bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer: PSİKOLOJİ
PSİKOLOJİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PSİKOLOJİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Haziran 11

EŞLERİ TARAFINDAN BOŞANAN ERKEK SENDROMU

****Erkeklerin istek ve kararları dışında eşleri tarafından boşanmalarıdır.
Erkekler eşlerini kendi erk alanları içinde gördükleri ve sistemlerini değiştirmek istemedikleri için, istekleri hilafına eşleri tarafından boşanmalarını erk alanlarına bir tehdit olarak algılarlar. Bu algıları erkeklerin alanlarını koruma güdülerini devreye sokarak, erkekleri hemen her aracı kullanmaya iter. Önce eşlerinin bu söylemlerini ciddiye almazlar ve yaşamlarına hiç değişiklik yapmadan devam ederler. Eşler söylemlerinden vazgeçmeyince, psikolojik şiddet devreye girer. Tehdit sıklıkla rastladığımız bir durumdur. Bunu eşi ikna etme çabası izler. Bu dönemde erkeğin ailesi devreye girer ve evlilik birliğinin her ne olursa olsun bir arada tutulması ve çocukların babalarının kontrolünde büyümelerini sağlamak adına ciddi çaba – bazen bu çaba nahoş ve zarar verici olabilmektedir - gösterir. Tüm bu çabaların sonuç vermemesi neticesinde, zaman zaman fiziksel şiddete varan olumsuzluklar yaşanabilir. Erkek bu dönemde çocuklar üzerinden eşini ikna etmeye çabalar. İkna çabaları sonuç vermeyince, çocuklar üzerinden tehdit başlar. Çocuklar üzerinden ayrılığı engelleme çabalarının sonuç vermemesi, erkeğin mali gücünü kullanarak eşini ve çocuklarını mali açıdan kontrol etmek amacı ile para vermeyi kısıtlamasını ya da kesmesini getirir. Bu dönemde eşin evden ayrılması bir erkek için işlenmesi son derece zor bir durumdur.

Her şeyden önce kontrol edememiştir durumu. ‘Nikahı altında olan kadın’ onu terk etmiştir. Erk alanı değil sarsılmak, tamamen yıkılmıştır. O güne kadar hep güçlü, karar vermiş ve verdiği kararların sorgusuz sualsiz uygulanmasına alışmış olan erkek birden isteği hilafına tüm yaşamının değiştiğini görür.

Bu durum, erkeğin kuvvetli bir öfke ve başarısızlık duygusunun yanı sıra panik duygusunu da yaşamasına neden olur. Sistemi değişmiştir erkeğin. Halbuki erkekler sistemlerini mümkünse hiç değiştirmek istemezler. Dışarıda başka bir ilişkileri, başka bir hayatları olsa bile, evlerindeki düzeni bozmak istemezler.
Sistemi korumayı bu kadar istemelerine rağmen, istekleri hilafına sistemleri bozulmuştur, hem de ‘nikahları altında bulunan kadın’ tarafından. Kadının evden ayrıldığı ve erkeğin duygudurum karmaşalarını yaşadığı bu süreç, ayrılığın en zorlu dönemidir. Kadınlar sıklıkla bu dönemde ayrılmakta oldukları eşlerinden kaçıp saklanmak durumunda kalırlar. Erkek bu dönemde kadını evde yaşanan döngüyü tekrar yaşatarak travmatize eder. Kadının ailesinin çok güçlü ve kızlarına sahip çıkan bir aile olmamaları durumunda – ki maalesef ülkemizde sıklıkla aileleri kızlarına bir boşanma durumunda yeterince arka çıkmamakta ve kadınlar bu süreçlerde ciddi zorluk ve risklerle karşı karşıya kalmaktadırlar – bu travmatize etme dönemi terörize etme sürecine dönüşebilmektedir.

Bu süreç boşanma davasının açılması esnasında en yüksek noktaya ulaşır. Ülkemizde taraflardan birisinin istememesi, ancak hakim tarafından kusurlu bulunması durumunda boşanma davaları 1 ½ - 2 sene sürmektedir. Erkeğin boşanmakta olduğu eşine hayatı zorlaştırdığı dönem boşanma davasının boşanma ile sonuçlanacağının belli olmasına kadar azalarak devam eder. Boşanmanın gerçekleşeceğinin belli olması döneminde erkek artık yorulmuştur, kabul etme süreci başlar. Bu süreç de sancılı geçer. Bu süreçte erkek kendisine artık yeni bir hayat ve düzen kurmak zorunda olduğunun ayırtına varır. Bu farkındalık ile çevresindeki diğer kadınları görmeye başlar. Bu durum ailesi ve çevresi tarafından da desteklenen erkek mümkün olan en kısa zamanda kendisine yeni bir düzen kurma çabasına girer. Dikkati ve enerjisi yeni düzenine yönelen erkek bir süre sonra kendisini boşayan eşinin hayatından çıkar.

Tüm bu zorlu ve riskli süreci göze alan kadın sayısının çok yüksek olduğunu söylemek mümkün değil, elbette ki. Bir kadının bu süreci göze alabilmesi için, her şeyden önce ekonomik ve sosyal olarak kendi ayakları üzerinde durabiliyor olması şarttır. Mesleği, işi ve sosyal yaşamda birey olarak yeri olmayan bir kadının bu zorlu süreci göze alması pek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle de ülkemizde pek çok kadın, son derece mutsuz olmalarına, psikolojik ve fiziksel şiddet görmelerine rağmen, evliliklerini devam ettirmektedirler.

