bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: HANİM'ELİ
HANİM'ELİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HANİM'ELİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 2

BAŞKALARININ ESKİSİNİ GİYENİN ŞARKI'sı



Satın alınmış düşleri, bıkıp fırlattığınızda
Ardınıza bakmayın
Oradayım.
Ayışığında bir öpüşme düşü,
Eskitilmiş bir kadife bluz, sim işlemeli
Ve yenilenen balayı, dantel askılı
Yaramaz işime... ben üşüyorum.
Sıcacık bir şey gereken
Düşlerime.

Yarım bırakılmış çorba,
Geri çevrilmiş biftek ve "ihanet" yabancı bana
İnce topukları yaz takunyalarınızın.
Bana kalın, yıkanmayan dayanıklı
Akrabalar kadar tanıdık bir şey gerek
Rengi de, rengi de olmalı elbet
Yıpranmışlığımı örten.

Dokunduğumda çocukluğumu düşündüren
Gençliğim gibi sırrı açıklanmaz
Kumaşlar satılmaz çarşılarınızda.
Ağrılarıma göre tasarlanmadı giysilerinizin boyu.
Bir korkuyu tanırsınız yalnız.
yaşlanmak ve bırakılmak.
ben de çeşidi var,
Ama bitişmiyor sizinkilerle,
Sevgiden doğuyor çoğu.

Paramın yettiği bu tezgâhta
Satılan eskileriniz
Ellerim değdikçe soluk alıyor
Eskiyen siz misiniz?

Sennur Sezer

Pazartesi, Nisan 13

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI

sana bir yer arıyorum
raflardan, aynalardan, dudak boyasından
öteye düşüyorsun

en naif dizelerimi esirgiyorum
insanlığımı aldırdığım
günlerden bitkin
kaçak ayak izlerim
ve sende buluyorum
en yakışır yerini

endamının
cesetleri kanıyor
kıpkırmızı
ellerimde kız kaçıran
çığlığı boynumda borçlu
kalakalan

kaçak kan izleri
gözlerini çağırıyorum
aniden
kanı donduruyor
gözlerime bakıyorsun
uzun uzun
kızıl deniz eriyip
ikiye ayrılıyor
bildiklerimi yalanlıyorum
ve tüm tarih yazıcıları
şairleri ve ilim irfan elçilerini

dervişlere yaklaşıyorum
gözlerini bekliyorum
ezan uzak kuran tuzak
kutsal dairelerim
tapınaklarım ayaklarıma dar
göğe merdiven
yere yediveren

seke seke yalnızlığım
oyunuma uygun bir taş arıyorum
buluyorum
içimden içime
savurup o taşı
çizgilere basıyorum
gözetleme kulesi boş
oyunuma yandaş
bir çift yaramaz çizgili çorap
vaktimi aşıyorum
akşam ezanını kaçırmış
sabah vaktinde
aniden
duymuşum evin özlemini
babamı unutmuşum
sokak sokak koşmuşum
seke seke telaşım
çok hızlı koşmuşum
düşmüş dizim
cebimden dökülen taşlardan
aşırıp
gölgemi bulmuşum
düştüğü yerden
dizimdeki yaranın
kabuğunu sıyırıp
ayağa kalkmışım
ve gölgem gözlerinmiş
bakmışız yan sokağa
iki çift çizgili çorap
dizlerinden akan
kana rağmen
koşmuşlar yan sokağa
sek sek oynamaya
yol boyu taş topla
yere yediveren başım
cebimde hiç kalmadı

gözlerin

sek sek taşı

gök merdivenimin

SİNEM KOYUN

Salı, Mayıs 13

İntersexuel



Intersexion...
Bu temanın insanı da intersexuel oluyor herhalde...
İçinde sex mex geçiyor, inter falan, siz şimdi bunu uluslarası seks falan zannetiniz değil mi?
Hayır. Hiç alakası yok.
Intersexuel...
Yani ne erkek, ne kadın...
Belki de biraz erkek, biraz kadın...
Veya erkek gibi kadın, karı pardon kadın gibi erkek...
Hepsi olur.
Ama kesinlikle tam kadın ya da tam erkek değil. Geylik veya lezlikle de alakası yok.
E zaten böyle olmadık mı? Olduuuk...
Ortalık intersexuel kaynıyor...
Ne diyor?
“Yeni bir cinsiyet harmanı” diyor
“Erkekle kadın rollerinin kesişmesi” diyor.
Kesişmiyor mu?
Danalar, kadın gibi olmadılar mı?
Kız tavlamayı bile bilmiyorlar. Reddedilmeyi onurlarına yediremiyorlar falan. Kadınlardan bekliyorlar.
Kadınlar da bunların uyuzluklarından sıkıldı tabii, işi ele alıyorlar.
Al sana cinsiyet harmanı...
Erkekler aile sorumluluğunu tek başına üstlenmekten, çocukların sorumluluğundan sıkılmadılar mı?
Kadınlar para kazanınca adamları boşamıyor mu?
Al, bir harman daha...
Erkek gibi “ayrılalım” diyemiyor, kız gibi telefonlara çıkmıyor...
Kadınlar da, “Bir daha arayayım, ne kaybederim?” diyor...
Roller değişiyor... Küsenleri bile var.
Kazık kadar adam küsüyor...
Ne kadınlar var, küsemiyor...
Roller kesişiyor da, şöyle bir karışıklık var; biz isteyince kadın, isteyince erkek oluyoruz...
İşimize hangisi gelirse...
Mesela kadın (erkek gibi) adamı tavlıyor, o dakka yatıyor, sonra da (kız gibi) telefon bekliyor.
Adam da (kız gibi) tavlanıyor, sonra da (erkek gibi) ertesi gün aramıyor...
Al, bu da rollerin çekişmesi...

