bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer

Perşembe, Ağustos 14

Temel İnşaat Bozukluğu


Temel inşaat bozukluğu nedir?
Temel inşaat bozukluğu anne rahminde geçen 9 ay 10 gün ve 0-2 yaş arasındaki bebeklik döneminde ortaya çıkar. AÇEV gibi birtakım kadın derneklerinin "Yedi çok geç" sözünü "İki çok geç"e indirmek gerekir. Çünkü ezik anne, koca dayağı yiyen anne, sık doğuran anne gibi birtakım sendromları ceninken almaya başlıyoruz. 0-2 yaşta da beyin ve kuyruğu var... Sadece beynimizden konuşuyoruz ama kuyruğumuzu unutuyoruz. Oysa omurilik beynin kuyruğudur, ayrılmaz. Kuyruğun alt ucuna, kuyruk sokumuna darbeler toplumumuzda çok görülür; yanlış tuvalet terbiyesi, anne eli dışında değen eller, popo öpülmesi, ben seni yerim diye sevmeler... Hayret edeceğiniz biçimde başlangıç rüyalarında bunlar ortaya çıkıyor. Onun için çok masum gibi gözüken, örneğin bir erkek bebeğe doktor amcalar tarafından anüsten verilmiş ateş düşürücü fitiller, dereceler çok sakıncalı... Çünkü 0-2 yaş döneminde korteks yani konuşan, okuyan, kakasını tutabilen, çişini yapabilen, akıl yürüten beyin bölümü henüz gelişmemiş. Poposundan giren nesnenin ne olduğunu bilmiyor. Erkekteki en ölümcül suçluluk rüyaları rüya dilinde buradan başlar. Seksüel içeriklidir. Şuuraltı bir cinsel tacize maruz kalmayı algılıyor ve dolayısıyla kuyrukta pipi enerjisiyle anüs enerjisi çarpışmaya başlıyor. Bunun açılımı binde bir ihtimalle gay'likse binde 999 ihtimalle problemdir. Bu problemi kimi horoz erkeklik, maçoluk gibi yöntemlerle çözümlemeye çalışıyor. Ama büyük çoğunluğu içine atıyor. Bu karmaşayı anlatamaz hale geliyor. Rol dağılımında erkek rolünü benimsediği halde iç dünyası bunun eksikliğini hissediyor. Al sana ölümcül suçluluğun en temel nedeni. Dışı erkek, içinde karmaşa. Bu, cezalandırıcı objelerin yer aldığı kendi kendine ölümcül suçlama rüyalarına neden oluyor; polis yakalıyor, takip ediyor, birileri bıçaklanacak, öldürecek, kaçıyorum bir türlü kurtulamıyorum, şeklinde.
Bu nelere yol açar ?

Rahimde ve 0-2 yaş arasında aldığımız negatif etkiler yüzünden toplumumuz alt beyin anlamında arabeskleşir. Büyük çoğunluğun alt beyin sistemi temel inşaat bozuklukları yüzünden depresyona çok eğilimlidir; ölümden ve hastalıktan söz etmeyi çok sever. Şuuraltı ve alt beyin sistemi zaten depresyona eğilimli olduğunda hayatının üç beş döneminde aktif depresyon yaşayacaktır. Bu anlamda bir matem reaksiyonu bile aktif depresyondur. Sevgilinin kaybı da öyle. İç veya dış kaynaklı bu depresyonlar alt beyin sisteminde rüya analizleriyle çok net şekilde tespit ettiğimiz ölümcül suçlama sembollerine sebep olur. Diyelim bu ölümcül suçlamayı tedavi ettiniz, ilaç kullandı, o zaman mesele yok. Ama kendi haline bıraktıysanız, her olayda değil, ama ölümcül suçlama bağışıklık sistemini bozabilecek derecede şiddetliyse mide ülseri gibi bir yığın psikosomatik hastalık bekleneceği gibi, kanser ihtimali de yükselecektir.