Sağlıklı bir evlilik birlikteliğinin kurulabilmesi için, her iki taraf da ekonomik ve sosyal olarak kendi ayakları üzerinde durabiliyor ve yaşamlarını eşleri olmadan da sürdürebiliyor olmalıdır. Bu durumdaki iki insanın evliliğe başlama nedenleri sevgi ve huzur olur. Bu iki saik ile başlayan evlilik ağız tadı, huzur, sevgi ve saygıyla devam ederek hayat arkadaşlığına dönüşebilir.

Rahat ve zengin bir hayat yaşamak, evden kurtulmak, evde düzeni kadının sağlaması ya da soyadının devamını sağlamak gibi sebeplerle başlayan evliliklerin sağlıklı devamı maalesef mümkün değildir.

Dr. Meltem Kavcar Sırmalı

Cuma, Aralık 26

BAĞIŞLAMANIN DÖRT EVRESİ

BAĞIŞLAMANIN DÖRT EVRESİ

1- vazgeçmek – tek başına bırakmak
2- kaçınmak – cezalandırmaktan sakınmak
3- unutmak – bellekten çıkarmak, yerleşmesine izin vermemek
4- bağışlamak – borcu silmek

VAZGEÇMEK* :Bağışlamaya başlamak için bir süreliğine vazgeçmek yararlıdır. Bu, o kişiyi yada olayı düşünmeyi bırakıp bir süreliğine mola almak anlamna gelir. bir şeyi tamamlamadan bırakmaktan çok ondan uzaklaşıp tatile çkmak gibidir. Bu bizi tükenmekten alıkoyar, başka yollarla güçlenmemizi, hayatımızda başka mutluluklara sahip olmamızı sağlar.
Daha sonra bağışlamayla birlikte gelen son rahatlama için iyi bir alıştırmadır. Durumu, anıyı, sorunu, ihtiyacınız olduğu sıklkta terk edin. Buradaki fikir görmezden gelmek değil, sorundan koparak zinde ve güçlü hale gelmektir. Vazgeçmek; örgüyle, yazıyla meşgul olmak, hep görmek istediğiniz o okyanusa gitmek, sizi güçlendiren bir öğrenim ve sevgi görmek, sorunun bir zaman gündemden düşmesine izin vermek demektir. Bu doğru, uygun ve iyileştiricidir. Eğer bir kadın yaralı psişeye güvence verir ve “şu anda şifalı merhemler süreceğim, kimin ne gibi yaralara neden olduğuyla ilgili bütün bu sorunla daha sonra ilgileneceğim,” derse, geçmiş yaranın yol açtığı sorunlar onu çok daha az üzecektir.
*:forego, Oxford English Dictionary’den; O.E for gan yada forgaen’den (geçip gitmek, uzaklaşmak) türemiştir.

KAÇINMAK. ** : İkinci evre, özellikle de cezalandırmaktan sakınma, ne bu konuyu –az yada çok- düşünme, ne de buna göre davranma anlamında, kaçınmaktr. Bu tür bir denetimin alıştrmasını yapmak son derece yararlıdır, çünkü bu, sorunun ortalığa taşmasına izin vermez, onu bir yere bağlar. Daha sonra atlacak admların zmanlamasına odaklaşmay sağlar. Bu, körleşmek yada ölmek, kendini koruma amaçlı bir uyanklık halinin gevşemesine yol açmak anlamına gelmez. Olaylara bir parça mühlet tanımak ve bunun ne gibi faydaları olacağını görmek anlamına gelir.
Kaçınmak; sabırlı olmak, dayanmak, duygular belli bir mecraya akıtmak demektir. Bunlar kuvvetli ilaçlardır. Bulabileceğiniz kadar çok alın. Bu bir temizlik rejimidir. Hepsini uygulamanıza gerek yok; sabır gibi bir tanesinş seçerek üzerinde pratik yapabilirsiniz. Cezalandırıcı sözlerden, söylenmelerden, gücenik ve düşmanca davranmaktan kaçınabilirsiniz. Gereksiz cezalandırmalardan kaçınmak, eylemin ve ruhun bütünlüğünü güçlendirir. Kaçınmak, yüce gönüllülük alıştırması yapmaktır, böylece daha önce küçük sinirliliklerden öfkeye kadar değişen bütün duygulara neden olan konulara büyük merhametli doğanın da katılması sağlanır.
** :forebear; Oxford English Dictionary’den: MHG verberrn’den (sabırla tahammül etmek, sabırlı olmak) türemiştir.

UNUTMAK *** : Unutmak, bellekten çıkarmak, yerleşmesini reddetmek –başka bir deyişle, özellikle bellekten çıkıp gitmesine izin vermek, kulpunu bırakmak – demektir. Unutmak, beyin-ölümü yaşamanız anlamına gelmez. Bilinçli unutma olayn kendi başına süregitmesine izin vermek, ön planda kalmasında ısrar etmemek, tersine, sahneden göndermek, arkaplana gönderilmesini sağlamak demektir.