Perşembe, Mart 27

Anneler ve "Projeler"i


  • Bazı kızlar bazı annelerin hayatı yenme girişimidir. Anneler nereden yara aldılarsa kızlarının zırhının tam o noktasına çifte su vermek isterler.
    "Madonna küçük kızı için, şarkıcılık hayatı boyunca giydiği sahne kostümlerinin aynılarından diktirdi."
    Bu haberin yayımlandığı gündü, gazetelerde Hülya Avşar ile ilgili bir haber daha vardı. Akşamları Yasin okuduğunu anlatan Avşar şöyle diyordu:
    "Zehra beni taklit ediyor. Başına bir örtü alıp bir kitabı okuyor gibi yapıyor."
    Herhalde kendinden çok emin olan insanlar, kendilerini bütünüyle onaylayanlar, çocuk yapmak konusunda daha cesaretli olabilirler.

"Mütereddit ruhlar" herhalde daha zor cesaret edeceklerdir kendilerinden bir tane daha yaratmaya (!). Hatta onlara çocuk yapmak "cüret" edilecek dev bir kalkışma gibi gelecektir. Onların hayatta giydikleri "sahne kostümleri" hep bir yerlerinden sarktığı, üstlerine hiç tam oturmadığı için, kızlarına aynılarını diktirmeye o kadar da hevesli olmayacaklardır. Kızlarını "projeleri" olarak üretmek, büyütmek büyük bir küstahlık gibi gelecektir onlara. Bir insanı bir proje olarak üretmeye cüret etmek şöyle dursun, kendilerindeki arızaları kızlarına aktarmak korkusuyla irkileceklerdir.
Bu irkilme yüzünden anneler, hayatta kendileri nerelerinden kırıldılarsa, kızları için tasarladıkları çelik zırhların tam o noktasına çifte su vermek isteyeceklerdir.

Kızlar, annelerin, hayatı "bari bu kez" yenme hamlesidir çünkü. Hiçbir zırh "hayat geçirmez" değildir halbuki. Bu yüzden işte bu "proje" hep hedefi ıskalayacaktır.
Kızlar, tam da annelerinin en beğenmedikleri yumuşak karınlarına sahip olduklarını vakti gelince görecekler; her kız vakti gelince annesinin bir benzeri olduğunun farkına varacaktır.
Zırhın yumuşak karnı anneden kıza geçecek veya zırhın başka bir yerinde unutulmuş bir zaaf kalacaktır. Bu gedik yüzünden yabancılar tarafından hırpalansa bile kız çocuğu, anneyle, ayaklar alta alınıp divan üzerinde yapılan konuşmalar o delikler, o gedikler sayesinde daha "insanca" bir tat içerecektir.

Bir göz kararma anıdır herhalde bebek yapmak; yani yoksa nasıl?
Düşünmeye başlayınca çok korkunçlaşan bir şey değil mi aslında?
Ya seni sevmezse?
Ya her şeyi berbat edersen?
Ya sendeki bu kırık dökük arazlar, bu berbat ruh halleri, hoşlanmadığın bütün o şeyler ona da genetik olarak geçiverirse?
Ya da bütün bu arazlar geçmez de seni anlamayacak, senin de anlayamayacağın bir kız çocuğuyla burun buruna gelirsen?
Ya para biterse?
Ya uykusunda yüzünü yastığa gömer ve sen de bunu fark etmezsen?
Konuşamadığı dönemde onu hiç anlayamaz ve kendini derin bir çaresizlik içinde hissedersen?
Ya da acaba bebek doğunca beynin bütün bu acayip işleyişi hormonlar yüzünden değişiyor da insan genişliyor mu acaba?
Bütün bu çocuklar nasıl yapılırdı yoksa?
Dağda bayırda doğanlar, hastane köşelerinde kendi kendine çıkanlar... Var muhakkak orada bir abra kadabra.

Kendi "kostümlerinin" aynısını kızına diktirmekten çekinen anneler, herhalde hayat kostümlerinden tastamam emin olmayanlar, kendini kör bir biçimde onaylayıp durmayanlardır. Yaşama ve daha iyi bir insan olma telaşı içinde hep bir yerleri yırtılan, eteğinin sarktığını hep sonradan fark eden, payetleri kırık kostümler, kostümlüler...
Onların kızları, elbette zırhlarında deliklerle, sıyrılmaya açık etleriyle dolaşacaklardır yaşamak adlı meydanda.
Bu yüzden işte dinlemeye değer cümleleri onlar kuracaklardır.
Çelikler içinde dolaşanların hiçbir zaman söyleyecek iyi bir cümlesi olmayacaktır.
"Başarılı projeler", başarısız kalpler yaratacaktır...