........
........
İsimler önemli değil; çünkü isim kortekse, üst beyne aittir. Ben alt beyin doktoruyum. Yunus Emre gibi bakıyorum hadiselere. İçteki benin doktoruyum. Altı bin yıl önce Sümer çivi tabletlerinde omuriliğin yaşam ağacına benzetilmesi çok doğru. Çünkü omurilikten bütün iç organlarımıza dallar ve budaklar gider; yani kalınlı, inceli sinirler. Yaşam ağacı benzetmesinin en temel analitik açılımı da şudur: Ağaç nereden beslenir? Kökten! Bu sistem kökte, her iki tarafa elin parmakları kadar kalın beşer dal vererek bacaklarımızın arasındaki seks organlarını besler ve onlardan besin alır; Tao'nun yaşam enerjisi, psikiyatrların libido dediği... Bunların birlikte yaşadığını şuradan anlarız. Mesela depresyonlu bir vatandaş geldi. İlk şikayetlerinden biri canım seks istemiyor, der. Seks isteğiyle yaşam isteği arasında direkt bağ var.

Erkek ve kadın arasında bu anlamda bir fark var mı?
Hanımların yaşam ağacının kökten dört su kaynağı var.. Dolayısıyla erkeklerden bir anlamda daha güçlüler. Çürkü erkeklerin kökten su kaynağı iki! Bu dört su kaynağının tıbbi anatomik isimleri klitoris, anüs, rahim ve vajina. Hanımlarıngücü var, ama işi zor. Çünkü bu su kaynaklarının üçü kirli su. Klitoris ve anüs kirlidir, rahim aseksüel olarak kirlidir. Bir tek beyaz olan vajinadır, temiz su kaynağı. O yüzden eski mitoslar da bunu kutsal kase olarak ele alır. O halde kutsal kase yoksa, kutsal dişi yok. Kutsal diği yoksa, erkek de yok! Diyelim ki bir kadın klitoris anüs karışık şehvet seksi kullandı gençliğinde. Bunların ilk uyandığı 0-2 yaş arası bebeklik dönemi nasıl geçmiştir? Bacağımızın arasını kollayamadığımız bu dönemde birileri tuvalet terbiyesi için mutlaka oralarımıza dokunur. Klitoris, anüs vesaire. Ardından kapatma dönemi başlar; örtün kızım, ayıp kızım, gösterme kızım! Aklı sıra seks hayatı başladığında tekrar bacaklarını yabancı ellere açar. Öncelikli olan klitoris, ardından anüs olduğu zaman alt beyin bebekleşir. Ne zamana kadar! Klitoris anüsten rahme geçerken vajinayı atlamış olur. Çünkü kutsal kase bilgisi verilmemiştir. Bu konuda suçlayabileceğimiz tek zümre var. Bilim adamları! Toplumu asla suçlayamayız. Çünkü o bilgiyi vermemişiz.
Kadın kutsal kaseyi atlayarak doğurduysa neler olur?
Muhteşem bir anaç olmaya başlar. Rahim libidosu dediğimiz özel bir felaket başlar. Rahim libidosunun bu anlamda açılımı şudur: Kutsal kaseyi bilmediği için koca çöpe veya mezara giderken doğurduğu oğlan çocukları alt beyinsel sevgili olur! Kuyruğun alt ucundaki kökten gerekli libidonu erkeğine sunmazsan, vajinayla yaşamayıp rahme geçtiysen ve hele tek oğlan çocuğu doğurduysan bütün libidon ona yeter. Bir de aseksüel yaşıyorum, diye kibirleniyor ya! O kibir zaten böyle yaşayan rahimlerin gözlerinden, gerdanlarından, konuşma tarzlarından bellidir.

Bu nelere yol açar?
Doğurdukları oğlanların alt beyinleri bebek kalır. Rahim libidosu üst beyne, IQ'ya sataşmaz. Dolayısıyla buzulun üstünden baktığınızda zeka katsayıları normaldir. Hatta üstündür. Okur, yazar, konuşur, ama duygu katsayısını, EQ'yu bebek bırakır. En iyi ihtimalle çocuk bırakır. Bunlarda anne rahmine dönme isteği çok daha güçlüdür. Hele anne rahmini taklit eden bar gibi ortamlarda... Bu da intihar eğiliminin fazlalaşmasına, yaşam içgüdüsünün azalmasına yol açar. Tek erkek çocukların başı bu konuda biraz daha fazla dertte. anacıklarının rahim libidosu muhteşem bir aktarımla onlara aktığı için, üst beyinleri büyüse bile alt beyinleri büyümez. O enerjiyi yansıtacak başka kardeş de yok, tamamı oraya yansıyor. Dolayısıyla bu da mutlaka çeşitli problemlere sebep olur. Uyuşturucudan başla; çete kurmayla, psikopatik davranışlarla, sorumluluk alamamayla, bir baltaya sap olamamayla devam et. Rahim libidosunun ona verdiği hayat tarzıyla yaşıyor kadınlarımızın yüzde 99'u. Böyle olduğu zaman televizyona çıkan birtakım örnekleri on milyonla çarpman lazım. Burada yine nacizane görüntülü medyayı kendi kendini yargılamaya davet ederim. Madem toplumun yüzde 99'u rahim konuşuyor, rahim libidosu kullanıyor; bunlara hitap eden program ve diziler yapalım diyor. Bu yanlış! Sadece parayı götüren bir anlayış bu!

