" arkadaşlarından açıkça nefret eder, onları eleştirir, pek sık görüşmemesini ister, hattâ "kötü etkileri"ni bahane ederek arkadaşlıklarını kesinlikle yasaklar.
Kendisinden gelmeyen her etki kötüdür çünkü; kızının sevgiyle yanaştığı kendi yaşındaki kadınlara —öğretmen ya da arkadaş annelerine— özellikle düşmandır,,, bu türlü sevgiyi saçma ya da zararlı bulur. Kimi zaman, çocuğun neşesi, bilinçsiz davranması, oyun ya da kahkahaları onu çileden çıkarmaya yeter;
bu gibi şeyleri oğlunda daha kolay bağışlar; erkek çocuklar kendi cinslerine özgü ayrıcalıkları kullanmaktadırlar, çok doğaldır böyle olması, ana kazanamayacağı bir yarıştan çoktan çekilmiştir. Ama neden şu dişi, kendisinden esirgenen ayrıcalıklardan yararlanacakmış?
Ciddiliğin kurduğu tuzaklara düştüğünden, kızını evin sıkıcılığından kurtaran bütün iş ve eğlenceleri kıskanır; bu kaçış, uğrunda ömrünü verdiği bütün değerlerin yadsınmasıdır çünkü. Çocuk büyüdükçe, ananın yüreğini kemiren hınç da artar; geçen her yıl, anayı kaçınılmaz sona yaklaştırmakta; o körpe bedense yıldan yıla gelişip serpilmektedir; kızını bekleyen gelecek ondan çalınmaktadır sanki; kimi anaların, kızlarının ilk aybaşı rahatsızlığında sinirlenmesi bundandır: kadın niteliğini kazanmış olmalarına kızarlar. Kısmetine aynı şeyleri sonu gelmemecesine tekrarlamak düşen yaşlı dişinin tersine, yeni dişinin önünde belirlenmemiş birtakım olanaklar vardır: ana işte bu olanakları kıskanır, onlardan nefret eder; bunları kendine mal edemediği için, çoğu kez azaltmaya, yoketmeye uğraşır: kızını evden dışarı çıkarmaz, göz altında tutar, ezer, bile bile zevksiz giydirir, aylak oturmasına izin vermez, kız süslenir, "gezmeye gider"se küplere biner; yaşama duyduğu kızgınlığın hıncını, yepyeni bir geleceğe doğru koşan bu körpe yaşamdan alır; genç kızı küçük düşürür, girişimleriyle alay eder, horlar. Çoğu kez, açık seçik bir savaş vardır aralarında; genellikle genç olan kazanır elbet bu savaşı, çünkü zaman kendisinden yanadır;.ama bu yengide buruk bir kusur tadı vardır: anasının davranışı genç kızda hem başkaldırı, hem de pişmanlık yaratır; gözünün önünde bulunması kendisini suçlu kılmaya yeter...,yetişkin haline gelen bu kızların yaşlı annelerine herşeye rağmen bakma/yaşatma ve onu yüceltme mücadeleleri de bu suçluluk duygusunun uzantısıdır. Yine de, ana ömür boyu hayal kırıldığına uğramış, birtakım şeylerden yoksun bırakılmış olarak kalır; kızsa, çoğu kez lanetlenmiş hisseder kendini.

Hemen hemen herkesçe kabul edilen iki önyargı tamamen asılsızdır...
Birinci önyargı, analığın bir kadını mutlu kılmaya, bütün arzularını doyurmaya yettiği inancıdır: oysa yoktur böyle bir şey. Anaların çoğu mutsuz, doyumsuz, kezzap gibi insanlardır.
Ananın çocuklarıyla ilintisi, yaşam dediğimiz şeyin bütünü içinde belirlenir; kocasıyla ilişkisine, geçmişine, uğraştığı işlere, kendisine bağlıdır;
çocuğu her derde deva bir ilâç saymak hem saçma, hem zararlıdır...Kadının, analığın yükünü kaldıracak ruhsal, tinsel ve özdeksel bir durumda bulunması zorunludur; yoksa çok kötü sonuçlar doğabilir.
Evliliğin en büyük talihsizliğinin, bireylerin evlilikte, güçlülükleri için değil, tam tersine zayıflıkları için biraraya gelmeleri, birbirlerinin hoşuna gitmeye uğraşacak yerde habire bir şeyler verilmesini beklemeleri olduğunu söylemiştim. Kendi başımıza yaratamadığımız bir bütünlüğü, bir sıcaklığı, bir değeri çocuk aracılığıyla elde edeceğimizi sanmaksa çok daha düşkünce bir aldanmadır;
Çocuk, ancak tam bir çıkar gözetmeyişle başkasının mutluluğunu isteyebilen, karşısındaki varlık aracılığıyla yine kendine dönmeyip kendini aşabilen kadına sevinç getirebilir.
Çocuk insanın kendini adayabileceği değerli bir girişimdir elbet; ama bütün girişimler gibi, tek başına insanı doğrulayamaz;
üstelik yalnız kendisi için istenmelidir, yoksa birtakım varsayımsal çıkarlar için değil..!

Stekel çok haklı olarak şöyle der;
Çocuklar, aşkın yerini tutan birer oyuncak değildirler;
gerçekleştirilemeyen bir ereğin yerini de doldurmazlar;
yaşamımızın bokluğunu örtecek birer malzeme de değildirler;
onlar ağır bir yük, bir sorumlulukturlar;
özgür sevginin en eli açık çiçecikleridirler.


Ana-babanın ne oyuncağı,
ne yaşama gereksinimlerinin giderilmesi,
ne de doyurulmamış özenişlerinin yerini tutan şeyler olabilirler.
Çocuk demek, mutlu varlıklar yaratma zorunluluğu demektir.