Ece Temelkuran

Cumartesi, Mart 15

7 Günah

Vatikan 7 günahı güncellemiş ya...
Hadi biz de yapalım.
Uyarlayalım...
Hatta önce eskilerden başlayalım.
Eski 7 günahın bugünkü anlamlarına bakalım, hem de aynı başlıklar altında...
Zira bana sorarsanız ilişkilerdeki günahlar değişmedi.
Değişen içleri, işleyişleri...
Kişileri...
O zamanlar kimbilir neleri ifade ediyorlardı oysa şimdi...Oysa şimdi bak!

Açgözlülük
Üçünü beşini bir arada idare edenler...Hiiç öyle arkanıza falan bakmayın; size diyor.
Öyle “arz-talep meselesi” diye ukalalık etmeyin, “çokluk hiçliktir” bunu da unutmayın.
Ayrıca nereye kadar?Ayıp! Ayıp bir tarafa günah, günah!
Tembellik
Bu kategoride birinciliği üşendiklerinden sevişmeyenlere veriyorum.
Ve “bu işi yemekten sonraya bırakmayın, olmaz” diyorum.
Sizin yüzünüzden ne trafik düzenimiz kaldı ne de sosyal güvenliğimiz...
Bi sevişseniz, rahatlasanız hayat daha güzel görünecek gözünüze...
Zihniniz açılacak. Hayır, içinizdeki kötülükler azalacak.
Kıskançlık
“O” işin sabah veya mesai saatleri içinde yapılmayacağını sananlar... Bu da sizin için!
Siz sağa baktın sola baktın diye kendinizi yıpratırken o, tam ortadan vurur haberiniz olmaz.
Hem de sizin yatağınızda...
Hırs
Bunlar da yeni yetme çakma CEO’lar...
İşlerinde başarılı olmak için aşkı, seksi hatta ilişkilerini üçüncü plana atanlar...
Daha doğrusu planlı programlı gidenler. Sevişmelerini bile planlayanlar.
Sabah toplantısı varsa, “Gel, sabaga kadar...” desen, saatine bakar, “Yok, şimdi kalkamam” falan der. İşten başlarını alamaz bunlar. Çok çalışırlar çoook. Sanki hepsi Koç’un CEO’su. Ha, sorsan bi ... de yoktur ortada.
Şehvet
Seyrettikleri abuk sabuk porno filmleri gerçek hayata uyarlamak isteyenler... Alacan seyrettiği filmi, gösterecen, “Madem öyle, o zaman ben de bundan istiyorum” diyecen, o olacak!
Öfke
Bütün kadınları “kafakoparan” zannedenler...
Bütün kadınların onlarla paraları için birlikte olmak istediğini sananlar...
Başka neden yok herhalde! “Lan bu kadın niye benimle olsun ki?” diye düşünüyor düşünüyor, bir neden bulamıyor garibim.
Sen de haklısın!
Gurur
Kendilerini çok kıymetli sananlar. “O daha beni tanımamış” diyenler...
Bunlar nedense kendilerininkinin daha iyi olduğuna inanırlar.
En iyi kendi yapıyor!
“Nereden biliyorsun?” demek lazım.
Sanki başka adamla sen birlikte oluyorsun! (“Evet” dermiş!!!)

Dilek Önder

Perşembe, Mart 13

Nâr Kâlp'ler

Sıradan insanlarız biz, en zoru bizimkisi.
Limon kokulu çöp torbaları,
kirece karşı çamaşır makinesi tozları,
banka kredisinde yüzde 0.1'lik faiz indirimi pazarlıkları,
çok erken sabah servisi saatleri,
üçlü saç bakım setleri,
gece "chat"lerinde zayıf bir "Paris'te Son Tango" ihtimali...

Bu ömrün içinden eli yüzü düzgün bir hayat çıkarmaya çalışıyoruz.

Kim bilir mezar taşımıza "Zamanı dolana kadar zamanını pek iyi doldurdu! Tebrik ederiz!" yazacaklar, bilemiyoruz...
Yalnız ölmekte bir numara yok da hangimiz yalnız ölme fikriyle yaşayabilecek kadar çelikteniz?
Bir serüvene heveslensek,
başımızın bin türlü belaya gireceğini,
muhtemeldir ki elimize yüzümüze bulaştıracağımızı
ve bir daha da banka kredi pazarlığına girecek kadar küçülemeyeceğimizi,
bir daha çift katlı çelik taban tencerelerin dünyasına sığışamayacağımızı,
artık play-station'da kimi dövsek rahatlamayacağımızı,
iki hayatın ortasında omuzları düşmüş kalacağımızı...
Bal gibi biliyoruz.
Bazen o yüzden durdukça bal dökülmüş gibi yapış yapış oluyoruz.
Bu dünyaya gelmiş olmamızın insanlık tarihi açısından yepyeni bir deneyim olma ihtimalinin 7 milyarda 1 olduğunu söyleyip kendimize...

Bu gece de evde oturuyor,
erken yatıp,
ertesi gün etme ihtimalimiz olan bir kavganın senaryosunu kafamızda canlandırırken
uyuyakalıp sabah işe gidiyoruz.
İstediğimiz gibi yaşama hayalini bir "yazlık ev kooperatifine" sıkıştırıp yeni yeni taksitlere giriyoruz.
Bazılarımız,
gizli gizli,
bir gün bir deprem olmasını,
bize ait bütün ayrıntıların kaybolmasını
ve
yeni bir hayatın tek ortalı bir ilkokul defterinin
sağ sayfası gibi serin ve temiz başlamasını dilemiyor muyuz?
Şimdiki hayat sol sayfalar gibi zira,
hep kenarları kıvrık,
ne kadar düzeltsen,
dirseğini bastırsan kenarına hep kıvrık kıvrık...