Bunun rahim libidosuyla bağlantısı nedir?
Rahim sevgili hayatını bilmez, sadece evlenme ve doğurmayı bilir. Dolayısıyla evlilik ve doğurganlık üzerinedir dizilerin ana temaları ve bunlardaki savaş ve vahşet. Çünkü rahim bu hale geldiği zaman kibirlenir, kibirlendiği zaman hastalık ve doktor sever. Dolayısıyla ölüm sever. Doğurganlıkla ne kadar meşgulsen bir süre sonra ölümle meşgul olursun. Çünkü kibir yapıyorsun! Ben yarattım, kibri. Rahim libidosunu kibiri temelde budur. Çağımızda bir kadın rahim libidosu kullanıyorsa, üst beyin ne derse desin alt beyinde kendini yaratan kabul eder. Bunda birtakım aksaklıklar olduğunu vaktiyle anlamışlar ki Tevrat, İncil ve Kuran hep bunu işler. Rahim yaratmaz, Allah yaratır. Hatta bunu ortadan kaldırmak için Adem'e bir nevi doğurganlık verirler. Allah Adem'i yarattı, Adem'in kaburga kemiğinden de kadını yarattı. Bunlarda felsefi derinlikte çok güzel mesajlar vardır.

Bu durum annenin çocuğuyla ilişkisine nasıl yansıyor?
Seni doğuracağıma taş doğursaydım deyiverir. Onu yaratmanın kibriyle. Bu onu ele geçirmiş kuyruktan ibaret çünkü. Kutsal kase kapalı olduğu için ağız ön plana çıkar hem erkek hem kadın için. Zira erkeğin gelişmesinin temeli kadına bağlı. Erkek kutsal kaseyi bilen kadınla gelişir. Dolayısıyla erkek danışanlarıma da böyle söylerim. Kendi sağlığını mı düşünüyorsun? Git partnerine kutsal kaseyi öğret. Ancak o zaman sana erkeğim, der. Onu öğretemezsen, klitorisiyle kullanırsan sana efeminen, der. Hiçbirinden netice alamazsan aseksüel hale gelirsin. Bu durumda kadın erkeğe bebeğim, der. Erkeğim, diyebilmesi için kutsal kasesini öğretmen şart. Diyelim ki erkek kutsal kaseyi bilen bir partnere sahip değil. O zaman kadının alt beyninde bebek ya da rahim olur. O tatminsizlik ağza yansır. Yemek yemek, lakırdı veya bitmez tükenmez konuşmalar. Tartışma programlarına dikkat et. Herkes konuşuyor; iyi, güzel ama bir şey yok ortada.

Neden bu programlar bu kadar çok konuşuluyor ?
İnsanda kendi inşaat bozukluklarının yansımasını yapar. Vurdu, kırdı, mafyaya ödün, çifte tabancaya ödün. Her çifte tabancalı mafyanın kökeninde şu vardır: Çift tabancalı mafya lideri şişman anasının evine gider, orada yemek yer ve şişman anası da onu azarlar. Hiç olmazsa bunu koyun senaryoya! Hiç değilse anlayana mesaj veriyor. Bunun arkasında rahim libidosu vardır. Anası bunu böyle yapmıştır, diye. Bizde o da yok. Gençlerde çift tabancayla dolaşma özentisi. Bunlar hakikaten takıntı arttırıcı. O yüzden mafya özentisi veya başka şeylere özenen birsürü genç var. Kimseyi suçlamıyorum. Ama şu soruları sormalarını istiyorum anneleri sağ ise: Anneciğim bana hamileyken neler yaşadın? Muhteşem cevaplar alacaklar.