Kızgın malzemeyi çağırmayı reddederek bilinçli unutma alıştırması yaparız, hatırlamayı reddederiz Unutmak edilgin değil; etkin bir edimdir. Baz malzemeleri güç bela çekerek taşımamak; takrar tekrar onlara dönmemek; yineleyici düşünceler, resimler yada duygularla kendini yiyip bitirmemek demektir. Bilinçli unutma, saplanıp kalma pratiğini bilerek bırakmak, ondan bilerek uzaklaşmak, onu görüş alanının dışın çıkarmak, geriye bakmamak ve böylece yeni bir manzarada yaşamak, eskiler yerine, üzerinde düşünülecek yeni hayatlar ve deneyimler yaratmak demektir. Bu türden bir unutma belleği silmez, belleği hantallığa itercesine kuşatan duyguları imha eder.
*** :forget. Oxford English Dictionary’den: E. Tötonik getan’dan (tutmak yada kavramak/ for önekiyle tutmamak yada kavramamak anlamına gelir) türemiştir.

BAĞIŞLAMAK **** :Bir suçtan ötürü, bir kişiyi, bir toplumu, bir ulusu bağışlamanın briçok yolu ve oranı vardır. Önemli olan “nihai” bağışlaycılığın teslimiyet olmadığını unutmamaktır. Gücenmeyi içinde taşımayı bırakmak bilinçli bir karardır; bir borcu bağışlamayı ve misilleme yapma kararından vazgeçmeyi içerir. Ne zaman bağışlanacağına ve olayın üstüne çentik atmak için hangi ritüellerin kullanılacağına siz karar vereceksiniz. Hangi borçların ödenmesine ihtiyaç olmadığına da yine siz karar verirsiniz.

Bazıları örtülü affı seçer; bir kişiyi şu anda yada sonsuza kadar bir zararı ödemekten kurtarırlar. Bazıları da süreç içinde kusurları düzeltmeyi bırakır, borçtan vazgeçer, ne olmuşsa geride kaldı diye düşünür; bu kadar ödeşme yeterlidir. Başka bir af türü de herhangi bir duygusal yada başka türden birtazminat ödettirmeden kişiyi serbest bırakmaktır.

Bazıları için bağışlamanın tamamlanması, diğerine müsamahayla bakmaktan ibarettir ve görece iyi huylu kabahatler söz konusu olduğunda en kolay da budur. Bağışlamanın en esaslı biçimlerinden biri, suçlanan kişiye şu yada bu şekilde merhamet göstererek destek olmaktır.(?) Bu kafanızı yılanlarla dolu bir sepete sokmanız gerektiği anlamına gelmez; tersine, bir acıma, güven duyma ve hazırlıklı olma mesafesinden tepki vermek demektir. (??)

Bağışlamak, bütün vazgeçme, kaçınma ve unutmaların toplamıdır. İnsanın korunmaktan değil soğukluktan vazgeçmesi demektir. Bağışlamanın derin bir biçimi de, ötekini dışlamayı bırakmaktır., böylece burnu büyük olmaktan, görmezden gelmekten yada soğuk bir şekilde davranmaktan vazgeçip, ne himayecilikte ne de yapmacıklıkta ısrarcı oluruz. Ruhsal-psişenin, zoraki katlandığımız insanlarla birlikteyken zamanı ve hazır cevaplığ sıkıca denetlemesi, duygusuz bir manken gibi davranmanızdan evladır.

Bağışlama bir yaratma eylemidir. Bunu yapmak için zamanla değerini kanıtlamış bir çok yoldan birini seçebilirsiniz. Şimdilik bağışlayabilirsiniz, o zamana kadar bağışlayabilirsniz, gelecek sefere kadar bağışlayabilirsiniz, bağışlayıp başka şans vermeyebilirsniz – eğer bir ikinci vaka yaşanırsa, bu tümüyle yeni bir oyundur. Bir şans daha verebilirsniz, birçok şans verebilirsiniz, koşullu şans verebilirsiniz. Bir kabahatin bir kısmını, tamamını yada yarısını bağışlayabilirsiniz. Örtülü bir af tasarlayabilirsiniz. Karar sizin. (???)

İnsan, bağışlayıp bağışlamadığını nasıl bilir? Olay karşısında öfke duymak yerine kederlenmek, o kişiye kızmak yerine onun için üzülmek eğiliminde olursunuz. Tüm bunlara ilşkin herhangi bir şey anımsamama eğiliminde olursunuz. İşin başında bu kırgınlığa yol açan ıstırabı anlarsınız. Ortamın dışında kalmayı yeğlersiniz. Bir şey beklemezsiniz. Bir şey istemezsiniz. Bileğinize dolanıp sizi oradan oraya sürükleyen bir kement yoktur. Gitmekte özgürsünüzdür. “Bundan böyle hep mutlu yaşadılar” ile sonlanmasa da , bu günden itibaren sizi illaki bekleyen taptaze “bir varmış bir yokmuş”duygusuna kaplırsınız.
**** :forgive; Oxford English Dictionary’den: Eski İngilizcedeki forziefan’dan (vermek yada bağışlamak, vazgeçmek, gücenikliği taşımayı brakmak) türemiştir.

(?) :Bu tür bağışlaycılığın biraz farklı bir tanımı, Oxford English Dictionary’de bulunur: 1865 J.Grote, Moral Ideas, viii (1876), 114 “Etkin bağışlayıcılık – kötüye karşı iyinin geri dönüşü” Bu bence barışıklığn nihai formudur.
(??) İnsanlar başkalarını bağışlamakta farklı hızlara sahip olmakla kalmazlar, saldırı da bağışlamak için gereken zaman miktarını etkiler. Bir yanlış anlamayı bağışlamak, cinayeti, ensesti, istismarı, haksız muamaleyi, ihaneti, ve hırsızlığı bağışlamaktan farklıdır. Ne olduğuna bağlı olarak, bir kerelik bir istismar bazen tekrarlayan istismarlardan daha kolay bağışlanabilir.
(???) Bedenin de belleği olduğundan, bedene de dikkat edilmelidir. Ama. Öfkesini aşmak değil, onu tüketmek, dağıtmak ve böylece serbest kalan libidoyu öncekinden tümüyle farklı tarzda yeniden şekillendirmektir. Bu fiziksel serbestliğe psişik anlayış da eşlik etmelidir.