Ah! Bu kadar suçluluk duygumuz ve korkumuz olmasa biz ne biçim insanlar olurduk!

Bir hayatı bırakırken kendimizin ne kadarını geride bırakırız?
Bunu cevaplamalıyız.
Birini bırakırken,
yılan gibi kabuğumuzu bırakıp geride,
temiz bir deriyle mi başlarız hayata?
Ya da sadece derimizin yenilenmesi yeter mi bize?
Yoksa "Oldu mu en iyisi olsun,
yeni bir 'ben' çıkarıyorum kendimden dışarı" mı demeli insan?
Aynı tekrara düşmemek için aslında,
yeni bir hayata başlamak için yeni bir "ben" icat etmek gerek.
Yoksa bilirsiniz,
insan bir ömür içinden, durmadan, yine, yeniden aynı hayatı çıkarır.

Eğer nasıl yapılacağını öğrenmezsen aslında bütün defterlerin sol sayfası kıvrılır.
İnsanın dirseği,
eğer yeni bir "ben" icat etmeden bir hayata başlarsa,
yeniden ve belki bu kez daha büyük bir acıyla...
Ağrır.
Kalp, yeniden, nar gibi, dağılır!

Ece Temelkuran

Tahterevalli kadınlar, salıncak hayatlar

Kendi başına ayakta duran genç kadınların akıllarında bir tahterevalli:
"Evlensem de bir limana sığınsam mı, yoksa hayat böyle yalnız bir macera olarak mı kalmalı? Böyle olunca da yaşamak bir salıncak! Peki iki uç arasında sallanarak mı geçecek hayat?"

Böyle çok güzel aslında.

İstediğin kadar çalış, istediğin yere git işten sonra.

Kararlarını kendin ver, kimseye sorma tatil yapmaya karar kıldığında.

Paraları kazan, istediğin gibi harca.

İstediğin maceraya zıpla.

İster dalgıçlık kursuna git diplere dal, ister paraşütle uçaktan atla.

Deneyimler sonsuz, hayat boyu ciğerlerini doldura doldura yaşa!

Anneler, babalar geldiğinde "uygunsuz" yaşamın izlerini ortadan kaldırdığında,,,

nasıl diyorlar İtalyanca: Stanno tutti bene!
"Herkesin keyfi yerinde" aslında!

Ama sonra faturalar geciktiğinde,
iş yerinde kazık yediğinde ve sana hayat "Otur aşa'a!" dediğinde,
sen bi' güzel poponun üzerine çakıldığında...
Dün,
önceki gün,
önceki ay
ve bir önceki sene
tam da böyle olduğun zamanlar aklına gelip,
birleşip bir kara buluta dönüştüğünde...

Pusetlerdeki çocuklara bakıp iç geçirdiğinde,
kendinde evlenmeden çocuk yapacak cesareti bazen bulup bazen kaybettikçe...

Maceralar öyle kenarda dururken birden kendini o divandan ayağa kalkacak,

bu televizyonun emniyetli ekranını bırakamayacak kadar korkak hissettiğinde...


Öldüren taze fasulye

Tam tersine bakalım bir de!
O çok sevdiğin adamın, "Aslında biz bir ömür birlikte yaşayabiliriz" dediğin adamın,
tam da uyurken, o hiç bilmezken onu izlediğini, garip bir biçimde yüzü sana çirkin gelmeye başlarsa eğer?

Bir gün sıkılırsan eğer, gitmek istersen?

Aniden canın Brezilya'ya gidip sahilde oturmak isterse, okyanusa karşı?

Birdenbire hayatını, kendini ve tüm etrafını değiştirmek istersen?
Ya da sadece tek başına evde oturmak istersen bir gün,
"Tuhafsın bugün biraz" cümlesini duymaya katlanamayacak kadar yalnız olmak istersen?
Ya doğurduğun çocuktan sıkılırsan?

Onu pencereden atmak istediğin zamanlar olur da bunu diyemezsen?
Ya artık "evli ve çocuklu" olduğunda kendin gibi olmazsan?
Sanki hayatın elinden alınmış gibi olursa,
ütülü havluların arasına sıkıştırılmış birisi gibi durursan?

Birden kendini akraba ziyaretlerinde bulursan,
bacakların bitişik ve yüzün buruşuk olarak?

Tam da sarhoş olmak istediğin bir günde akşama taze fasulye ayıklamak zorunda kalırsan?

Taze fasulye!

İyi bir zamanlamayla taze fasulye bile öldürücü bir silah olabilir aslında!


İlişki sahtekarlık mıdır?

İşte tam da böyle tahterevalli bir kadın, Kahve'de oturuyordu.

Kötü bir alışkanlık biliyorum ama ben de onları dinliyordum.

Kadın, yakın bir erkek dostuna bir şeyler anlatmış,
belki biraz akıl danışmış olacak ki erkek konuştu:
-"Sen maceralarından yorulunca dinlenecek bir liman istiyorsun. İlişki öyle bir şey değil canım!" Kadın iki eli yana açık, çaresiz karşı çıkıyordu:
-"Tam öyle değil aslında!"