Bunlar neden takıntıyı arttırır ?
Çünkü inşaat bozukluğunun hortlamasına sebep oluyor. Temel inşaat bozukluklarının uğraştığı en önemli şey vurdu kırdıdır. Güzel şeylerle uğraşmaz ki! Temek inşaat bozukluğu olan kişi karadır, dolayısıyla karayla uğraşır; her şey olumsuzluk, sağlıksızlık üzerinden gelişir. Diğerleri de zaten buna alışmış. Karşılıklı bir arz talep dengesi oluşuyor. Başına geleni başkalarının yaşadığını görmenin verdiği rahatlık ihtiyacı da bunları izlemeye yöneltiyor. Pembe dizilerin temeli de budur.

Doçent Doktor NUSRET KAYA

Pazar, Ağustos 10

ne mutlağım ne de muğlak

Her gün sismig ölçümler depremleri kaydeder. Depremleri hep yer yüzünün travmasına benzetirim. Cana kastetmezler. Orda canı kollamamakta kabahat zahir. Yer çatlar çoğu, gizli sular yol bulur, nehirler çağlamaya başlar. Altı boştur çöker, yandan bir dağ yükselir...Eğri doğru kendine gelir. Takke düşer kel görünür; Eğri huzura erer yeri bulur, düz ovalarca uzanır. Doğru haklı gururlu doruklarında ihtişama kavuşur. Ve yeryüzü her daim can taşır. Bir tohumu hazineye çoğaltır.Geçmiş, olan bitene ışık yakmak geleceği aydınlatır. Doğa bunu bilir. Güneş doğduğu ilk andan itibaren hep batının yolunu ışıldatır. Bu yolu takip eder. Ve asla denge bozulmaz. Doğu ile batı hiç birbirine karışmaz... Aralarında gün durur, gece durur. Karmaşa yaşanmaz.
Sanırım Muzaffer Kuşan’dı. Unutmadım. Tüm canlılar topraktan gelmiştir bu doğrudur diyordu. Çünkü toprak bedenlerini her zaman kabul eder. İnsanlar tabiatın sunduğu hali ile her yiyeceği tüketebilirler. Asla yağlanmazlar. Beden de toprak türevidir. Reddetmez. Tanıdık gelir. Amma rafine edilmiş, fermentasyona uğramış, pişirilmiş tüm hallerdeki gıdalara beden direnç gösterir. Tıpkı hafızamız gibi vucut sistemimiz de biriktirmeye programlıdır.

Hazım artıkları biriktirilir. Ruha yabancı gelen, efor fazlası her şeyi vucudumuz stoklar. Kah yağ,,, kah düş'ünce...,
Tek çözüm var ki ekstra enerji; Güne güzel başlamanın ilk sırrı gökyüzüne bakmaktır.Ufuklar umut sunar; Her gün bir tılsım. Biliyorum....Büyü sırdır. Sırlı gelir. Çok sonradan kendini ele verir. İlk merhaba da büyülü idi. Enerji güçlü idi. Aramıza girdi. Sustum. İdrak ettim, çözüldüm. Bu çözülme hiç durmadı. Çok meşguldüm seni ise tamamen unuttum... İki gün mü üç gün mü sonra gece idi. Uyudum hiç sebepsiz uyandım. Uyanmalı idim. Tüm olan bitenden habersiz, sadece emre uyduk. Böyle olmalı idi. Sen sinerji diyorsun, ondan sebep diyorsun. Bense sihirli bir yolculuk diyorum. Değerli demiştim; şaşmıştın ‘Okudun mu demiştin’ okumamıştım.Senin öğretini ben yaşamım da çok önce kavramıştım…Kimbilir belki aynı toprakların tohumlarını ekmek bildiğimizden midir?Aynı uçsuz bucaksız engelsiz ketsiz ufukları seyreyleye seyreyle serpildiğimizden midir?Günebakanlar parsel parsel; her yaz bize güneşe tutkunun ne olduğunu gösterdiğinden midir?Yemyeşil dalga dalga ekinlerin yerini bir zaman sonra altın sarısı hasatlara bırakmasının bereketinden midir? Ve kökleri olmayan, kalkmış göç eylemiş insanlarca yine yeni yeniden örgülenmiş bir hayatın hükümranlığından mıdır???
Bundan mıdır hiç yadırgamadım.