Clarissa P. Estess Kurtlarla Koşan Kadınlar
Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler. Ayrıntı Yayınları

XII.Özel Araziyi Belirlemek: Öfkenin ve Bağışlamanın Sınırları adlı bölümün son kısmıdır.

Perşembe, Ekim 16

Zekâ ise etik hiçbir anlam taşımaz, nötrdür!


Kavramlarla kelimeleri doğru birleştirmek çetrefil bir iştir. İfade etmek istediğimiz kavram için seçtiğimiz kelime, esasında bambaşka bir kavramın ifade şekli olabilir. Hele ki söz konusu soyut kavramlarsa. Çünkü bunları parmağımızla işaret ederek, elimizin içine alarak “İşte tam da bundan bahsediyorum” diyemeyiz…

Bazen de farklı şeyler olduğunu düşündüğümüz şeyleri tanımlamamızı veya farklarını söylememizi istediklerinde düşünür düşünür işin içinden çıkamayız. Birinin tanımı için kullandığımız cümleleri diğeri için de söylerken bulabiliriz kendimizi…

Ben de aynı bu duruma düştüm; “Zekâ ile Akıl arasındaki fark nedir?” diye sorduğunda arkadaşım. Bir insan akıllı olmayıp da zeki olabilir mi? Zeki olmayıp da akıllı olabilir mi? Ve hangisinin karşıtı aptallık ve ahmaklıktır?

Madem dolaysız bir şekilde tanımını vermekte zorlanıyoruz, kıyas yoluyla gidebiliriz…

Akıl somut olarak ölçülemez. Aksine zekâ, bilindiği gibi IQ testiyle ölçülebilir. Zekâ akıl gibi değildir, insanlar arasında yeterince eşit bölüştürülmemiştir. Fakat aklın eşit olarak bölüştürülmüş olması, istisnasız herkesin ‘akıllı’ sıfatını haketmesini garantiye almaz. Tıpkı istisnasız hepimizde kaslar [görevi hareket sağlamak] olmasına rağmen, felç hastalarının hareket edememesi gibi…
“Sağduyu (aklıselimlik), yeryüzünde adalete en uygun şekilde dağıtılmıştır, diye yazıyor Descartes Metot Üzerine Konuşma’sında. Öyle ki herkes aklıselimlik açısından kendisinin en iyi şekilde donatılmış olduğunu düşünür. Hatta sahip oldukları hiçbir şeyle yetinemeyen insanlar bile, daha fazla akıl istemezler. […] Asıl olan, daha yüksek bir akla sahip olmak değildir. Onu iyi kullanabilmektir. (İyi kullanılamadığında) En yüce diye bildiğimiz insanlar, doğru davranışlar sergiledikleri gibi çok büyük yanlışlar da yapabilirler. Ve çok yavaş yürümesine rağmen doğru istikamette giden kişiler, çok hızlı olmasına rağmen ters yöne gidenlerden daha çok ilerler.”

O halde ister etik, ister pragmatik açıdan olsun, akıllı kişi doğruyu seçen, yapan kişidir
Akıl, iyi ve doğru olana hizmet etmekte olan zekâdır diyebiliriz. Ya da zekâyı dizginleyen güçtür akıl. Zekâ ise etik hiçbir anlam taşımaz, nötrdür. Örneğin sadece zeki bir insan kâinattaki en güçlü nükleer bombayı icat edebilir. İleride sevdiği her şeyin ölümüne sebep olacağını akıl edemeyebilir. Ama akıllı insan; icat edebilecek zekâsı olsun olmasın, buna girişmez. Bu durumda, savaş teknolojisine hizmet verenlere dâhi ahmaklar diyebilir miyiz?
Zekâ kısaca beynin algılama hızıdır. Ama belirli bir metotla bütünleşmeden, yalın olarak, doğru ve iyi bir sonuca ulaşamaz.
Melda GÜNGÜL
İndigo Dergisi