İkinci önyargı, çocuğun ana kucağında kesin bir mutluluk bulduğudur.
Ana sevgisinin doğallıkla ilgisi bulunmadığına göre, "doğaya aykırı düşmüş" ana da yoktur;
ama bundan ötürü kötü analar vardır. Ve ruhçözümlemesinin ortaya çıkardığı büyük doğrulardan biri, "sıradan" ana babaların çocuklar için yarattığı tehlikedir.
Yetişkin insanların aşağılık duygularının, saplantılarının, sinir hastalıklarının kökeni ailesel geçmişlerindedir; kendi çatışmalarını, kavgalarını, dramlarını çözememiş analar, babalar, çocuklar için yaşam arkadaşlarının en kötüsüdürler.
Baba ocağındaki yaşamın derin izlerini taşıdıklarından, çocuklarına kendi aşağılık duyguları ve yoksunluklarıyla yanaşırlar ve bu yoksunluk zinciri sonu gelmemecesine uzayıp gider.
Hele ananın kendine ve başkalarına eziyet etme eğilimi, kız çocukta bir suçluluk duygusu yaratacak, buysa onun, kendi çocuklarına aynı eziyet etme ve ettirme eğilimiyle davranmasına yol açacaktır. Kadınlara yöneltilen küçümseme ile analara gösterilen saygının bağdaştırılması ikiyüzlülüğün ta kendisidir.
Çocuk, mutlu ya da hiç değilse dengeli bir yaşam içersinde bir zenginlik gibi gözükse de, anasının ufkunu belirleyemez, îçkinliğinden kurtarmaz onu;
ana çocuğun bedenine bakar, karnını doyurur, yıkar temizler..., bütün yapabileceği somut bir durum yaratmaktır,
bu durumu aşmaksa yalnız çocuğun özgürlüğünün harcıdır;
ama çocuğun geleceğine yatırım yaparsa, zaman ve evren içersinde kendini yine başkasından aldığı vekillik belgesiyle aşıyor, yani başka birine bağlanıyor demektir.
Kadın bugün, insanlığın giriştiği hiç durmadan kendini aşarak varlığını doğrulama hareketine katılmak istemektedir;
başka bir varlığa can vermeye ancak yaşam kendisi için bir anlam taşıdığı zaman razı olabilir; ekonomik, siyasal toplumsal yaşamda rol oynamayı deneyemediği sürece ana olamaz.
Hiçbir işe yaramayan et yığınları, köleler, kurbanlar ya da özgür insanlar doğurmak aynı şey değildir.
Gereği gibi düzenlenmiş çocuğun yükünün büyük kısmını topluluğun aldığı, ananın topluluktan bakım ve yardım gördüğü bir toplumda kadının çalışmasıyla analık bağdaşmaz olmaktan çıkacaktır.
Genel kanının tersine —ister köylü, ister kimyacı, ister yazar olsun— çalışan kadının gebeliği çok daha kolay geçmektedir, çünkü kendi imgesine bakıp büyülenmemektedir;
kişisel yaşamı zengin olan kadın çocuğa bir sürü şey verir, karşılığında pek az şey ister, en iyi eğitici, gerçek insanî değerleri uğraşıp didinerek, ter dökerek öğrenen kadınlardan çıkar.
Bugün için, kadının kendisini saatlerce yuvanın dışında tutan ve bütün gücünü tüketen uğraşıyla çocuklarının çıkarını bağdaştırmakta güçlük çekişi, her şeyden önce, kadınların çalışmasının hâlâ köleliğe benzemesindendir;
ayrıca, çocukların yuva dışında bakımlarım, korunmalarını, eğitilmelerini sağlayacak hiçbir şey yapılmamaktadır.
Toplumsal bir eksikliktir bu..., ama bu eksikliği, gökte ya da ananın karnında yazılı bir yasanın anayla çocuğu birbirinin malı saydığını söyleyerek doğrulamak da safsatanın ta kendisidir;
bu karşılıklı birbirinin oluş, gerçekte çok zararlı ve iki yanlı bir baskıya yol açmaktadır.
Sözün kısası, analık, karı-koca ilintisi ve aile yaşamı bir birlik meydana getirmekte, bu üçünün her anı ötekilere yön vermektedir; kocasına sevgiyle bağlı bulunan kadın, evin yükünü sevinçle taşır; çocuklarıyla mutluysa, kocasına hoşgörüyle bakar. Ama bu uyum kolay kolay sağlanamaz, çünkü kadına verilen görevler birbirleriyle bağdaşmamaktadır.
Kadın dergi ve gazeteleri kadına bulaşık yıkarken de çekici olmasını, gebeliği sırasında da güzel giyinmesini, hoppalıkla analığı ve tutumluluğu bağdaştırmasını salık vermektedir; ama bu öğütleri eksiksiz uygulamaya kalkan kadın kısa zamanda çılgına dönecek, kaygılar içinde yitip gidecektir; eller bulaşıktan çatladığı, karın burna değdiği zaman çekici kalabilmek son derece güçtür, onun için de, sevdalı kadın, çekiciliğini yokeden, kendisini kocasının okşamalarından yoksun bırakan çocuklarına çoğu kez inceden inceye hınç duyar,,,, yoo, sevgiye değil de, analığa önem veren bir kadınsa, o zaman da çocuklara kendisi kadar sahip çıkan kocasını kıskanır.
Ana sevgisi, çoğunlukla, düzgün tutulan bir yuvanın doğurduğu kızıp azarlamalar içinde yokolur gider. Bütün bu çelişkiler içinde çırpınan kadının günlerini habire sinirlenerek, kezzap gibi geçirmesi hiç de şaşılacak bir şey değildir; şu ya da bu hanede zarara uğramakta, gelip geçici kazançları hiçbir güvenilir başarıyla saptanmamaktadır. Kendini hiçbir zaman çalışmasıyla kurtaramamakta; çalışma vaktini almakta, ama varlığını doğrulayamamaktadır: varlığının doğrulanması başkalarına, yabancı özgürlüklere bırakılmıştır.

Çağdaş Batılı kadın; belli bir evin hanımı, belli bir eş, belli bir ana, belli bir kadın olarak öbür insanların gözüne çarpmak istemektedir. Ve bu gereksinimi toplumsal yaşamında gidermeye çalışacaktır.