Bilmem fark etmezliğin için de fark ettin mi? Ben her şeyi düşündüm senin için de kendim için de?
Tüm olmayanları düşündüm. Saçmalıksa saçmalık… Hepsinin tam ortasından geçtim. Geçilmeyecek yollardan geçtim. Sen hamarat değilsin!!
Ben erinmem,,,

Su akmalı yatağını bulmalı...

Bil ki;

Ben her halini sevdim. En inanmadığım anda da sevdim. En zorladığım anda sevdim.
En kırıldığım anda kırılabilirliğimi sevdim. Gidebilirliğini bile sevdim.Kaybedildiğinde yarattığı boşluğu sevdim. Ete, kana, sese bürünmezliğini sevdim.Kendi hayatımdan varettiğim hayatlardan gayrı; bir gün senin için iyi ki var diyebilmeyi sevdim.Senin beni benimle bırakmanı sevdim. Buna rağmen iyi ki var diyebilme halimi sevdim.
Şükrettim.

Hep ulaşmak istediğim menkıbenin yüzüne gözlerim bağlı dokundum. Bu dokunuşu sevdim. Ötesini merak etmemeyi sevdim. Yürekten bakabilmeyi sevdim. Ha bir de yüreğimin, zaaflarımla kavgalarını sevdim.

Tüm bu gerginliği reddetmemi sevdim.

Kimbilir belki vazgeçtin; belki fırtınalarımı sukuta erdirmemi bekliyorsun.
İhtimal...Tüm ihtimalleri sevdim. Hepsinin haklılığını sevdim…Senden sebep, kendimden emek; yaratılabilirliğini sevdim.Hep en el değmez yer de tuttum. Hep daha daha olmalı bildim. Heba etmem diye diye yüz çevirdiğim günlere inat bir büyüye feda edebilirliğimi sevdim.

Seni buldum...

Huzur buldum...

Sevgimi sundum...

Şükürler olsun...

Sana da buralardan bir nebze huzur sundum...

Gönlün rahat olsun...



ne mutlağım ne de muğlak

Cuma, Ağustos 8

RİSK SAVAŞÇILARININ HUZURU OLMAZ

Panayır davulları çalıyor, yer gök inliyor, bilir misin...
Dört duvar suspus. Çok konuştum, hep konuştum. Her ve hiç kelimece konuştum.
Kimi sana konuştum, kimi kendime konuştum.
Kaç kere yoruldum susmaya yazdım amma, yalan vallahi yalan, billahi yalan.
Ben yorulduğum anları en çok kollarım, bilmezsin…
Üstelik bir maskeli baloda senin kelimelerin dans ediyordu, ben buna kapıldım.
Börtü böcek diyarındaki oynaş uçuşlarımı terk edip geldim.
Primadonnaları çokça bu koreografinin kenarına iliştim.
Merakıma mütevellit bir de nezaketen bir adım geride yer tuttum.
Ben bu maskeli balonun kelebeğiydim. Kordoda duramayacağım aşikare idi ya dururum sandım.
Hele ki yıldız dansçı bir çiçeğin kelimeleri ise.
Hele ki ova kelebeklerinin uçamayacağı zirvelerdense...,
Olan oldu. Başkacasının zaten mümkünü yoktu.
Orkestra şaşırdı. Kelebek kendi kelimelerinin dansını yapmakta.
Sahne tarumar. Suçlu aranıyor. Huzurbozan, düzenbozan..., Kim?
Her kafadan ses çıkıyor. Kimi kelebek diyor. Kimi baş dansçıya tezahürat yapıyor, sahneyi kurtar diyor.
Kimi de bu dansa hazin bir son kurguluyor.
Tüm kelebekler aynı sloganı ezber etmiş, beste etmiştir.
VAZGEÇME, ERTELEME!
YAŞAMI UMURSA,
KENDİ GERÇEĞİNİ BULMAK İSTİYORSAN DÜŞÜNÜ KOVALA.
Her şeye rağmen, Carpe diem.