Cumartesi, Eylül 13

Sanal AŞK

            İnternet hayatımıza girdiğinden bu yana konuşuyoruz, sanal âlem aşklarını. Neden bu kadar cazip, nasıl bu kadar yoğun olabiliyor, diye şaşarak sürekli takibe alıyoruz. Hatta üzerine araştırmalar bile yapılıyor artık. "Aslında günlük hayatımızda ne oluyorsa, internette olan da aynı şey" demek mümkün ama durum o kadar basit değil. Çünkü, internet başlıbaşına bir fenomen. 
          Mesela istemediğiniz bir tek harfi bile yazmazsınız, kimse de yazdıramaz. Mimiklerinizin karşıdaki tarafından görülmesi mümkün değildir, gözlerinizi kaçırmanıza da gerek yoktur orada. Siz ve klavyenin üzerinde dolaşan parmaklarınız yönetir her şeyi. Ve karşınızdakinden sıkıldığınızda kolayı var; tek tıkla atarsınız o anda hayatınızdan ve "Bağlantım koptu" diyebilirsiniz. Buraya kadar hoş ama internet aşklarını yeniden gündeme taşıyan olaylar, hikâyenin geri kalanında birçok soruna işaret ediyor...
            Psikolog ve psikiyatrlara göre, internet de diğer tüm bağımlılıklar gibi ele alınması gereken önemli bir sorun ve ne yazık ki, hayatını sadece klavyenin başında geçiren insan sayısı giderek artıyor. İşte uzmanların görüşleri....,
  • "Bunun başlı başına bir kişilik sorunu olduğunu unutmadan tarif etmek gerekirse; durum, kişi veya herhangi bir nesneye karşı yoğun ihtiyaç ve istek duymak ve onsuz olamayacağını düşünmek olarak tarif edilebilir"
  • "Kişi bu duygu karşısında sürekli yenik düşeceği için kendisini durduramaz, frenleyemez. Yetersizlik ve çaresizlik duyguları çok yoğun yaşanabilir. Evlilik yaşantısında da bu veya buna benzer davranışlar gösteren tarafların her zaman sorun yaşama riskleri vardır. Ancak internet bağımlılığında farklı bir durum daha yaşanır. Eğer sorunlu bir evlilik yürütülüyorsa, sevgi erozyonu yaşanmışsa kişiler zaten ilişkiden soğur ve arayışlar başlar. Bu durumda, eşler arasında sağlıklı olması ve gelişmesi gereken duygusal aktarım artık başka bir kanala kaymıştır. En kolay ve yakın yol seçilir. Ve aldatma hali, internet yoluyla çok kolay ve evin içinde yaşanabilen bir durum yaratır. Kişi bir başkasıyla ilişkisini kolayca saklayabilir çünkü internetten bir saniyede uzaklaşabilir."
  • "Başka biri gibi olma ya da farklı özelliklere sahipmiş gibi görünme oyunlarının oynandığı sanal dünyanın içinde kaybolmak çok kolaydır. Bu kaybolmalar, evlilikte sorun yaşayan bir kişiye çok iyi de gelebilir. Ve bu iyi hissediş evlilikleri bitiş noktasına sürükleyebilir."
  • "İnsanların kendilerine, kişisel gelişimlerine zaman ayıramadığı bir durumda ilişkilerine ve evliliklerine de zaman ayırmaları beklenemez. Bu durum taraflardan birinin zorlaması ile belki bir süre idare edilebilir, ancak uzun sürmez. İlişkilere zaman ayırmak; değişen kimlik ya da durum içinde yeni tanıyışlar ya da kendini anlatışlara bırakmayı gerektirir. Bu imkânın olmadığı evliliklerdeki paylaşım azlığını artık herkes kabul etmeye başladı. Bu paylaşım azlığı sürdüğü müddetçe, sanal ilişkilerde hızlı artışlar olmaya devam edecektir." (Uzman Psikolog Neşe ÖZKARSLI/NPİ)AKTUELDERGİ

Sanal Aşk

Sanal sevgiler, sanal sevişmeler 
Sanal duygular, sanal buluşmalar 
Gerçek aşklar ve duyguların 
Cenazesi kalkıyor bugün

Bir anlık hüzünlü yansımalar 
Bir veda havası derinden 
İki nokta üst üste, yanına parantez 
Sığdırmışız koskoca gülümsemelerimizi

Son sürat girdik milenyuma 
Duygular ayaklar altında 
Sanal sevişmeler zengin 
Yüzyüze buluşmalar fakir

Seviyormusun beni 
Evet çok seviyorum seni 
Ne kadar kolay yazılır olmuş 
Hiç görmeselerde birbirlerini

Tekin Karaçoba

Çarşamba, Ağustos 27

KREDİ KARTINA 3 TAKSİT MUTLULUK


  • İnsanlar, uzun zamandan beri mutluluğu, sahip olduklarıyla ölçmeye çalışıyor. Bazen bir ütü, bir spor ayakkabısı mutluluğumuzun derecesini belirleyebiliyor. Televizyonumuzu, çalıştığı halde atıp, yenisini alamıyorsak, mutluluk katsayımız düşebiliyor. Bilgisayarımızı, yeni modeliyle değiştiremediğimizde hayatımızın olumsuz etkileneceğini düşünebiliyoruz. On bıçaklı jiletleri alıyoruz; çünkü almazsak tıraş keyfimizin kaçacağına inandırılıyoruz.
    Daha fazla mutluluk için etrafımız, satın alınmayı bekleyen vaatlerle dolu;
    Aşk, bir parfüm şişesinin içinde bizi bekliyor. Öz güven, bir kol saatiyle elde edilebiliyor. Cesareti, bir otomobilin beygir gücüyle kazanabiliyoruz. Saygınlığı, bir gömleğin çarpıcılığıyla elde edebileceğimize inandırılıyoruz.

KAMER GÜNDÜZ


  • Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü. İhtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için sevmediğimiz işlerde çalışıyoruz. Bizler tarihin üvey evlatlarıyız. Hayatta ne bir hedefimiz var, ne de bir yerimiz. Televizyonla büyütüldük ve bir gün milyoner, film yıldızı ya da rock star olacağımıza inandırıldık.