Simone de Beauvoir

Evlilik Çağı & Alıntılar

"Koca, hiçbir zaman sevilen adamın kendisi olmayıp, ancak onun yerine konmuş benzeridir"
der Freud. Bu ayrıştırma bir kaza değildir. Evlilik kurumunun yapısından gelmektedir. Aranan şey, bireysel mutluluğu sağlamak değil, kadınla erkeğin cinsel ve ekonomik birliğini topluluk çıkarı doğrultusunda aşmaktır.

Bu saygıdeğer ve kutsal ilişkide aşktaki çaba ve gariplikleri aramaya kalkmak hısım akraba arasında yatıp kalkmak gibi bir şey olur;
"aşırı şehvetle okşayarak akıl cıvatalarını attırmak istemiyorsanız, çok ciddi ve sakınımlı bir biçimde yanaşmalısınız kadına" der Aristoteles...
Aşk evliliklerinden daha tez bozulan ve çözülen evlilik görmedim şimdiye dek.., çünkü, güzelliğe ve cinsel arzulara dayanan evliliklerde daha sağlam ve sürekli birtakım temeller gerekir ve insan bu tür evliliklerde her an tetikte bulunmak zorundadır;
o şen şakrak kahkahaların hiç değeri yoktur...
Toplumun öngördüğü sistem ve mekaniği taşıyan "İyi" bir evlilik, aşkın gereklilik ve arkadaşlığını yadsır.

Kadınlar, yeryüzündeki yaşama kurallarını reddettikleri zaman hiç de haksız değildirler; hele bu kuralları, kendilerine sormadan, yalnızca erkeklerin koydukları düşünülürse. Kadınlarla aramızda doğal olarak çatışma ve yalan dolan vardır. Bizler, büyük bir kayıtsızlıkla şöyle bakıyoruz kadınlara: onların, aşk konusunda bizden daha ateşli ve yetili olduklarını öğrendikten sonra, en ağır cezalarla korkutarak cinsel eğilimlerini dizginlemeye kalkmışız...
Kanlı canlı, sağlam ve sağlıklı, besili, ama aynı zamanda iffetli olmalarını, yani hem sıcak, hem soğuk olmalarını istiyoruz; çünkü kendilerini cehennem ateşinden kurtarmak üzere icat edildiğini ileri sürdüğümüz evlilik, kendi kuralları içersinde, pek az bir doyum getiriyor kadınlara.

Evlilik, siyasal, hukuksal ve ahlaksal açıdan bir yasa, bir sözleşme, bir kurum sayılabilir... Öyleyse, herkes evliliğe saygı göstermelidir. Toplum, bugüne dek, kendisi için evlilik sorununa egemen olan bu doruklardan başkasına dikkat etmemiştir.

Ne garip buluştur şu evlilik!
Ve işin daha da garibi, anlık bir girişime bağlı olusudur.
Oysa, hiçbir girişim onun kadar bağlayıcı değildir...

Demek ki, böylesine bağlayıcı bir edime ansızın girişmek gerekmektedir.
Güçlük surdadır: sevgi ve sevme eğilimi tam anlamıyla anlıktırlar,
evlilikse bir karardır; sevme eğiliminin evlilikle ya da evlenme kararıyla uyanması gerekmektedir..., yani duyguların en apansızı aynı zamanda kararların en özgürü olacaktır ve apansızlığı dolayısıyla ancak kutsal bir varlığa yüklenecek kadar anlaşılmaz olan şey, aynı zamanda uzun boylu, insanı yiyip bitiren ve sonunda bir karara vardırtan bir düşünmenin sonucu olacaktır.
Ayrıca, bu iki şeyden biri öbürünün ardından gitmeyecek, karar kurt adımıyla geriden gelmeyecek, ikisi aynı anda gerçekleşecek, çözüm anında bir araya gelmiş olacaklardır.

Sizin anlayacağınız, sevmek evlenmek demek değildir ve aşkın nasıl olup da ödev haline geldiğini anlamak son derece güçtür.

Kierkegaard şunu gönül rahatlığıyla kabul etmektedir: "Düşünme, kendiliğindenliğin baş düşmanıdır... Düşünüp taşınma sonunda yön değiştirip sevgi eğilimine dönüşseydi, evlenme diye bir şey olmazdı."

Ancak, "evlenme kararı da düşüne taşına elde edilmiş, yüzde yüz düşünsel düzeyde yakalanan yeni bir kendiliğindenliktir ve bu kendiliğindenlik sevgi eğiliminin yerini tutmaktadır. Evlenme kararı, ahlâksal veriler üstüne oturtulmuş bir dinsel yaşam görüşüdür, dolayısıyla, sevgi eğilimine giden yolu açması, onu içten ye dıştan gelecek tehlikelere karşı koruması gerekir."

Ve işte bu yüzden, "bir koca, gerçek koca tam anlamıyla bir mucizedir!... Varoluş ciddiliğin bütün gücünü kendisi ve sevdiği kadın üstünde toplarken aşkın zevkini sürdürebilmek gerçekten mucizedir!"
Kadına gelince, onun akılla ilgisi yoktur, "düşünme"yi bilmez; dolayısıyla, "sevginin apansızlığından dinsel'in apansızlığına geçiverir." Daha açıkça söylemek gerekirse, anlamı şudur bu öğretinin: seven erkek, sevgiyle bağlanmayı bağlaştıracak bir Tanrı inancıyla evlenmeye karar verir; kadınsa..., sever sevmez evlenmek ister.