Sen taa o çok yükseklerde, benden çok sürdüğün senelerce, benden çok bildiklerince,
aşkın sevdanın en geniş çapının odağında defalarca yer ettiğince belki de sırf bu çokluklarınca
kah gün ışığı oldun, kah kırağılar düşürdün.
Öğütledin...
Öğütlerken örgütlendim.
Kendimle, ruhumla, hırçınlıklarımla, yadırgamalarım kabullerimle,
yerleşik düzeni alt üst eden hallerimle kendimden bi haber örgütlendim.
Bilmem fark ettin mi?
Sen fotosentez yapıyordun. Ben metamorfoz halinde idim.
İşte sırf bu yüzden;
Yönetemezsin.
Yönetilemez.
Önlenemez.
Önlenmemeli.
Sonuç, evrim yarım kaldı. Metamorfoz tamamlanmalı...idi.
Şimdi her şey eksik, yarım, bildik ezberlerin kucağında.
Farketmez...
Fotosenteze pek yakışır bir ezber. Pek yakıştı, göz kamaştırdı.
Şavkı vurdu...,
sızım sızım bir veda bestesi duyuldu.
Hüznün kavalyeliğinde veda dansı yapmanın tam da anıydı.
Sonra saygılı bir reverans;
Arrivederçi.
Böyle bir final ne bu öyküye ne de karakterlere uymaz... yazılamaz...
Kelebeklerin dansı bitmez.
Dans bittiğinde zaten her şey bitmiştir.
Böyle bir finale bu yüzden biraz da usla alakasız, farklı bir izdüşümü çizmekteyim bu sahneden.
Şu atmosferin direncini hesaba katmazsak;
bu fark etmezliğin ivmesinin çekimince düşüşteyiz,
kabulü yasallığından birinci mecburiyet.
Tüm etkiler zıt tepkir ikinci. Hile yapmaktasın...
Yasa bozuyorsun.
Umursamazlığa tutunuyorsun.
Momentumdan kaybediyorsun amma kontrolü de öyle sağlıyorsun.
Ben düşüşe meylederim her daim.
Hız kesmem.
Dibi arıyorum ki, iter beni bilirim çok daha yükseklere iter...
Kaç travmayı dibe çektim işte böyle.
Her vuruş da enerji vardır.
Yükseliş başlar.
Böyle böyle arındım.
Travmaları aşık atırmanın türlü türlü yolu vardır.
Yönetmekse yönettim.
Zaferlerimle ara ara şımardım.
Şımarıklıkla katıklanmamış zafer insani değildir.
Kalleşçe kazanılan zaferlere ise utanç gölgesi hakimdir.
Üstelik risk almak başlı başına zaten zaferdir.
Ümidin ruhla temasıdır.
Suskun tutulmuş, büyütülmüş ümitlerin reşit olanlarıdır.
Risk savaşçılarının huzuru olmaz.
Umutların ruhla oynaşmasından sonra doğar risk bebekleri.
Büyüteceksin ki, tutunsun. Onunla girdiğin her savaştan sana ganimet toplasın.
Bilirim de; hangi halden sebep ise ağzı süt kokan bebeleri savaşa sürdüm.
Can evimden vurulmam işten değildi, hesap etmedim.
Sen GİDERİM zırhını kuşanmasa idin ben seferber olmazdım, bilesin.
Ateşkesi bozmazdım.
Telef olmaksa nasip, kimseye bırakmam, kendim telef ederim.
Belki de senden fazla;
Tüm buluşmalar, tüm kavuşmalar, tüm savaşlar bir ana tutuklu kalmamalı.
Anlar tutsak eder canı.
Taa en sonlara gitmem de, en dipleri aramam da sebep sadece bu.
Zirveye yolculuk en dipten başlar, ivmen yüksek irtifa sağlar.
Araflar ikametgah değildir.
Bazen yaşam seni arafta ağırlar.
Yolculuk devam etmeli burada vakit uzadıkça ruh yorulur.
Labirentte kaybolur.
Kaş, göz, yüz, ten, ses, bakıştan bir haber varlıklarımızın kelimeleri ses verdi, kokladık içimize çektik, tenine dokunduk. İnkar ettik acımaz dedik. Kah kalleşçe, kah can derdinde kelimeleri hançerledik...
Fütursuzca.
Kelimeler yaşıyor.
Direniyor.
Dayanıyor.
Noktalarını arıyorlar.
Her cümlesi soru işareti ile biten yazınlar hep kıvranırlar.
Yaşam bazen kelimelerine sahip çıkmaktır.
İçinde varolmaktır. Varlığı eksik bırakmamaktır.
Nokta ise nokta; Ne ise sonuna mıhlamıktır.
Nesepsiz bırakmamaktır.

Zaman bedevadır; amma paha biçemezsiniz,,,



60lı, 70li yıllardaki kitch modellerden, hemen ardından da seksenli yıllarda hayatımıza giren dijital tasarımlar yüzünden, Duvar Saatleri zaman içinde, kullanılmayan, hatırlanmayan bir ürüne dönüştü.