Erkek biraz sinirlendi galiba:
-"Şekerim sen sahtekarlık yapıyorsun! Adamları da kandırıyorsun aslında. Çünkü yeterince dinlenince sıkılıyorsun, sonra da gitmek istiyorsun!"
Kadın iyi bir kadındı aslında.

Öyle gibi geldi sesi bana.

Ne kimseyi kandırmak ne de sıkılmak istiyordu.

Sadece öyleydi işte.

Gençti kadın.
Maceralarının önüne çıkmayacak adamları bulana kadar,
yahut

onları bulmayı öğrenene kadar
yaşlanıyorlar mı acaba Kadın'lar?


Nasılsınız adamlar?

Erkekler de böyledir belki.

Maceralara çıkmak istiyorlardır,

çıkıp dönüp yorulunca bir kadında dinlenmek istiyorlardır belki de onlar da.
Onların ayrıcalığı;
maceradan, fetihten, avdan döndüklerinde kadınları bekler bulmaları,

bunu talep etme hakları galiba.

Nihayetinde zaferleri kadınlar için kazanıyorlar ya?!

Erkekler gibi değiliz biz.


Yalnızlıkla,
sonsuz bir yalnızlıkla cezalandırılıyoruz maceralara çıkmaya kalkınca...

Bu yüzden,
durmadan yolculuklar eden,
maceralara çıkan bir kadın
ya da

sehpasının üzerinde çocuklarının resmi duran
ve son otuz yılda ne yaptığını düşünen
bir kadın olacaksın
elli yaşına vardığında.

Her ikisini birden yapmaksa???

Denemesi bedava!!!


Ece Temelkuran

Teslim Olmuyorsan,,,


Buenos Aires'te ihtiyar bir adamdı. Briyantinli, gümüşten saçları vardı.
Güney Amerikalı bir beyazdı pantolonu, ayakkabıları yumurta topuktu.
Gömleğinin önü göbeğine kadar açıktı, eski zaman parfümlerden kokuyordu.
Kulüp Grisel'in pistinde kırmızı ışıklar yanıyordu.
Adam, ayağa kalktığında biraz, bana doğru yürürken biraz daha,
adım adım daha da gençleşiyordu.
Dansa kaldırdığında beni, iyiden iyiye zıpkın gibiydi.

Zaten genç olmayı
en iyi ihtiyar adamlar bilir,

genç kız cilvesi yapmayı da
en iyi ihtiyar kadınlar.

İnsanlar çünkü;
yıllar içinde rahatlar,
gençliklerinde cesaret edemediklerini
ancak ihtiyarladıklarında olurlar....

Kulüp Grisel'de tangoların en beteri çalıyor;
en sevmişi,
en terkedilmişi,
epey görmüş geçirmişi.
Bakılmaz tango yaparken göz göze, sanılanın aksine.
Gövdeyle ilgili bir meseledir, orada, pistin ortasında sürüp giden;
kadınla ve tamamen erkekle ilgili.
Fakat bir şey var, adımlar takip etmiyor birbirini.
Ve adam, ihtiyar olan, belimden tutup sarsıyor beni...

Gırtlağının en belalı dibinden,
hatta belki karnının yaralanmış yerinden
geliyor sesi:
"Teslim olmuyorsun" diyor,
"Sen, bu yüzden dans edemiyorsun!"
Ne halt edeceksin!!!


Sonra, başka bir zaman, bir Ankara evinde,
ki en kalbî meseleler odalarda yaşanır Ankara "sahillerinde".

Adamın biri, epey canı sıkkın, votkalı motkalı.
Bir kadını çok seven, epeydir sevmiş olan adamın biri, mahzun, kırgın ve demli, demişti ki:
"Ne biliyor musun bu işin sırrı?
Bırakacaksın kendini.
Mutlu olmak istiyorsan teslim olacaksın.
Hayatını mı mahvediyor çok sevdiğin?
Bırak mahvetsin.
Sen severken mahvolmayacak kadar değerli misin?
Diyelim o kadar değerlisin.
Peki o zaman üstat, o değeri harcamayıp ne halt edeceksin?"

Kim öğretti bize teslim olmamayı?
Başımıza bir şey gelir diye
başımıza bir şey getirmeden yaşamaya çalışmayı,
hiçbir şey getirmeden ölüp bitmeye çabalamayı,
böyle sürüp gitmeyi...
Kim öğretti?
Kadınlar adamlara,
adamlar kadınlara teslim olmadan,
yıllar yılı elinde bir mızrakla,
bir mesafeden ve tetikte.
Kaskatı kesilerek, "Kimse beni teslim alamaz" diye
büyük ordularımızı birbirimize karşı böyle küçük numaralarla yönetmeyi...
İki seven insan gibi değil de, bir teneke başarı madalyası için çabalayan kale
komutanları gibi...
Sınır boylarımıza bu uç beylerini, bu asabi, hırçın ve
aslında korkulu çocukları kim yerleştirdi?

"Benim sosyal hayatım, benim param, benim başarım, benim hayatım"
diye sakındığınız,
"kimsenin peşinden gitmeyerek"
çok müthiş savunduğunuz bütün o şeyler,
hakikaten söylesenize,
sizi gerçekten
-ama gerçekten diyordum bak-
mutlu etti mi?
Teslim olmadan tamamladınız hayatı, tebrik ederiz,
bırakmadınız hiç kendi yakanızı.
Söylesenize,
etiniz acısa acısa en çok ne kadar acıyabilirdi?