Hem evlilik kurumuna saygı duyan, hem de alabildiğine bireyci olan günümüz Amerikan yazarları da, daha başka nedenlerden ötürü ve daha başka bir biçimde, cinselliği evliliğe sokmaya uğraşmaktadırlar.
Her yıl, genç evlilere birbirlerine nasıl alışacaklarını göstermeye, özellikle de erkeğe karısıyla mutlu bir uyum kurabilmenin yollarını öğretmeye çalışan sayısız kitap yayımlanmaktadır. Ruhçözümcüler, hekimler "aile danışmanı" olup çıkmışlardır; kadının cinsel zevk duymaya hakkı olduğu, erkeğin bunu ona tattıracak tekniği öğrenmekle yükümlü bulunduğu kabul edilmiştir. Oysa, bilindiği gibi, cinsel başarı salt teknik bir iş değildir. Genç erkek Kocaların Bilmesi Gereken Şeyler, Aile içi Mutluluğun Gizemi, Korkusuz Aşk gibi daha bir sürü el kitabını ezberlese bile, kendisini yeni eşine sevdirebileceğini sanmam.
Gerçekten de, pek çok kadın cinsel zevki hattâ onun bir kırıntısını bile tatmadan ana, büyükanne olur; hekimlerden belge alarak ya da daha başka bahanelerle "kadınlık görevi" nden kurtulmaya çalışırlar.
Kinsey Raporu, Amerika'da, kadınların çoğunun "cinsel ilişkilerinin sıklığından yakındığını ve kocalarının kendilerini bu kadar çok arzulamamasını istediğini saptamıştır. Pek az kadın, bugünkünden daha sık cinsel ilişki istemektedir."

Simone de Beauvoir
Evlilik Çağı

İkinci Cins/Alıntılar

Kadınlar hem erkek dünyasında yaşamakta, hem de bu dünyayı yadsıyan bir küre içine kapanmaktadırlar; ve tabii bu küreye kapanıp erkek dünyası tarafından da kuşatıldıktan sonra, hiçbir yere rahatça yerleşememektedirler.

Boyun eğişlerinin altında hep bir yadsıyış, yadsıyışlarının altında da hep bir kabullenme gizlidir; bu bakımdan, tutumları, genç kızınkine yakındır; ama bu tutumu sürdürmek çok daha zordur, çünkü yetişkin kadın yaşamını birtakım simgeler aracılığıyla düşlemekle yetinmeyip, yaşamak zorundadır.

Kadın, dünyanın bütünüyle erkek dünyası olduğunu kabul eder;
erkekler kurmuştur bu dünyayı, onlar yönetmektedir ve bugün dünyanın efendisi onlardır.., kendisine gelince, o bu dünyadan sorumlu değildir;
onun bağımlı, ikinci derecede bir varlık olduğu kabul edilmiştir zaten;
şiddet dersleri almamış, topluluğun öbür öğelerinin karşısına hiçbir zaman bir özne olarak çıkmamıştır;
etine, evine kapanmıştır;
kendini, bütün erek ve değerlerin yaratıcısı olan şu insan yüzlü tanrılara oranla, edilgin bir varlık gibi hissetmektedir.
Bu anlamda, onu "ömrünün sonuna dek çocuk" kalmaya mahkûm eden önyargıda doğru bir yan var demektir;
kendilerinden korkulmadığı sürece, işçilere, kara derili kölelere, sömürgelerdeki yerlilere de "koca çocuk" denmiştir;
bunun anlamı, sözü geçen insanların, başka insanların önerdiği doğrularla yasaları tartışmasız kabul ettikleriydi.

Kadının kısmetinde söz dinlemek saygı göstermek vardır.
Dünya, onun gözünde, içi görünmeyen, donuk bir varlıktır.
Nitekim, o maddeye boyun eğdirmesine izin verecek teknik bilgiler edinmemiştir;
ayrıca maddeyle değildir onun savaşı, yaşamladır....
Yaşamsa birtakım araçlarla zaptedilmez... Onun gizli yasalarına boyun eğmekten başka çare yoktur.
Dünya, Heidegger'in tanımıyla, insanın istemiyle güttüğü erekler arasındaki "araçlar toplamı" olarak gözükmez kadına...,
tam tersine, dikbaşlı, yenilmez bir direniştir o;
kadın için dünya, alınyazısının egemenliği altındadır, anlaşılmaz isteklerle doludur. Ananın karnında insanî biçimine dönüşen o kan çileğindeki gizi hiçbir matematik eşitliğe dökemezsiniz.

Gerçekliğin büyülü görünüşünü yansıtır bu dünya... İşlerin gidişi yazgısaldır, her an bir şey olabilir;
olabilecekle olanaksız'ı birbirinden ayıramaz, her önüne gelene kanmaya hazırdır;
bütün söylentilere açıktır, onları alır ve yoğurur, büyük korkulara kapılır;
yaşamının en dingin evrelerinde bile, kaygı içindedir;
böylece, edilgenliğe mahkûm kadın için gelecek, savaş, devrim, açlık, yoksulluk hayaletleriyle doludur;
eylemde bulunamadığı için, hep kaygılıdır.

Rahatsızlığının, kendi yakıştırdıklarından çok derin nedenlere dayandığını, bundan kurtulmak için müshil içmenin yetmeyeceğini bilmektedir. Onsuz ve ona karşı yetiştirildiği için,,, bütün dünyaya kızmaktadır. Genç kızlığından hattâ çocukluğundan beri, içinde bulunduğu duruma karşı çıkmaktadır; ilerde zararlarını çıkarırsın denmiş, talihini erkeğin eline bırakırsa değerinin yüz katına çıkacağı konusunda yeminler edilmiştir, ve O aldatılmış hissetmektedir kendini;
bütün erkek dünyasını suçlamaktadır;
hınç, bağımlılığın öbür yüzüdür;
insan elindekinin tümünü verdi mi, hiçbir zaman tam karşılığını alamaz.
Bununla birlikte, erkek dünyasını sayma ihtiyacındadır da; bu dünyayı tümüyle yadsırsa, kendini iyice tehlikede hissedecek, başının üstündeki çatı uçacaktır... O zaman, Manes'çiliği (mutlak iyilik'le mutlak kötülük ilkesine dayanan öğretiyi) benimser.

Manes'çilik seçme kaygısını ortadan kaldırarak insanı rahatlatır;
korkunç bir yıkımla daha az korkunç bir yıkım arasında;
şu andaki bir çıkarla gelecekteki daha büyük bir çıkar arasında seçme yapmak,
başarının ya da bozgunun ne olduğuna kendi başına karar vermek, müthiş tehlikelere atılmak demektir;
Manes'çi için, iyi tohum kötü tohumdan kesin olarak ayrıdır, kötü tohumu çıkarıp atmaktan başka yapacak iş yoktur;
toz kendi kendini yargılar, temizlikse pisliğin tersidir; temizlemek, çamuru ve pisliği kovmaktır.
Ama bu umutlar hep belirsiz bir geleceğe bağlıdır;
o arada, kötü, hiç durmadan iyi'yi kemirmektedir....