Son birkaç yıl öncesine kadar pazara sunulan ürünlerin çekiciliğinin az olması duvar saatlerini bir aksesuar olarak görmemize engel olunca, “kolumda, telefonumda, müzik setimde zaten saatim var” diye ilgi gösterilmedi duvar saatlerine.


Son yıllarda dünyada bu kategoriye karşı ilgi arttı ve daha fazla özel tasarım saatler üretilmeye başlandı. Ancak bırakın Türkiyeyi, dünyadaki gelişime bile baktığımızda çok etkilendiğimiz tasarımların hala az oldugunu görüyoruz.
K’LOCK markası yaratıcı bir fikrin, çok yetenekli bir tasarımcının elinden, kendi tesislerinde, çekici ürünlere dönüşmesi ile ortaya çıktı.

Ürünlerin tamamı kendi tasarımları ve Türkiye’de el yapımı olarak üretiliyor.


K’LOCK Duvar Saatleri her sene yeni bir koleksiyon ile sürekli satışta kalan çok sevilen modellerinin yanısıra, yeni modelleri de tüketicilere sunuyor. Ürün portföyü her yaştan insanı tasarımları ile etkiliyor.

Ayrıca değişik kategorilerdeki tasarımlarının yanında Az Sayıda Üretilen (Limited Edition) özel ürünleri ile ayrıcalıklı olmayı sevenlere ve koleksiyonerlere farklı saatler sunuyor.



Manhattan

Cumartesi, Ağustos 2

Marie Trintignant ve Öldüresiye Sevmek



Her aşkın sonu vardır.
Kimi murada erdirir, kimi kerevete çıkarır. Eğer murat kerevetse, sona da iyi denir.

Ama murat ilk günkü gibi sevmekse, mutlaka kötü sonuçlanır: Ya sevgi biter ya birliktelik.
Ve aşktan geriye bir yürek sızısı, bir hayalin yavaş yavaş silinen izi kalır.

Aslında aşk, hayat vermek için yaratılmıştır.
Ya da tersi: Yaratmak için hayatımıza katılır.
Ama kıvamında aşklar, ölçülü sevdalar yaratıcıdır ancak.
Ölçüsüz aşk da vardır oysa, iyi ki çok az rastlanan bir tür olup aşkın varoluş nedenine ihanetin ta kendisidir çünkü öldürücüdür.
Bilgelerin "Azı yarar, çoğu zarar" demeleri, sevda için de geçerlidir.

Marie Trintignant ile Bertrand Cantat'nın aşkları işte böyleydi. Mantıksız, ölçüsüz ve vahşi. Yanlış iki insandılar, yanlış yer, yanlış zaman ve yanlış çevrede tutuştular birbirlerine. Ama Marie ve Bertrand'ı "öldüresiye" bağlayan, tam da bu mantıksızlık, yersizlik, yanlışlık değil miydi?

Bir depremdi onların aşkları, 7 tokat şiddetindeydi, erkek kadını öldürünce, bitti. Diyeceksiniz ki ölen için biter de, öldüren için bitebilir mi böylesi bir aşk? Eğer öldüren, kendi can derdine düşerse bitiyor galiba...

Bir haftadır dünyanın gözü kulağı Vilnius'taki bir mahkeme salonunda. Noir Desir grubunun solisti Bertrand Cantat, Litvanya'nın başkentinde sinema oyuncusu Marie Trintignant'ın katili olarak yargılanıyor. 5 ile 15 yıl arası bir hapis cezasına çarptırılması olası. Ama 8 aydır tutuklu Cantat'nın, mahkemeden elini kolunu sallaya sallaya çıkması da ihtimal dahilinde. Yargıç Vladimir Sergevas duygusal bir depremin yıkıcılığını "hafifletici" ya da "artırıcı" nedenler konusunda karar vermek zorunda kalacak.

Ve aşkın sonu, tam da burada başlıyor çünkü Bertrand Cantat'nın Marie'nin ölüsü üstüne canlı canlı gömülmektense, hayatta kalmayı tercih ettiği anlaşıldı: Savunuyor kendisini ve kendisini savunmak, öldürdüğü Marie'yi suçlamak demek. Öyle de yaptı duruşmalarda. Ve ister istemez bir aşk hikayesini geriye doğru sarmak gerekti, mahkeme salonunda.