Ona buna,
şu adama,
bu kadına değil aslında,
biz, -tebrik edelim kendimizi!- kendimize teslim olmadık.
Gece kremlerini kimse alamaz şimdi sizden,
tenis derslerinizi ve arkadaşlarınızla eğlenmeye çabalayarak
içtiğiniz "bağımsız" gece içkilerini,
tek başınıza, keyifle izlediğiniz maçları
ve ucu görünmediği için daha da korkunç olan
"kendi geleceğinizi."

Şimdi siz tam da dergilerdeki, şık dizilerdeki, gıcır reklamlardaki kadınlara ve adamlara benzediniz....
Teneke madalyanızı güneşe döndürünüz,
ne güzel de parıldıyor.
Pırıl pırıl,
parıl parıl.
Çok tebrik ederiz!

Ece TEMELKURAN

Salı, Mart 11

Özgüven değil,,,görmemişlik

Cengiz’ciğim (Semercioğlu) dün, benim de katıldığım Cahide’deki Kadınlar Günü kutlamasını yazmış. Bülent Ablamızın tabiriyle fevkaladenin fevkinde adaleli dansçıların boxer’lı şovu üzerine kadınların çığlıklar atarak eğlenmesini, seksi danslara eşlik etmesini ‘özgüven’ olarak tanımlamış.

İyiniyetinden olsa gerek.

Çünkü resmen ‘görmemişlik’ denir buna. Kötü manada değil, kelimenin gerçek manasında bir ‘görmemişlik’ var ortada.
Yalan mı?.. Kadınların erkek (gün) yüzü gördüğü mü var?.. Hatırlarsanız hafta sonu ‘Sevişemeyen kadınlar’ı yatırmıştık masaya. Sayıları giderek artıyor diye de eklemiştik.
İşte o sevişemeyen kadınlardır öyle bi’tarafları yırtılmış gibi bağrınan.
Peki kadınlar niye sevişemiyor, derseniz... Doğru partneri bulamıyorlar da ondan.

Doğruluktan kasıt, kendine en uygun olan. Yoksa tabii ki bekâr bir sürü erkek de var.

Ama onlar da takılmayla yetiniyorlar. İşlerini görüp, ertesi gün arayıp, sormuyorlar. Kadının tatmini seksle bitmiyor ya, seksten sonra erkeğin davranışıdır kadını doyuma ulaştıran.
Artık kimsenin ilişkiye tahammülü yok ama...
Bir başkasını çekmek istemiyor insanlar. Herkes kendi hayatını kurmuş, yalnız yaşamanın tadına varmış, evini geçindiriyor, işinde başarıya koşuyor, böyle bir hayat gailesi içinde de ilişkiye yer kalmıyor.
Bir yandan da herkes aşk peşinde.
Enteresan...
Hem hayatını aşka yer kalmayacak şekilde düzenleyeceksin hem de ‘aşk nerede vah nerede’ çekeceksin.

Anlaşılır bir yanı yok. Örnek için uzağa gitmeyelim.
Ben de o tahammülsüzlerdenim. Yalnız yaşama ayrıcalığı iliklerime kadar işlemiş durumda. Öyle büyük özgürlük ki... İstediğim programı izliyorum, istediğim tatsız tuzsuz yemeği yiyorum, evin temizliğini geciktiriyorum. Ne karışan var, ne görüşen.

Biri gelecek, ansızın hayatıma girecek de en büyük lüksümü elimden alacak diye panikteyim.

Bir yandan da gelsin istiyorum. Gelsin ama rahatımı bozmasın, bana yerleşmesin, özledikçe buluşalım koklaşalım, sonra herkes evine, hayatına, yalnızlığına geri dönsün. (Rumuz Goncagül de eklersem bu cümlelerin sonuna talibini arayanlar köşesine gönderebilirim :)

Aşk başka, hayat başka ya...
Yeni dünya insanı bunu keşfetti galiba.
Aşkın egemenliği altına girmektense aşka hükmetmek istiyoruz hepimiz.
Aşk gelsin ama biz isteyince de gitsin. Yok ya!..

Görmemişlere bilgi:
Striptizci erkeklere çığlıklar atarak eşlik eden kadınların derdi belli kısaca:
O çığlıkları dindirecek ‘durumları yok’ gariplerin.

Hep dediğim gibi:
Soyları tükenmekte olan erkeklerin bir kısmı evli, bir kısmı ‘benden geçti yaşı’nda, bir kısmı da gay olmuş haberimiz yok, pardon yani!..

Ebru DREW
Gazetevatan

Piyango'dan yanlış kişi çikarsa??