Simone de Beauvoir/İkinci Cins

Cumartesi, Mart 1

Bir kadının saçını yaşama hakkı


Yokuş aşağı yürürken, saçlarını rüzgara bırakırsın bazen... Ve sanki kanatların varmış gibi olur. Rüzgar uçurur, sen içindeki uçan balonların ipini bırakırsın...

Bir denizden çıkarsın, bir sıcak yere yatarsın. Onun üzerine başını koyarsın. Nemlidir daha... ama sen kitabın ortasına gelene kadar kuruyacak, kıvrılacak. Tuzlu kalıcak. Bir yaz boyu, deniz, güneş, kum ve yağ kokucak. Rengi açılacak. Tenine uyacak, şımarıcaksın kendine...


Bir akşamüstü ışığında, kafanı toparlamak için sırf, saçlarını tutup havaya kaldırıp, bir uyduruk düğüm atıp kahveni yudumlayacaksın. Bir erkeğin aklında ’o güzel topuzlu kız’ olarak kalıcaksın. O senin aklında kalmıycak. Bir şeye ilhamsındır sadece. Ve bu sana yeter...
Reklamlardaki gibi yürürsün bir kaldırımdan. Savurarak saçlarını. Güzelce yıkayıp, güzelce tarayıp, güzelce bıraktığın saçlarını... Senin güzelliğini başına taç yapan o tellere, kimbilir kimler takılır düşer. Umursamadan yürür gidersin. Zamanın içinden geçtiğin gibi. Saçların olduğu için böylesin...
Yüzüne düşen perçemleri, bir sokağın köşesinde, kulağının arkasına iter bir erkek. Aşk maşasıyla tutulup, ateşe atılmış gibi hissedersin. Rüzgar yine bozsa dersin, o yine yapsa...
Halini anlatmasını istersin ondan. Dile gelir. İçin topluyken örülür. İçin zıplarken, at kuyruğu olur. Karar vermişsen, fönlü durur. Yağmur yağarsa, nem olur, kıvrılır uyur omuzlarında. Hayatı değiştirmek istediğinde, değiştirebileceğin tek şey odur çoğu zaman. Gider renk değiştirirsin. Kestirirsin kısacık. Cesur olursun.
Yüzünü çerçeveler. Dünyaya asar.
Bir şeyden rahatsız olduğunda, yapacak bir şey yoksa, seninle oynar. Kıvırırsın, omuzunun arkasına atarsın. Toka takar, çıkarırsın. Seni saklar, saklanmak istediğinde. Oyalar elini, oyalanmak istediğinde.
Uzar. Uzar da uzar. Daha güzel olsun diye, yağlar, ballar sürer, bepanten iğneleri kırarsın. Çok güzel olursa, kalp bile kırarsın... Tabi bunu tercih etmezsin... Biri onlara şiir yazsa, hayır demezsin. Yolda yürürken, burnuna kokusu gelir. Senin ormanın onlar. O mis koku, ciğerini açar, kalbini açar, adımlarını hızlandırır... En tropik halinde, sıcak bir yaz günü, o saçını arkaya atan erkek vardı ya o, ya da ona benzer biri, bir çiçek asar ona. Süs takar. Gözün yere bakar.

Benim için cennet budur.
Diğer cennetlere saygım sonsuzdur.


Nil Karaibrahimgil/Hürriyet

Cuma, Şubat 29

Erkekler ne ister?

Herkes atıp tutuyor kadın ister, seks ister, ot ister bok ister diye. Bunların hepsi boş. Erkekler tek birşey ister.. huzur.

Böyle söyleyince anlamsız oluyor aslında daha iyi anlatmak lazım bu ancak şöyle olabilir .

"rahatlamak."

İnsan erkeği dünya üzerindeki en huzursuz yaratıktır. Öyle rahatsızdır ki. Neden öyledir? Bilmiyorum. Daha ötesini söyleyeyim. Hiçbir fikrim yok! Ben de rahatsızım. Memnun değilim halimden bir türlü rahat ve huzurlu hissedemiyorum. Bunu ancak başka birşeyler sağlıyor.

Tüm erkekler huzuru arar.. Rahatlamanın yollarını bulmaya çalışıyorlar hepsi. Ve bu yüzdendir ki bütün bilimadamları erkektir. Durumu değiştirmek için. Çok zeki olduklarından değil.Adam rahatsız çünkü. Daha rahat olabilmek için konforu artırmak için birşey yapmak zorunda. Belki bu güdü erkekleri zeki olmaya zorluyordur. Kadınlar zaten genellikle rahattır. erkekler ise birşeye ihtiyaç duyarlar .Genellikle huzur ihtiyacı kadın içinde aranır. Psikolojik veya fiziksel.

Bir çok erkek huzur ve rahatlamayı seks içinde arar.Tam olarak ne istediklerinin farkında değilleridr. Aslında doğru kadın ve düzenli seks bunu sağlar ama kadınlar sekse saygı duymadıklarından zamanla bu sorunlu bir duruma dönüşür. Bütün medyada seks bir tür rahatlama olarak lanse edilir.Erkekler zamanla huzuru ve rahatlamayı değil seksi aradıklarını zannederler. Oysa ona ulaşana kadar geçen psikolojik nevrozlar çoğu zaman işin tadını kaçırır.Huzur muzur kalmaz. Kadın işi zora sokar her zaman evrim gereği. Kendilerine göre bir sürü nedenleri vardır.Ve ne yazık ki erkeklerin önce bu nevrozlarını çözmek zorunda olduğunu düşünürler.