CHUCK PALAHNİUK-DÖVÜŞ KULUBÜ




  • Tüketim anlayışımız, ihtiyaçlarımızı karşılamaktan ziyade, kendimize oyuncaklar alabilmeye dönüşüyor. Gereksiz tüketim düşkünlüğümüz arttıkça, üretim becerilerimiz giderek zayıflıyor. Yaşadığımız problemlere üretmeye çalıştığımız çözümler bile çoğu zaman tüketim odaklı. Sıkıntımızı geçirebilecek, bizi yatıştırabilecek her türlü oyuncağa hazırız; Antidepresanlar, çikolatalar, kıyafetler, ayakkabılar, fotoğraf makineleri, makyaj malzemeleri… Her gün ihtiyacımız olduğuna inandırıldığımız onlarca yeni ürünle karşılaşıyoruz. Bazılarımız buna gerçekten inanabiliyor ve o ürün olmadan yaşayamayacağını düşünüyor. Mutluluğumuzu, sahip olmak istediğimiz ürünlerin eline verebiliyor ve mucizeler bekliyoruz. Kendi kendimizi mutlu edebildiğimiz günler geçmişte kalmaya başladı. Canımız sıkkın olduğunda artık birbirimize “Hadi alış-verişe çıkalım, iyi gelir” terapileri uyguluyoruz. Alış-veriş sepetimizle birlikte bir raftan diğer rafa koşturuyoruz. Rengarenk ambalajlar, pırıltılı ışıklar, indirimli ürünler başımızı döndürebiliyor. Peki, kaçımız o rafların arasında dolaşırken “Bu ürünü almaya gerçekten ihtiyacım var mı?” diye sorabiliyor. Kaçımız ihtiyacı olmadığı halde “Nasıl olsa sonra ödersin” diyen kampanyalara direnebiliyor? Kaçımız henüz taksiti bitmemiş ürünleri kullanıyor? Kaçımız bu taksitleri ödeyebilmek için daha çok çalışıyor?

KAMER GÜNDÜZ



  • Sahip olmak istediklerin gün gelir sana sahip olur...

CHUCK PALAHNİUK-DÖVÜŞ KULUBÜ



  • Geleceğimizin ipotek altına alınmasına aldırmadan, hayatlarımızı taksitlere böldürebiliyoruz. Sonrasında da bütün emeğimizi o taksitleri ödemeye harcıyoruz. Anlık bir mutluluğun bedelini, bir sene ödemeye razı olabiliyoruz. Bir süre sonra kendimiz değil, sahip olduklarımız için yaşamaya başlıyoruz. Çoğumuz kredi kartlarımızla, her şeyi alacağımıza inanabiliyoruz. Ne kadar alırsak, hayattan o kadar puan kazanacağımızı düşünüyoruz. Bununla birlikte çoğumuzun kredi kartı limiti, durmadan artıyor. Kazancımızda değişiklik olmasa bile limitlerimiz artmaya devam ediyor. Freni olmayan bir arabanın içinde son sürat gider gibiyiz. Bize “dur” diyebilecek olan tek şey ise kendi irademiz.


KAMER GÜNDÜZ


Hayatta önemli olan ne kadar çok şeye sahip olduğun değil, ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğundur.


EFLATUN

Perşembe, Ağustos 14

Temel İnşaat Bozukluğu


Temel inşaat bozukluğu nedir?
Temel inşaat bozukluğu anne rahminde geçen 9 ay 10 gün ve 0-2 yaş arasındaki bebeklik döneminde ortaya çıkar. AÇEV gibi birtakım kadın derneklerinin "Yedi çok geç" sözünü "İki çok geç"e indirmek gerekir. Çünkü ezik anne, koca dayağı yiyen anne, sık doğuran anne gibi birtakım sendromları ceninken almaya başlıyoruz. 0-2 yaşta da beyin ve kuyruğu var... Sadece beynimizden konuşuyoruz ama kuyruğumuzu unutuyoruz. Oysa omurilik beynin kuyruğudur, ayrılmaz. Kuyruğun alt ucuna, kuyruk sokumuna darbeler toplumumuzda çok görülür; yanlış tuvalet terbiyesi, anne eli dışında değen eller, popo öpülmesi, ben seni yerim diye sevmeler... Hayret edeceğiniz biçimde başlangıç rüyalarında bunlar ortaya çıkıyor. Onun için çok masum gibi gözüken, örneğin bir erkek bebeğe doktor amcalar tarafından anüsten verilmiş ateş düşürücü fitiller, dereceler çok sakıncalı... Çünkü 0-2 yaş döneminde korteks yani konuşan, okuyan, kakasını tutabilen, çişini yapabilen, akıl yürüten beyin bölümü henüz gelişmemiş. Poposundan giren nesnenin ne olduğunu bilmiyor. Erkekteki en ölümcül suçluluk rüyaları rüya dilinde buradan başlar. Seksüel içeriklidir. Şuuraltı bir cinsel tacize maruz kalmayı algılıyor ve dolayısıyla kuyrukta pipi enerjisiyle anüs enerjisi çarpışmaya başlıyor. Bunun açılımı binde bir ihtimalle gay'likse binde 999 ihtimalle problemdir. Bu problemi kimi horoz erkeklik, maçoluk gibi yöntemlerle çözümlemeye çalışıyor. Ama büyük çoğunluğu içine atıyor. Bu karmaşayı anlatamaz hale geliyor. Rol dağılımında erkek rolünü benimsediği halde iç dünyası bunun eksikliğini hissediyor. Al sana ölümcül suçluluğun en temel nedeni. Dışı erkek, içinde karmaşa. Bu, cezalandırıcı objelerin yer aldığı kendi kendine ölümcül suçlama rüyalarına neden oluyor; polis yakalıyor, takip ediyor, birileri bıçaklanacak, öldürecek, kaçıyorum bir türlü kurtulamıyorum, şeklinde.
Bu nelere yol açar ?