'Başkasına âşıkken evlilik hiç kolay değil’ dedi kadın...
Hangi kadın?.. Tanımıyorum. Tanımam da gerekmiyor zaten. Filmlerde ille de tanınmış simalar boy gösterecek diye bir kural yok ya.
İyi senaryo var. Bir filmi var eden yegane temel. Sonra yönetmen, sonra oyuncu...
Bende sıralama böyle. Kimin neyi nasıl söylediğinden çok, kimin ne dediği önemli.
Avrupa Sineması’na sevdam da bu yüzden. Bazılarının iç karartıcı bulduğu o ‘yalnızlık filmleri’nde de tanıdık simalar oynamıyor ama filmler hayattan kesit gibi. Gösterime giren Şıpsevdi de o misal. Avrupa Sineması’yla uzak yakın benzerliği yok elbette, çok daha eğlenceli, çok daha hafif. Tipik romantik komedi. Tek alâka, başroldeki kadınları tanımıyor olmam. Ama bakın adam tescilli.
Romantik komedilerin kahramanı, Ben Stiller.
40’ına geldiği halde ‘doğru kadın’ı bulamamış bir erkeği canlandırıyor. En son nişanlısıyla 5 yıl birlikte yaşamış ama evlilik olmamış. ‘Hadi evlen artık’ diyen bir babası var başında. Bir de kankası.
Sevdiklerinden gelen evlilik baskı sonucu, yaşın da verdiği sendromla karşısına çıkan ilk kızla evleniyor.
6 hafta flörtten sonra.
----------------------------------
Filmden gerçek hayata geçersek...
-Bana uzak, meraklısına yakın- evlilik denen hadisenin tam da böyle olması gerektiğini düşünür oldum son zamanlarda. Hiç tanımadan evlenmeli belki de insanlar.
Zaman içinde tanırlar nasıl olsa.
Birbirini tanımadan yapılan evliliklerin uzun ömürlü olma ihtimali daha fazla olabilir gibi geliyor bana.
Hep kadının ekonomik özgürlüğüne dayandırılır ama eskileri görücü usülü evliliklerinin uzun sürmesinde bunun da payı yok mudur acaba?..

Flört dönemi uzadıkça ilişkinin sakız gibi gevşediği bir gerçek.

Hele birlikte yaşaMA dedikleri o felaket...

Afedersiniz s.çtığı b.ku bile biliyorsunuz adamın/kadının.

Kimsenin hiçbir gizemi kalmıyor, ilişki de evliliğe gelene kadar bütün heyecanını yitiriyor.

Hem insan birlikte yaşadığına daha kolay ‘Bitti’ diyebiliyor.

Adam/kadın canını mı sıktı koyver gitsin kapıya. Vicdanından başka kimseye hesap verme zorunluluğu olmuyor.

Evlilikte öyle mi?..
Kolay mı öyle her sıkışmada ‘Bitti’ diyebilmek?..
İşin içine aileler girince hesap verilecek mercii sayısı da yüksek.
Ayrılık bürokrasisi de cabası.

Piyango evliliklerine daha fazla şans tanırken ‘ya size çıkmazsa’ ihtimalini göz ardı etmemeli tabii. Yani her tanımadığımızla gizemi bol bir ilişki yaşayacağız diye bir şey yok.

Aslına bakarsanız hayatta hiçbir şeyin garantisi yok.

Ebru DREW
Gazetevatan

İSTENMEYEN SORULAR


Bunlar konuşmaz konuşmaz, sonra bir soruyla her şeyi berbat eder.
Böyle özel bir yetenekleri vardır.

Boxer Dergisi, kadınların erkeklerden duymak istemedikleri 10 soruyu çıkarmış.

“İstenmeyen sorular” yani...

Ben aralarından birkaçını seçtim.
Ve biraz da erkeklere kıyak olsun diye, birkaç tüyo vereyim dedim.
Kendi kendime... “Sen şimdi durup dururken niye bize kıyak geçiyorsun?” diye şüphelenenler çıkacaktır aranızdan.
Onlara cevabım şu:
Bilmiyorum, içimden geldi. İstenmeyen sorulardan biri şu: “Benden önce hayatına kaç erkek girdi?”
Bakın, zaten akıllı bir erkek bu soruyu sormaz. Hadi sordu diyelim, aldığı cevaba inanmaz. Ayrıca kadınlar niye sevmiyormuş ki bu soruyu? Sanki hepsi doğru cevabı veriyor...
“Şekerim, 5 kişi ama ikisini sayma, onlarla sadece öpüştüm.”

“Diğer ikisi tek gecelikti. Yani benim için değil ama onlar aramayınca mecburen tek geceyle kaldı. Hatta onlara ilk gecelikti bile diyebiliriz. Yani sadece bir kişi. Evet senden önce sadece 1 kişi vardı.”

Bunları mı anlatacak?

Hep söylerim, bir kadının hayatında sizden önce en fazla bir erkek daha vardır.
İkincisini zor bulursunuz beyler...
En iyisi sormayın.

Hayır, insanı zorla ve durup dururken yalancı yapacaksınız...

***
“Buna kaç para ödedin?”
Sorunun şekline bak!
Kafadan, “Bana yalan söyle” diyor.

E, olur.
Söyleriz.
Bu sorunun cevabı erkeğine göre değişir.
Soran bir koca ise değerinden az, sevgili ise değerinden fazla bir rakam verilir.
“Niye?”si falan yok bunun, öyle!
Siz de sormayın işte...

İnsanı zorla yalancı yapacaksınız...

***
“Üçlü yapalım mı?”
“Oldu tabii... Neden olmasın? Yalnız ben beşli gruplardan daha azına katılmaktan pek hoşlanmıyorum. Dizim var da, arada onu seyrediyorum.” “Hatta bak ne diyeceğim? Beş kadın olsun, sen istediğine istediğini yap. Çok isteriz!!!”
Böyle mi cevap verecek size?