Erkekler kendisine huzur vermesi gereken şeyi kadında ararlar.Evet Bunun ne olduğu değişir. Cuma günleri kırmızı giymesini seviyorum huzur veriyor der kimi, kimi gülmesi beni rahatlatıyor der kimisi düpedüz sürekli sevişmek ister. Huzur veren şey değişir. Gerçekten de kadınlar böyle bir güce sahiptir ama çoğu zaman değişen nedenlerden dolayı bunu size kolay vermezler. Huzur vermezler. Çok aptalca olabilir. Nedenler önemli değildir. Sonra ileriki yaşlarda mızıkçılığa başlarlar. Kadınlar neden eşlerinin annelerini sevdiklerini ve en büyük rakibin "annesi" olduğunu anlayamazlar mesela buna içerlerler. Bazıları kocalarına anne şefkati bile göstermeye kalkarlar. Cevap şu ki anneler konum ve verdikleri aura ile huzur kaynağıdır. Kocasına huzur vermeyen bir kadının eşinin annesini ön plana yerleştirmesinin nedeni budur.. Bunu saçma sapan yapan mal erkekler de vardır. Ama normal bir adam bunu yapıyorsa nedeni budur.

Maç hastası adamlar, deli gibi geç gelen eşler( dışarıda kendilerine göre birşeyler buluyordur artık.) Bunlar bir tür zorlama sonucudur. Aranan şey hep aynı. Huzur, kafayı boşaltmak rahatlamak . Kadın veya eş bunu sağlayamıyorsa erkek bunu kendi kendine arar .kaçmak tek yoldur.

Bir de bunları erkeklere seks adına sağlamak için "beni ikna etsin o zaman" diye bekleyen kadınlar vardır ki bunlar salaktır. Bunlar erkekler tarafından önceden planlanmış hareketlerle yönetilmeye mahkum kendi istekleri ve eşi için yapması gerekenlerden haberi olmayan denyo yaratıklardır. Bunu söyleyen bir kadın ancak kendisiyle uğraşacak kadar sabırlı erkeklere mahkumdur.Kendisiyle sadece kendisine katlanılarak yaşanıldığından habersizdir. Tüm hayatları göremedikleri bir iple çekile çekile kukla gibi oynayarak geçer.

Erkekler kadınları bir çok sebep için beğenirler ve birlikte olurlar ama her zaman bir tek şey beklerler. Rahatlamanın sağlanması. Hangi yolla olacağı önemli değil doğa bir yol önermiş. Başka alternatifler yaratmak veya bunu beklenti olarak bırakmak ya da bırakmamak kadının elindedir.

Cobalt Günlükleri

Bütün Kadınlar Böyle Yapar

“Cosi fan tutte”nin tercümesini “Bütün Kadınlar Böyle Yapar” olarak verebiliriz. Ayrıca Mozart'ın aynı adlı bir operası da vardır ve çok da güzeldir.

Ilişkilerimizde her zaman kabul etmesekte herşeyi tabiat kanunları dikte eder. Mesela dişi geyiğin daima sürüdeki en güçlü erkeğin peşinden koşması örneğinde olduğu gibi kadınlar da güçlü erkeklerden hoşlanır ve beraber olmak ister.

Fakat burada bir problem vardır. Çağımızda güçlü erkek deyine aklımıza hemen bileği güçlü değil paralı erkek geliyor. Yani bu durumda erkeklerin en güçlüsü en paralısı olmaktadır.

Kadınlar korunmak, bakılmak içgüdülerini doğuştan genlerinde taşıdıkları için büyüyünce de güçlü erkekleri tercih ederler. Normal ve aklıbaşında bir erkek de bu kadınca istekleri yerine getirmek ister. Korumaktan ve bakmaktan çok hoşlanır.

Bu durumla karşılaşan kadın da erkeğe içgüdüsel olarak biraz gaz verir. Bu gazla coşan erkek kadına çiçek, kürk, mücevher vs. vererek PARA öder. Bir başka deyişle erkek kadına parasını kiralar. Kısaca tüm işlem “alış ve satıştan” ibarettir.

Peki bu alış satış kötü birşeymidir? Kesinlikle hayır. Ayrıca tüm işlem bence doğa yasalarına uygun olarak gerçekleşir ve hiçbir zaman şaşmaz.

Zaten bir kadın evleneceğim dediği zaman ailesinin ilk sorduğu şey “kimin nesidir, kimlerdendir, ne iş yapar” olur. Yani sana kol kanat gerebilecek mi, rahat ettirebilecek mi, koruyabilecek mi? Eskiden bu işler bilek gücüyle olduğundan daha değişikti. Çağımızda ise bu direkt olarak “parası var mı?” anlamına gelir.

Çok yakışıklı, iyi huylu, çok seksi ama parası yok cevabı ailenizin sizi oklavayla kovalamasına yol açacaktır. Aile büyükleri kendi hayat tecrübelerinden ve içgüdülerinden yola çıkarak böyle evliliklerde uzun vadede problem çıkacağını bilirler ve sizi engellemek için ellerinden geleni yaparlar. (genellikle de haklı çıkarlar) Yani kısaca işler maalesef ekonomiktir.

Evliliklerinden aradığını bulamamış bir akrabamın (5 kere evlendi, boşandı) dediği gibi “erkeğin iyisi dünya malını bana bırakarak öteki tarafa erken gidenidir”.

Peki, erkek hemcinslerim bu durumda ne yapacak? Çok çalışıp para kazanacak. Para kazanayım derken de stres ve yorgunluktan göçecek. Yani işimiz zor. Tabii para kazanmak derken milyon dolarlardan bahsetmiyorum. Normal bir hayat standardına ve rahat yaşamaya yetecek kadar para kazanabilrseniz iş tamamdır.

Şimdi soru cevap bölümüne geçelim.

Bu fikirler senin mi?
> Yarısı benim, diğer yarısını Nina Holm'ün “I, a Prostitute” (1986 basımı) kitabından esinlendim. Peki bu davranışları onaylıyormusun?
> Evet, insanlarda biraz şekil değiştirmiş ama tabiat kanunları böyle dikte ediyorsa niçin olmasın. Kötü bir şey yok bence. Zaten ben onaylamasam da gerçek böyle. Son sözün?
> “Cosi fan tutte”. Ayrıca Maupassant demiş ki “bütün kadınlar satılıktır, (iyi manada) ama en pahalısı eşinizdir”.