Rahimde ve 0-2 yaş arasında aldığımız negatif etkiler yüzünden toplumumuz alt beyin anlamında arabeskleşir. Büyük çoğunluğun alt beyin sistemi temel inşaat bozuklukları yüzünden depresyona çok eğilimlidir; ölümden ve hastalıktan söz etmeyi çok sever. Şuuraltı ve alt beyin sistemi zaten depresyona eğilimli olduğunda hayatının üç beş döneminde aktif depresyon yaşayacaktır. Bu anlamda bir matem reaksiyonu bile aktif depresyondur. Sevgilinin kaybı da öyle. İç veya dış kaynaklı bu depresyonlar alt beyin sisteminde rüya analizleriyle çok net şekilde tespit ettiğimiz ölümcül suçlama sembollerine sebep olur. Diyelim bu ölümcül suçlamayı tedavi ettiniz, ilaç kullandı, o zaman mesele yok. Ama kendi haline bıraktıysanız, her olayda değil, ama ölümcül suçlama bağışıklık sistemini bozabilecek derecede şiddetliyse mide ülseri gibi bir yığın psikosomatik hastalık bekleneceği gibi, kanser ihtimali de yükselecektir.

........
........
İsimler önemli değil; çünkü isim kortekse, üst beyne aittir. Ben alt beyin doktoruyum. Yunus Emre gibi bakıyorum hadiselere. İçteki benin doktoruyum. Altı bin yıl önce Sümer çivi tabletlerinde omuriliğin yaşam ağacına benzetilmesi çok doğru. Çünkü omurilikten bütün iç organlarımıza dallar ve budaklar gider; yani kalınlı, inceli sinirler. Yaşam ağacı benzetmesinin en temel analitik açılımı da şudur: Ağaç nereden beslenir? Kökten! Bu sistem kökte, her iki tarafa elin parmakları kadar kalın beşer dal vererek bacaklarımızın arasındaki seks organlarını besler ve onlardan besin alır; Tao'nun yaşam enerjisi, psikiyatrların libido dediği... Bunların birlikte yaşadığını şuradan anlarız. Mesela depresyonlu bir vatandaş geldi. İlk şikayetlerinden biri canım seks istemiyor, der. Seks isteğiyle yaşam isteği arasında direkt bağ var.

Erkek ve kadın arasında bu anlamda bir fark var mı?
Hanımların yaşam ağacının kökten dört su kaynağı var.. Dolayısıyla erkeklerden bir anlamda daha güçlüler. Çürkü erkeklerin kökten su kaynağı iki! Bu dört su kaynağının tıbbi anatomik isimleri klitoris, anüs, rahim ve vajina. Hanımlarıngücü var, ama işi zor. Çünkü bu su kaynaklarının üçü kirli su. Klitoris ve anüs kirlidir, rahim aseksüel olarak kirlidir. Bir tek beyaz olan vajinadır, temiz su kaynağı. O yüzden eski mitoslar da bunu kutsal kase olarak ele alır. O halde kutsal kase yoksa, kutsal dişi yok. Kutsal diği yoksa, erkek de yok! Diyelim ki bir kadın klitoris anüs karışık şehvet seksi kullandı gençliğinde. Bunların ilk uyandığı 0-2 yaş arası bebeklik dönemi nasıl geçmiştir? Bacağımızın arasını kollayamadığımız bu dönemde birileri tuvalet terbiyesi için mutlaka oralarımıza dokunur. Klitoris, anüs vesaire. Ardından kapatma dönemi başlar; örtün kızım, ayıp kızım, gösterme kızım! Aklı sıra seks hayatı başladığında tekrar bacaklarını yabancı ellere açar. Öncelikli olan klitoris, ardından anüs olduğu zaman alt beyin bebekleşir. Ne zamana kadar! Klitoris anüsten rahme geçerken vajinayı atlamış olur. Çünkü kutsal kase bilgisi verilmemiştir. Bu konuda suçlayabileceğimiz tek zümre var. Bilim adamları! Toplumu asla suçlayamayız. Çünkü o bilgiyi vermemişiz.
Kadın kutsal kaseyi atlayarak doğurduysa neler olur?
Muhteşem bir anaç olmaya başlar. Rahim libidosu dediğimiz özel bir felaket başlar. Rahim libidosunun bu anlamda açılımı şudur: Kutsal kaseyi bilmediği için koca çöpe veya mezara giderken doğurduğu oğlan çocukları alt beyinsel sevgili olur! Kuyruğun alt ucundaki kökten gerekli libidonu erkeğine sunmazsan, vajinayla yaşamayıp rahme geçtiysen ve hele tek oğlan çocuğu doğurduysan bütün libidon ona yeter. Bir de aseksüel yaşıyorum, diye kibirleniyor ya! O kibir zaten böyle yaşayan rahimlerin gözlerinden, gerdanlarından, konuşma tarzlarından bellidir.