Marie Trintignant son derece güzel, duygusal ve ölçüsüz bir "aşk tanrıçası"ydı. Tuhaf yaşamı, özenle yarattığı dengesiz aşklardan, dengeli bir sevgi yumağı örmeye çalışmakla geçmişti.

Şöyle ki: Marie dört kez aşık olmuş, dört erkekle evlenmiş, her birinden bir aşk çocuğu doğurmuştu ve hiçbirinden vazgeçmiyordu. Tıpkı kendisini ve kardeşlerini yarattıktan sonra ayrılıp başka sevgililerin girip çıktığı hayatlarını, aynı çatı altında ve et tırnak gibi yaşayan annesi babası gibi ya da onları taklit ederek, eski eşlerinden ve çocuklarından oluşan bir aşiret kurmuştu kendisine.
Yeni eşleri ya da sevgilileri, bir kez girdiler mi aşirete, çıkamıyorlardı. Marie'yi sevmek demek, ünlü aktör babası Jean Louis Trintignant'ı, zaten tüm filmlerinde kızını başrolde oynatan annesi Nadine Trintignant'ı, tüm kardeşlerini, eski kocalarını ve eski kocalarından olan çocuklarını kabullenmek, sevmek ve birlikte yaşamak demekti.

Bertrand Cantat, Marie'ye vurulduğunda evliydi ve eşi Kristina Rady, bugün 3 yaşındaki oğluna hamileydi. Marie Trintignant "Gel!" dediğinde bir an bile tereddüt etmedi, hamile eşini ve doğmamış oğlunu terk edip Marie'nin evine yerleşti. Ancak kendi karısı ve çocuğunu bırakıp aşık olduğu kadının aşiretini kabullenmek herhalde kolay değildi. Vilnius'ta işlenen cinayetin sahnesinde, yine bu aşiret vardı: Bertrand'ın Vilnius'taki hayatı Marie'yi beklemekti. Eski kocalarından birinin prodüktörü olduğu, annesinin çektiği ve kendisinin ve kardeşinin oynadığı filmin platosundan dönecek Marie'yi beklemek. Ancak buluştuklarında birbirlerini dingin bir aşkla sevemiyor, sürekli kavga ediyorlardı. Cantat'nın ardında bıraktığı eşi ve çocuğu ile Marie'nin hiç ayrılmadığı eşleri ve çocukları, kıskançlık konusuydu.

İşte Marie'nin sonuncu gecesi olan o gece, Bertrand Cantat sevgilisinin kıskançlık krizi geçirerek üstüne saldırdığını, kendisinin de dört tokat attığını, ancak öldürücü olduğunu fark etmediğini söyledi mahkemede. Marie'nin düzenli uyuşturucu kullandığını da ekledi. Tabii soğukkanlı değildi, ona ne kadar aşık olduğunu söyleyerek anlattı bunları. Ama can derdine düştüğü ve işlediği cinayetten ne kadar pişmanlık duysa da, kendisini kurtarmak istediği açıktı.

Çünkü...;
Marie Trintignant dört değil, yedi darbeyle öldürüldü. Üstelik, Cantat komaya giren genç kadına yardım çağırmak yerine, kardeşini çağırmış, iki saatlik bir tartışmaya girmiş, Marie'nin hayatını kurtaracak iki saati, attığı tokatları mazur göstermek için konuşarak geçirmişti.
Vilnius'taki mahkemede yalnız Cantat yargılanmıyor, iki medyatik topluluk çarpışıyor: Müzik ve sinema dünyasından Cantat'nın ailesi ve fanatikleriyle, Trintignant aşireti.
Bu davayla ünlerine ün katmak için yanıp tutuşan iki şöhretli avukatın boy ölçüşmeleri de cabası. Eski eşi Kristina, Cantat'yı yalnız bırakmadı, onun lehine tanıklık yaptı.
Oysa mahkeme, Marie'nin eski eşlerine söz hakkı tanımadı.
Trintignant aşireti, Cantat'yı daha önce de kadınları döven vahşi bir yaratık;
Cantat taraftarları ise Marie'yi dengesiz bir histerik olarak göstermeye çalışıyor.
Ama Marie artık yaşamıyor ve kendisini savunamıyor,,,,
sevdiği adamın nasıl katil olabildiğini anlatamıyor.....

Mine G.KIRIKKANAT
21.04.2004