Kaynak;ASB

Salı, Şubat 26

Bir kuzine olsa şimdi;

Taze zeytinyağı kokusu, fırından gelmiş ekmek ılığı ve boğuk ateş sesi... Şimdi bir dağda, dünyanın en güzel yerinde, dünyanın en berbat meselesi üzerine bir kitap yazmaya çalışırken, aklım oralara gidiyor. Boğuldukça aklım kaçıveriyor. Aklım, yıllar önce, bir Ege kasabasının, sofalı mutfağındaki insan kokulu o divana, divanın karşısında durmadan yanan o kuzineye gidiyor.
Patlıcan kızartması sesi, orman gibi kokan odun tozu, rüzgârda güllerin birbirine değme gürültüsü.
Düşünüyorum da şimdi; Tanrı'nın en büyük hatası çocuklara vermesidir çocukluğu...
Hepimizin bir anı var muhakkak. Çocuk olduğumuzu, bu zamanın geçiciliğini bilmediğimiz, henüz zamanı bilmediğimiz zamanlardan kalma bir an.
O zamanlar sonradan hatırlayacağımızı hiç bilmeden, içinden geçip gittiğimiz bir an. Sonradan, dünya ve insanlık hikâyeleri çamurlu bir sümük gibi üzerimize yapıştığında, silkmeye çalıştığımız her an yüzümüze gözümüze bulaştırdığımızda, aklımızın içinde iki cam tabaka birbirine çarpa çarpa kırılır gibi canımız acıdığında hatırlayıp dinleneceğimizi, hatırlayarak bir mola alacağımızı hiç bilmediğimiz anlar.
Gözümüzün önünde bir çocuk büyüse şimdi, biz onu izlerken bilebilir miyiz acaba o anın onun için hangi an olabileceğini? Artık kuzineler kalmadığına göre ne biriktiriyor çocuklar geleceğe?
Akıl, bazen öyle çaresiz kalıyor ki, belleği çağırıyor yardıma herhalde. "Bana bir yer bul" diyor, "Biraz dinleneyim".
İşte o zaman o an, hatırladığımızı hiç bilmediğimiz o zaman aralığı çıkıp geliyor çok eskilerden. Sonsuz huzur, sonsuz kaygısızlık, sonsuz güvenlikle dolu bir zaman ve uzay parçacığı.

Benim parçacığım kuzineyle ilgili. Ya sizinki neyle?
Kimsenin çocukluğu çok iyi geçmiş olamaz. Çocukluk denen şey iyi geçemez çünkü.
Kim ki çıkıp karşıma "Çok şahane bir çocukluk geçirdim" desin, on beş dakika verin bana, ispatlarım size yaralarla dolu bir çocukluğu olduğunu.
Hiçbirimiz yeterince sevilmedik çünkü. Çünkü yeterince sevilmek diye bir şey yoktur. İnsanlık daha çözemedi bu sorununu, kimse henüz sevginin ne kadarının yeteceğini bulamadı.
Ne ki hepimiz olduk işte, geçti gitti. Artık bize gereken "süper geçmiş çocukluk yılları" değil zaten. Sadece o bir an gerekli bize dünyaya dayanabilmek için, insanlığın hikâyelerine.
O bir anınız varsa işte yırttınız demektir. Aklınızın içinde, bazen birbirine çarparak etinizi kese kese kırılan cam tabakalara, o çarpışmaya ara verebilirsiniz, aklınıza kaçacak bir yer bulabilirsiniz demektir.
Bir kuzine olsa şimdi.
Dışarıda yağmur yağsa.
Dedem bana sarı saat alsa.
Beyaz tabaktaki zeytinyağına düşse güneş perde sallandıkça.
Divanda yattığım yer ısınsa ısınsa.
Uyanıkken gördüğüm rüyayı,
rüya olduğunu bilmeden takip ede ede uykuya dalsam.
Ölümle ve açlıkla ilgili bildiğim şeylerin hiçbirini bilmesem.
Patlıcan kokmaya başlayınca uyansam.
Kuzinenin kapağı açılsa, peynirli börek çıksa içinden.
Sevdiğim herkes gelse, hepsi sığsa bir divana.
Ekmeğin az kızarmış yanağını kolumun beyaz içine benzetsem.
Bunu kimseye söylemesem o zaman, yıllar sonra bir yerde yazacağımı bilmesem.
Dışarıdaki zeytin küfelerinden bir koku gelse,
küplerdeki zeytinyağı titrese birileri yürüdükçe.
Böyle küçük şeylere baksam hep, bir şeyleri bir şeylere benzetsem.
Bu benzetmelerin sonra insanı yazar edeceğini,
yazarlığın insanlığın pis meseleleriyle ilgilenmek mecburiyeti olduğunu bilmesem.
Yine keşke kuzineden başka bir şey... Bilmesem.


ece temelkuran

Pazartesi, Şubat 25

Erkek çözüm ister kadın ise paylaşmak


Kadın ve erkek neden anlaşamaz?
"Kadın ve erkeğin birbirlerini anlamasında güçlükler var" dersek daha doğru olabilir. Daha bebek doğmadan evvel iki şeye bakıyoruz: Sağlıklı mı? Cinsiyeti nedir? Erkek ve kız şeklindeki bakış açıları henüz doğum gerçekleşmeden başlıyor, yaşam boyunca devam ediyor. Buna karşılık psikolojik farklılıklar çok daha önemli, çok daha belirgin. Çünkü fiziksel olanları peşinen kabul etmişiz.

- Sizce bunun altında yatan sebep nedir?
Evrimsel açıdan insanın gelişimiyle ilintili. Erkek dış dünyada avcı; evi besleyen, avı getiren dolayısıyla gücüyle öne çıkan biri. Kadınsa evin sükunetini sağlayan, getirilenlerin adil paylaşımını örgütleyen, dış dünyayla ilişkileri kuran. Hep aklını kullanmak durumunda. Biri kollarını kuvvetlendirirken, diğeri düşüncelerini geliştirmekte.