Bu nelere yol açar?
Doğurdukları oğlanların alt beyinleri bebek kalır. Rahim libidosu üst beyne, IQ'ya sataşmaz. Dolayısıyla buzulun üstünden baktığınızda zeka katsayıları normaldir. Hatta üstündür. Okur, yazar, konuşur, ama duygu katsayısını, EQ'yu bebek bırakır. En iyi ihtimalle çocuk bırakır. Bunlarda anne rahmine dönme isteği çok daha güçlüdür. Hele anne rahmini taklit eden bar gibi ortamlarda... Bu da intihar eğiliminin fazlalaşmasına, yaşam içgüdüsünün azalmasına yol açar. Tek erkek çocukların başı bu konuda biraz daha fazla dertte. anacıklarının rahim libidosu muhteşem bir aktarımla onlara aktığı için, üst beyinleri büyüse bile alt beyinleri büyümez. O enerjiyi yansıtacak başka kardeş de yok, tamamı oraya yansıyor. Dolayısıyla bu da mutlaka çeşitli problemlere sebep olur. Uyuşturucudan başla; çete kurmayla, psikopatik davranışlarla, sorumluluk alamamayla, bir baltaya sap olamamayla devam et. Rahim libidosunun ona verdiği hayat tarzıyla yaşıyor kadınlarımızın yüzde 99'u. Böyle olduğu zaman televizyona çıkan birtakım örnekleri on milyonla çarpman lazım. Burada yine nacizane görüntülü medyayı kendi kendini yargılamaya davet ederim. Madem toplumun yüzde 99'u rahim konuşuyor, rahim libidosu kullanıyor; bunlara hitap eden program ve diziler yapalım diyor. Bu yanlış! Sadece parayı götüren bir anlayış bu!

Bunun rahim libidosuyla bağlantısı nedir?
Rahim sevgili hayatını bilmez, sadece evlenme ve doğurmayı bilir. Dolayısıyla evlilik ve doğurganlık üzerinedir dizilerin ana temaları ve bunlardaki savaş ve vahşet. Çünkü rahim bu hale geldiği zaman kibirlenir, kibirlendiği zaman hastalık ve doktor sever. Dolayısıyla ölüm sever. Doğurganlıkla ne kadar meşgulsen bir süre sonra ölümle meşgul olursun. Çünkü kibir yapıyorsun! Ben yarattım, kibri. Rahim libidosunu kibiri temelde budur. Çağımızda bir kadın rahim libidosu kullanıyorsa, üst beyin ne derse desin alt beyinde kendini yaratan kabul eder. Bunda birtakım aksaklıklar olduğunu vaktiyle anlamışlar ki Tevrat, İncil ve Kuran hep bunu işler. Rahim yaratmaz, Allah yaratır. Hatta bunu ortadan kaldırmak için Adem'e bir nevi doğurganlık verirler. Allah Adem'i yarattı, Adem'in kaburga kemiğinden de kadını yarattı. Bunlarda felsefi derinlikte çok güzel mesajlar vardır.

Bu durum annenin çocuğuyla ilişkisine nasıl yansıyor?
Seni doğuracağıma taş doğursaydım deyiverir. Onu yaratmanın kibriyle. Bu onu ele geçirmiş kuyruktan ibaret çünkü. Kutsal kase kapalı olduğu için ağız ön plana çıkar hem erkek hem kadın için. Zira erkeğin gelişmesinin temeli kadına bağlı. Erkek kutsal kaseyi bilen kadınla gelişir. Dolayısıyla erkek danışanlarıma da böyle söylerim. Kendi sağlığını mı düşünüyorsun? Git partnerine kutsal kaseyi öğret. Ancak o zaman sana erkeğim, der. Onu öğretemezsen, klitorisiyle kullanırsan sana efeminen, der. Hiçbirinden netice alamazsan aseksüel hale gelirsin. Bu durumda kadın erkeğe bebeğim, der. Erkeğim, diyebilmesi için kutsal kasesini öğretmen şart. Diyelim ki erkek kutsal kaseyi bilen bir partnere sahip değil. O zaman kadının alt beyninde bebek ya da rahim olur. O tatminsizlik ağza yansır. Yemek yemek, lakırdı veya bitmez tükenmez konuşmalar. Tartışma programlarına dikkat et. Herkes konuşuyor; iyi, güzel ama bir şey yok ortada.

Neden bu programlar bu kadar çok konuşuluyor ?
İnsanda kendi inşaat bozukluklarının yansımasını yapar. Vurdu, kırdı, mafyaya ödün, çifte tabancaya ödün. Her çifte tabancalı mafyanın kökeninde şu vardır: Çift tabancalı mafya lideri şişman anasının evine gider, orada yemek yer ve şişman anası da onu azarlar. Hiç olmazsa bunu koyun senaryoya! Hiç değilse anlayana mesaj veriyor. Bunun arkasında rahim libidosu vardır. Anası bunu böyle yapmıştır, diye. Bizde o da yok. Gençlerde çift tabancayla dolaşma özentisi. Bunlar hakikaten takıntı arttırıcı. O yüzden mafya özentisi veya başka şeylere özenen birsürü genç var. Kimseyi suçlamıyorum. Ama şu soruları sormalarını istiyorum anneleri sağ ise: Anneciğim bana hamileyken neler yaşadın? Muhteşem cevaplar alacaklar.

Bunlar neden takıntıyı arttırır ?
Çünkü inşaat bozukluğunun hortlamasına sebep oluyor. Temel inşaat bozukluklarının uğraştığı en önemli şey vurdu kırdıdır. Güzel şeylerle uğraşmaz ki! Temek inşaat bozukluğu olan kişi karadır, dolayısıyla karayla uğraşır; her şey olumsuzluk, sağlıksızlık üzerinden gelişir. Diğerleri de zaten buna alışmış. Karşılıklı bir arz talep dengesi oluşuyor. Başına geleni başkalarının yaşadığını görmenin verdiği rahatlık ihtiyacı da bunları izlemeye yöneltiyor. Pembe dizilerin temeli de budur.

Doçent Doktor NUSRET KAYA