Hayır.
Eee?
Ne soruyorsunuz o zaman?

Cevabı yalan olsa bile güzel, bunun için mi?

Kadın size aynı soruyu sorsa...
Ama ciddiye aldığınız bir kadın...

N’aparsınız?
Ben biliyorum ne yapacağınızı...
Ya ödünüz kopar ya da onu yani kadını bir alt sıraya geçiriverirsiniz...

***
“Hamile misin?”
Aslında bu soru, erkeklerin sormak istemedikleri sorular arasındadır.
Buraya karışmış.

Hem sormak hem de cevabını duymak istemezler.
Ama mecbur kalmışlarsa, onlar için bu sorunun mükemmel cevabı şudur:
“İnanır mısın? Seninle yattıktan sonra yumurtalarım döllenivermiş. Terbiyesizler. Ben şimdi onlara cezalarını vereceğim. Sen sakın kılını kıpırdatma.”
Kadınların bütün sorulara bir cevabı vardır.

Gerçek ya da yalan.

Ama erkeklerin??????

Dilek ÖNDER
Gazetevatan

Sensiz mutlu olduğum için özür dilerim

Bazen kadın, bazen de erkek yapar bunu...
Burada eşitiz galiba...
Nerede olduğunu anlatacağım şimdi; Bir davetteyiz mesela... Eşli veya değil, fark etmez. Önemli olan davetin eşli olup olmaması değil, senin eşli olup olmaman... Eşten kastım, evlisin veya sevgilin var, sonuç değişmez.
Hatta oraya onunla veya yalnız gelmişsin, bunun da bir etkisi olmaz.
İşte o davette... Davet deyip duruyorum ama bir parti veya eğlenceli herhangi bir yeri kastediyorum...
İşte orada, bekârlarla bekâr olmayanlar arasındaki farktan bahsedeceğim. Davet sıkıcıysa hiçbir problem yaşanmaz.
Ama eğlenceliyse... İşte o zaman... Ah işte o zaman...
Önce birlikte gidilenlerden bahsedelim. Taraflardan birinin mutlaka ama mutlaka burnundan gelir.
Zira şöyle bir Murphy Kanunu vardır; “Bir davette eşlerin ikisi birden eğlenmez.”
Eğlenemez.
Birisi eğlenmeye başlayınca öteki bozulur. Mutsuz olur. Bu kıskançlık mı? Evet, galiba...
Ama herhangi birinden kıskanmak değil bu. Başka bir şey...
Şöyle gibi: “Ellerimden kayıp gidiyor” hissi...
Yok yok... Açıkçası, “Bu benim dışımda herhangi bir şeyle, herhangi biriyle nasıl mutlu olur? Olmasın” bencilliği... Biraz da, “Aslında ben eğlenmeliyim, sen mutsuz olmalısın” hırsı...
Gecenin sonuna doğru şöyle bir manzara çıkar ortaya: Eğlenen taraf, surat asana yalakalık yapmaya başlar.
Bunun anlamı şudur: “Sensiz mutlu olduğum için özür dilerim.”

Bazıları da, sırf eşi mutsuz olmasın ya da tatsızlık çıkmasın diye eğlenebilecekken eğlenmemeyi tercih eder.
İkisi de kös kös oturur.
Pekiii... O davete yalnız gittiysen.
Dedim ya, fark etmez...
Eğlenceli bir yerse burnundan gelir. Çünkü uzar. Eğlenceli yer, bitmesi gereken saatte bitmez. İşte o zaman. Bekâr olmayanların huzuru kaçar. Ya mesaj gelir ya telefonu çalar. Bunlar olmasa bile üzerinde bir baskı vardır.
Kalmak ister, kalamaz...
Gecenin b.kunu çıkarmak ister, çıkaramaz.
Sanki eşinin ruhu oralarda dolaşmaya başlamıştır. “E, b.kunu çıkarma da, gel artık” demektedir.
Veya başına gelecekleri göze alır ve kalır. Neleri göze almıştır bilseniz...
Ertesi gün o da yalakalığa başlar: “Sensiz mutlu olduğum için özür dilerim”

Oysa kalsa, kalabilse ne olur ki?
Bir şey olur mu? Olmaz mı? Bilmem, düşünelim üzerinde...
Eve saatinde döndün veya dönmedin, eğlenceli yerler yalnız olmayanlar için eziyete dönüşür.
Kalsan bir türlü, kalmasan başka türlü... Eğlendiğin için suçluluk duyarsın.
Hep “Mecburen kaldım” ayaklarına yatarsın.
Ha, bu çok mu önemli?
Bir ilişkide, bir evlilikteki yeri neresidir?
Neresidir biliyor musunuz? Bunun için ayrılınamaz.
Bardağı dolduran damlacıklardan biridir.
Küçücük bir damla... O kadar küçüktür ki, bardağı taşırma gücü bile yoktur.
Ama başka bir nedenle ayrıldığın zaman, anlarsın...
Öyle, eğlenceli bir yere gittiğin zaman, bir zamanlar senin yaşadığın o huzursuzluğu yaşayanları görürsün.
Yüzünde hafif bir tebessümle onları izlersin. “Ne saçma” dersin...
Gerçekten de. Ne saçma!
Dilek Önder/Gazetevatan