- Çiftler en çok hangi sorunlarla geliyor?
Genelde iletişim problemiyle geliyorlar. Problemi ikisi de bilmiyor. Birisinin beklentileriyle öbürünün beklentileri farklı. "Siz eşinizde neyin değişmesini istiyorsunuz? Somut olarak neler değişirse daha mutlu olursunuz? Kağıda yazın, burada konuşalım" dediğimde çok ilginç bir şey çıkıyor ortaya. Her ikisi de iletişim istiyor mesela. Ama iletişim gerçekleşmiyor.

DEĞİŞİM KORKUTUR

- Neden?
Eşler iletişimin sonunda uzlaşma bekliyor. Uzlaşma ne: "Sorunu masaya oturup konuşalım. Kalktığımızda sorun çözülmüş olsun." Konuşmaya çalıştıklarında uzlaşamadıklarını gördükleri zaman da onlara göre iletişim amacına ulaşmamış oluyor. Halbuki iletişimin amacı uzlaşmak değil, anlamak. Anladıktan sonra uzlaşıp uzlaşmayacağınıza karar verirsiniz. Bunu görmeyen çiftler uzlaşamayınca tekrar konuşmamaya başlıyor, "Uzlaşamayacağımıza göre konuşmanın da anlamı yok" diyorlar. O zaman ben bu çiftlere diyorum ki; "Bir tek konuda uzlaşın, uzlaşmama konusunda. O takdirde konuşmaktan vazgeçmezsiniz."

- Peki ya aralarındaki farklılıklar...
Kadın anlatmak istiyor. Erkekse istiyor ki kısa sürede ne söyleyecekse söylesin. Kadın anlattığı zaman erkek dinlemiyor gibi yapıyor. Televizyon seyrediyor örneğin. Dinledikleri zaman bile erkeklerin yaptıkları şey hemen soruna çözüm bulmak. Halbuki kadının istediği şey çözüm bulmak değil, paylaşmak. Ama erkekler problem çözmeye eğilimli. Niye? Problemi çözelim ki öbür işe dönelim. Bir seferde tek bir işe yönelebiliyor erkek, aynı anda birkaç sorunla ilgilenemiyor. Kadınlar dinlenilmediğini, erkeklerse kadının bu çabalarını kendisinin değiştirilmek istendiği şeklinde algılıyor. Değişim korkutucu olduğu için de diyor ki, "Beni değiştiremezsin."

FARKLIYIZ AMA EŞİTİZ

- Kadın ve erkek arasındaki farklılıklar gündelik hayata nasıl yansıyor? Örneğin toplumda "kadın araba park edemez" gibi genel bir kanı var.
Erkekler yolda kaybolur ama hiç kimseye soru sorma gereği duymazlar. Hababam çemberler çizerler, kadınlar arabayı durdurup soru sorar. Erkek sormaz, devam eder, dolaşır... Çünkü erkekler kaybolmaz. Kadın kaybolduğu zaman farkındadır, durur. Musa niye 40 yıl çölde dolaştı? Adres sormayı unuttuğu için. Kadınlar erkeklerin haritaları nasıl okuduklarını, daracık alanlara nasıl park ettiklerini, beri taraftan kocaman G noktasını nasıl fark edemediklerini bir türlü anlamıyor. Bunlar işin esprisi ama günlük yaşama yansıyan çok ciddi farklılıklar var.

- Rol paylaşımından mı bahsediyorsunuz?
Evet rol paylaşımı, yani fiziksel olarak. Özetle söylemeye çalıştığım; tabii ki erkekler bazı şeyleri kadınlardan iyi yaparlar. Ne yazık ki gerçekleri çok net ifade edemiyoruz. Erkekler ve kadınların hep benzerlikleri üzerine konuşuyoruz. Erkekler ve kadınların farklılıkları üzerine konuşulmaz. Neredeyse bir farklılık fobisi gelişmiştir. Farklılık bazen zenginlik, bazense fakirliktir. Bu onu nasıl kullandığımıza bağlı. Farklı olmamız birbirimizi korkutmamalı, onla büyümeyi öğrenmeliyiz.Şunu kavrayalım; farklı olmamız eşit olmamıza aykırı değil.

OLGUNLAŞMIŞ SEVGİ

- İdeal aşkın tanımı nedir?
Aşkı bilim adamları değil, yaşayan çiftler belirler. Ne kadar süreceğini de kestirmek mümkün değildir. Ama şunu söyleyebiliriz: Aşk dediğimiz şey eninde sonunda aşk olarak kalmaz. Niye kalmaz? İki kişi birbirine aşık olduğunda 100'lük skalada en tepeden başlamış oluyorlar. Aşk demek 100 demek. Daha yukarı çıkma şansımız yok, aşağı inmeye mecburuz. Bunu bir kere kabul edelim. Aşkın sonsuza kadar sürmesi gerekmiyor. Onun yerini çok daha önemli bir duygu alıyor: Olgunlaşmış sevgi. Aşkın ömrünün ne kadar olduğu bizim birlikteliğimizi belirlemiyor. Aşkın süresinden çok, aşkın neye dönüştüğü önemli.

- Ya evlilik?
Ne diye insanların yüzde 98'i yüzde 50 yürüyen bir işe yatırım yapıyor? İki evlilikten birisi boşanmayla sonuçlanıyor. Hiçbir akıllıca yatırımla bağdaşmayan bir şey bu. Öte yandan evliliğin gerçekten sanatsal bir yanı var. Evliliği şöyle tanımlıyorum; rutinin içinde mutlu olma sanatı. Ama rutin bir hayat sürmek her zaman mutsuz olmak demek değil, aynı zamanda emniyette olmak demektir. Bu rutini sürprizlerle keyifli hale getirmek mümkün. İnsanlar evliliklerine küçük keyifler kattığı takdirde evlilikleri daha uzun sürebilir.

Prof. Dr. Mehmet Sungur, GEO Dergisi/Röportaj